Yeni Site Hakkındaki Yorumlarınızı
Bize Bildirin!

Asi 2. Sezon

Asi 2. Sezon

6,53

(10 kişi yorum yaptı)

2012-07-31 16:31:59 1 Ocak 1970 1 Saat 30 Dk Dram Duygusal Dram, Duygusal

Yönetmen: Cevdet Mercan Cevdet Mercan

Ülke: türkiye

Oyuncular: Elif Sönmez, Elif Sude Dorukoğlu, Çağla Çakar, Onur Saylak, Kanbolat Görkem Arslan, Menderes Samancılar, Elif Nur Kerkük, Zeynep Çopur, Kenan Bal, Halil Kızbaş Devamını Gör...

Konusu : Asi, el değiştiren burjuvazinin, toprağın ve aşkın hikayesi. Üç kuşaktır sahip olduğu, ekip biçtiği, hayat verdiği, hayat aldığı topraklarda ayakta kalma mücadelesi veren bir aile. Sırf atalarından kalan topraklara hükmetmek için sahip olduğu diplomayı işletmemiş, toprakları için çalışmış bir baba. Baba ve hayattaki bütün neşesi, gururu çocukları. Çocukları içinde bu topraklara babası kadar bağlı, doğanın, toprağının dilini çok iyi bilen, güzeller güzeli kızı. Asiye olan adı, bu meziyetleri, gücü ve başına buyrukluğuyla yaşadığı topraklara can veren nehir gibi Asi adını almış bir kız. Yıllar sonra doğduğu topraklara dönen genç bir adam; Demir. Zengin, yakışıklı, gururlu. Demir ve ailesinin bu topraklarda gömülü büyük bir sırrı var. Bu sır, topraklara, düellolara, güç savaşlarına, iki ailenin hayatının altüst olmasına neden olacak. Bu sır, aşklarını dizginlemeye çalışan Asi ile Demir?in güçlü duygularını imkansız kılacak.

Yapımcı

Kurgu

Kostüm Tasarım

Yapım Ekibi

Yönetmen Ekibi

Yazım Ekibi

Kamera Ekibi

Post-Prodüksiyon

Sanat Ekibi

Ses Ekibi

Efektler

Oyuncu Seçimi

Müzik ekibi

Seslendirme



bltszlk

17 Kasım 2020 16:25

Asi dizinin müzikleri çok güzel severek dinliyorum

Cevap Yaz

bltszlk

17 Kasım 2020 16:25

Asi dizinin müzikleri çok güzel severek dinliyorum

Cevap Yaz

bltszlk

17 Kasım 2020 16:25

Asi dizinin müzikleri çok güzel severek dinliyorum

Cevap Yaz

k-br5

23 Temmuz 2009 00:50

Teknik ekibiyle,ayakta alkışlası oyuncu kadrosuyla,partner uyumuyla(TUBA VE MURAT),toprağıyla,Antakya'sıyla muhteşem bir yapım gerçekten,Türkiye'nin o uyduruk dizileriyle kıyaslanamaz ama malesef bizim insanımız o saçmalıkları izlemekten zevk alıyorlar ben bı Destansı Aşkı izlemekten büyük mutluluk duydum bunda emeği geçen herekese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum bu kadroyu daha nice böyle kaliteli yapıtlarda göremek dileğiyle YÜREĞİNİZE SAĞLIK...

Cevap Yaz

indigo

11 Haziran 2009 20:36

Asi herhalde bu sezon biter. Bitmesi uygun da olur bence. Diziler eskilerin pehlivan tefrikası gibi uzayınca konu rayından  çıkıyor. Örneğin geçen sezon Asi uzatılmaya çalışılırken birden bire ortaya çıkan yabancı bir Zeynep’i Demir, tehdit unsuru haline gelen nişanlısından kurtarmak için, ne alakaysa, yurt dışında tahsile göndermişti.Yurt içindeki tahsili neydi bilemedik ama, nişanlısına ve abisine bakınca pek de umut verici değildi!... Hani fıkrada, Temel bir yere gider, incir ikram ederler, pek hoşuna gider. Ertesi yıl yolu aynı yere düşer. Yahu der, geçen sene bana bir şey ikram etmiştiniz, çok beğendim. Adı neydi derler, bilmiyorum der. Nasıl bir şeydi diye sorarlar. Temel dışı mordu içi çekirdekliydi deyince patlıcanmış herhalde deyip ikram ederler. Temel tadına bakar, buruk bir şey. Yahu der siz bunu hem uzatmış hem de tadını kaçırmışsınız. Ama olsun bu sezon da Asi’yi en azından ben, oldukça keyifle izledim çünkü Asi benim açımdan, asil bir aşk hikayesinin de ötesinde, hikayenin geçtiği, Anadolu’nun bu muhteşem coğrafyasını, eski kent Antakya’yı, kaynaşmış kültürlerini, adetlerini, geleneklerini tanıtıyordu. Dolayısıyla ben burada bu yorum-analiz yazısı ile Diziden hareketle, muhteşem Anadolu toprakları üzerinde binlerce yıldır efsaneler  ve mitoloji ile iç içe yaşayan muhteşem Anadolu insanının, artık yaşamı ile bütünleşmiş ve yaşamının bir parçası olmuş, geçmişin labirentlerinden günümüze kadar taşıdığı  bu efsaneler ve mitolojik hikayelere kısaca değinmek istiyorum. Evet, bu muhteşem coğrafya üzerinde yaşayan insanlar, bu efsanelere, bu mitolojik hikayelere bu gün de hayat vermektedir.

 

Dizinin hikayesi Asi nehri kıyısında yerleşmiş Antakya’da geçer, Asi nehri de dizinin odak noktasında bir yerlerde hep durur, ama dizinin baş kahramanlarından birinin ismi de, kendi ifadesi ile, nehirden gelmese de ona yakıştırılan haliyle Asi’dir. Ve dizi de ismini, birbiri ile iç içe geçmiş ama kendini yineleyen bu iki Asi’den alır. Asi ters akıyorsa, Asi kız da dizi hikayesinde, tıpkı ters akan Asi gibi, yıkıcı ve ters bir duygu olan gururun ağır bastığı bir karakter sergiler. Gurur erdem midir tartışılır, ancak bana göre asıl olan onurdur ama, eğer gurur yeri geldiğinde onura destek oluyorsa, işte orada gurur da gerekli bir davranış biçimine dönüşebilir.

 

Bu açıdan, efsanelerle ilgili bu yazıya, Amik ovasına bereket saça saça, akan bu nehrin efsanesi ile başlayabiliriz. Evet Asi, Bekaa vadisinden doğar, masmavi Antakya göğünde sarı sıcak parlayan Antakya güneşi altında gümüş gibi parlayan sırtı ile  sapsarı mısır ve ekin tarlaları, yemyeşil pamuk tarlalarının arasından bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla kuzeye doğru akarken, Amik ovasını sular. Batıya döner, Saman dağından geçerken, sanki dağlara tırmanıyormuş gibi bir izlenim bırakır ve Akdeniz’in sıcak sularına dökülerek karışır. Nehir kuzeye doğru akarken, kuzeyden esen rüzgarların, aktığı yönün tersine üzerinde oluşturduğu dalgalar ve Samandağ’a doğru akarken dağlara tırmanıyormuş gibi bıraktığı izlenim, Asi’nin ters aktığı gibi bir yanılsamaya neden olmaktadır. Ayrıca, eskiden insanlar, nehirlerin hep kuzeyden güneye doğru aktığına inanıyorlarmış. Asi de güneyden kuzeye doğru aktığı için, nehrin ters aktığı inancı yerleşmiş. Oysa önceki yorumlarımdan birinde de dediğim gibi, Asi ters akmaz ve her zaman olduğu gibi Fizik kuralları doğru işler.

 Bu eski inanış ve nedenlerle de, doğanın kanununa uymayıp  aksi yönde aktığını belirtmek için, nehire; "Asi" ya da eskilerin el yazmalarında geçtiği gibi Nehr-il Maklup (ters akan ırmak) adını vermişler. Bu adla geçen nehir ile ilgili yine eskilerin anlattığı bir söylence vardır: Bu söylenceye göre, Samandağ halkı mutluluk ve bolluk içinde yaşarken bir ejderha türemiş ve halkın içme suyunu kesmiştir. Ejderhanın isteği üzerine kendisine güzel bir kız kurban olarak kesilince suyu bırakır ama bu olayı her yıl tekrarlamaya başlar. Sonunda kurban edilme sırası kralın tek ve güzel kızına gelir. Kral dahil herkes kralın kızını kurtarmaya çalışırken ortaya Hızır çıkar. "Verin kızı ejderhaya ben götüreyim" diyerek kızı alıp dağa, ejderhanın yaşadığı mağaraya götürür. Söylence bu ya, ejderha, kızı yemeğe geldiği anda Hızır kılıcını ejderhanın yüreğine saplar, ağır yaralanan ejderha, "ne olur bir daha vur da öleyim" diye yalvarır ama Hızır bir daha vurmaz. Canavar can havliyle, çırpınarak oradan uzaklaşır, bir süre sonra Lübnan Dağları'na hızla çarpar, çarpışmanın şiddetiyle açılan büyük delikten sular fışkırır ve su, canavarın çırpınarak gelirken açtığı kanaldan akmaya başlar. Su aka aka Samandağ'a ulaşır, oradan Akdeniz'e kavuşur. Halk, bu suyun âb-ı hayat olduğuna ve ilk defa Hızır'ın içtiğine inanmıştır. Eh Asi nehri de Amik ovasına gerçekten hayat ve bereket taşımaktadır. 

Gelelim ikinci efsaneye, Dizideki defne (daphne) bitkisi ile elde edilen sabun ve bereket altını efsanesine… İlkbaharın gelişi, yeniden doğuş ve doğanın canlanışını da simgeleyen, hemen hemen bütün kültürlerde farklı biçimlerde ve adlarla kutlanan ilkbahar efsanesine gelince ise;

Anadolu'da her yaprağın, her çiçeğin, her kayanın, her taşın, binlerce yıllık ötelerden, eski yaşamlardan günümüze süzülüp gelen efsunlu bir hikayesi vardır. Hepsi de aşk, sevgi, ayrılık üzerine, kahramanlık üzerine kurulmuş; hüzünle yoğrulmuş; mitolojik hikayelerde, türkülerde, şiirlerde kendini bulmuş destansı hikayelerdir:

Şairin (A.A.); "Beşikler vermişim Nuh'a salıncaklar, hamaklar; Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır; Anadolu'yum ben, tanıyor musun?" dediği gibi. Ya da bir diğerinin (GT); "Ben Anadolu'yum, ana dolu, dopdolu; Ben Kültepe'yim, ben Alişar, Alaca; Bir yanım Efes, Milet; Bir yanımsa Troya; Ben Anadolu'yum her çağda." dediği gibi. Veya bir diğerinin (H.E.); "Konya'dan yükselir bir kutlu çağrı; Yayılır doğudan batıya doğru; Ispartam gül kokar, kar boran Ağrı; Bazen duman kaplar başımı benim." veya bir başkasının (H.F.O.); "Sürüler iniyor karşı bayırdan; Günün ışığı vurmuş dereye; Bir Muğla türküsü yükseldi kırdan: 'Ayşem, aygın baygın Ayşem nereye?'" ve yine bir diğerinin (O.S.Ş.); "Benim gibi senin de bir sızın var; Nabzını dinledim, ince hüzün var; Yine sıcak kalbin, gülen yüzün var; Dünya cennetimsin ey Anadolu!" dediği gibi...

Dizide yer alan; ilkbaharda genç kızlar tarafından toplanan ve tohumundan sabun yapılan defne (daphne) bitkisi ve yapılırken de kazanın içine atılan, kalıplara döküldükten sonra hangi genç kıza çıktı ise geleceğe yönelik yeni bir yaşam, yeni bir umut getireceğine inanılan bereket altını seremonisine konu olan defne (daphne) bitkisinin de herkesce aşağı yukarı bilinen ve Antakya ile de içiçe bir mitolojik hikayesi vardır:

Bir gün Zeus'un oğlu ve çok iyi bir ok atıcısı olan şiir ve güneş tanrısı Apollon, aşk tanrısı Eros’un ok atmasıyla alay edip Eros’u kızdırınca Eros iki ok hazırlar. Altın suyuna batırılmış ok, saplandığı kişiye tutku ve sonsuz aşk verecektir; diğeri ise saplandığı kişiyi aşk ve tutkudan tamamen uzaklaştıracaktır. Altın suyuna batırılmış ok Apollon’un kalbine saplanır ve ırmak tanrısı Peneios’un kızlarından Defne (Daphne)’ye âşık olur. Eros’un hazırladığı aşk ve tutkudan uzaklaştırıcı ok ise Defne (Daphne)’nin kalbine saplanır. Eros Apollon’dan öcünü almıştır, ancak, Apollon ve Defne (Daphne) için hayat artık eskisi gibi olamayacaktır. Bir kovalamacaya dönüşen hayatları bugün Türkiye’nin Antakya sınırları içinde bulunan Harbiye’de son bulacaktır. Apollon’dan kurtulmak için babasından yardım isteyen Defne (Daphne), Apollon’un tam ona dokunacağı sırada, Peneios’un yaptığı büyüyle, bir ağaca dönüşür. O günden sonra bütün Akdeniz havzasına yayılan ölümsüz Defne (Daphne) ağacı, binlerce yıldır hayatını, ölümlü insanlara güzellik ve şifa vererek sürdürür. Defne (Daphne)’nin ağaca dönüştüğü o yerde Apollon’un döktüğü gözyaşları şelale olur, derelere dönüşüp akar, Asi ırmağına karışır. Ve aşkını yüreği kadar başında da taşımak istediğinden belki, Apollon, Defne (Daphne)’nin yapraklarından yaptığı tacı bir daha çıkarmamacasına başına takar. O günden sonra kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar takılır. Defne barışın ve anlaşmanın simgesine dönüşür, güzelliğin, bolluk ve bereketin ve huzurun da… Dizide de, bereket ve bolluğun simgesi olan defnenin, aynı anlam etrafında buluşarak, bereket altını  seremonisi içinde yer aldığını görüyoruz. Bu seremoni, o topraklarda yaşanan ve hala sürdürülen bir gelenek midir yoksa senaryoda mı yakıştırılmıştır bilmiyorum ama sonuçta defne ağacı ve efsanesine yakışmıştır, bu bir gerçek… Bu noktada doğrusu senaristleri kutluyorum… Dizi'de geçen sezon, bilinen bir efsane olan "Şahmaran"a da değinilmiştir. Asi, Demir kendi çiftliğinden  ayrılıp da annesinin evine geçince, ona bir Şahmaran tablosu hediye eder. Yılan figürleri genelde kötülük ya da uğursuzlukla ilişkilendirilirse de insan başlı Şahmaran; doğurganlık, bereket ve bilgeliği sembolize etmiştir. Anadolu'da uğur getirmesi için, Şahmaran'ın resimleri kadınlar tarafından odaların duvarlarına asılmıştır. Pek çok farklı versiyonda Şahmaran hikayesi bulunmaktadır ama bunlar genelde birbirlerinin benzeri olup, yer ve kişiler değişikliğe uğramaktadır. Tarsus'a ait olan Şahmaran hikayesini biliyoruz da ben şahsen, Antakya'da geçeni var mı bilmiyorum.Antakya ve çevresi, bu mitolojik hikayelerin ve efsanelerin yoğunlaştığı, binlerce yıldır yaşanan kültürlerin üst üste binerek kaynaştığı ve günümüze ulaştığı muhteşem topraklardır ve buraya sığmayacak kadar çok sayıda hikayesi vardır. Dizide Asi ve Demir’in düğününün yapıldığı Antik Simon kenti, Demir’in son bölümlerden birinde içinde biriken acıları kimsenin görmediği ve duymadığı bir yerde bağırarak boşaltmak üzere gittiği sanırım Titus (Vespasianus) tüneli (Antakya’yı görmedim), Zaferin Kerim’i kaçırdığı antik harabe ve kalıntılar, kaya mezarları v.d. her birinin binlerce yıl ötelerden gelen bir hikayesi vardır.Ben şahsen, Sn. Tomris Giritlioğlu’nu, bu projesi ile, merhum Sn. babasının bir vasiyetini çok da kaliteli bir şekilde yerine getirirken, biz izleyicileri de Antakya ve o coğrafya üzerindeki kültürler ile buluşturmuş olması nedeni ile yürekten kutluyorum. Ve projeye emeği geçen; oyuncularından senaristlerine, yönetmenlerinden işçilerine kadar bütün ekibi de yürekten kutluyor, daha nice başarılı işlerin altına imzalarını atmalarını diliyorum…Ve sevgiyle ve ışıkla kalın diyorum arkadaşlar...
 

  

   

Cevap Yaz

mavi ege

6 Haziran 2009 00:34

senaryo vasat hatta sıkıcı müzikleri güzel oyuncular süper antakya harika dizinin adı Asi yerine Yanlış Anlamalar olsa daha doğru olur

Cevap Yaz

mawi yel

2 Haziran 2009 14:39

annem aracılıgıyla izledigim bir dizi ama beyenerek izliyorum bazen saçmalasalarda :) ama diziden çok müzikleri etkiliyor beni Eylem Aktaş süper bir yorumcu bence tebrikler :)

Cevap Yaz

indigo

7 Mayıs 2009 18:59

Sevgili Fatoş h. öncelikle çok teşekkür ediyorum, zaman ayırıp okumuşsunuz ve  bir de yorum yazmışsınız. Şaşırdım ve sevindim. Ben çok dizi izlemem ama Asi'yi severek izliyorum, Özellikle Antakya, kültür kaynaşmalarının olduğu muhteşem bir coğrafya. Çok farklı kültür katmanları olduğu gibi çok farklı doğal değerleri de yanyana görmek ve yaşamak mümkün. Eski kent dokusu ve eski avlulu taş evlere bayıldım. Ben, belki mesleğim gereği, diziyi veya herhangi bir filmi, böyle bir bakış açısı ile izliyorum. Evet toprağın evrensel ve anlamsal değerine değindim, yaradılışının amacı da bence budur. Ama çok önemli bir şeye değinmişsiniz, doğa ve çevrenin insan eliyle kirletilmesi. Ama yaradılış müthiş, kendi kendini temizleme özelliği vermiş. Tekrar teşekkürler. Sevgiyle kalın... (O arada ben Mrs.)

Cevap Yaz

indigo

28 Nisan 2009 17:24

Bundan önceki yorumumda, diziden hareketle, “Toprak” üzerine bir şeyler yazmıştım. Bu yorumum ile ise yine diziden hareketle “Su” üzerine bir şeyler söylemek istedim. Aslında bunu; “Toprak, Su, Hava ve Ateş” üzerine bir 4’leme olarak yazmak isterdim. Bu dört varlık, yerkürenin galaksideki oluşumunu sağlayan dört unsur, eskilerin deyimiyle dört element, eski öğretilerden bu yana yaratılışın kendisi olarak bilinir.

 

Ancak dizinin hikayesinde bunlardan sadece toprak ve suyun, baskın iki unsur, iki enstrüman olduğunu görmekteyiz. Yani dizi, muhteşem bir aşk hikayesi ile harmanlanmış olarak verilen bir toprak hikayesi olduğu kadar bir “su” hikayesidir de aynı zamanda... Ve toprak da sudan ayrı düşünülemez zaten. Toprak hayat kaynağıdır ama su da öyle ve suyla birlikte... Adem’in hamuru çamurdan yaratılmıştır ama sudan yaratıldığımız da kutsal kitaplar dahil bütün öğretilerden bilinir aynı zamanda. Ve zaten hikaye de orada, o suyu yani Asi’yi geçen bir köprünün üzerinde, dramatik bir olayla başlar; Kozcuoğlu çiftliğinden bir iftira ile kovulan Demir’in annesinin çaresizlikle suya atlayarak intihar etmesi, giderken de arkasından, anne lütfen bizi bırakma diye ağlayan, çığlıklar atan iki küçük çocuğu da geride bırakmamak için birlikte yanında götürmesi ile başlar. Suya atladıktan sonra annesini çekip kurtarmaya gücü yetmeyen 6 yaşındaki Demir, ancak 2 yaşındaki kızkardeşini kurtarabilir. Ve 20 sene sonra oraları cehenneme çevirmek üzere oraya, o çiftliği bulmaya gelir.

 

Su ile ilişkili olarak o köprü de dizide zaman zaman ön plana çıkan bir aktördür. Demir, annesinin kendisi ve kızkardeşi ile birlikte suya atlayarak intihar ettiği o köprü üzerinde İhsan b. ile karşılaştığında, köprü için, dili olsa da söylese der, kimbilir neler yaşamıştır ve daha sonra da köprüyü restore ettirir. Asi ile ilk defa yakından göz göze gelmesi de yine, o köprünün altında suyun içinde boğulma tehlikesi geçiren Asi’yi, 2. kez köprüden atlayıp çekip kıyıya çıkardığında olur. Demir çok daha sonra, bunalım geçiren ve bıraktığı mektubu kardeşi Melek’in bulup kendisine haber vermesi ile annesi gibi o köprüden suya atlayarak intihar etmeye kalkışan teyzesi Süheyla h.'ı da kurtarmak için yetişir ve köprüden 3. kez suya atlar. Daha da sonra kardeşi Melek, geçirdiği bunalım ile köprüden intihar etmek üzere atlar, ancak bu defa Demir yetişemez ve suyun kenarında kardeşinin cesedi ile karşılaşır. Yani Asi nehri ve köprü, dizinin merkezinde bir yerlerde durmakta ve ağırlığını hikaye boyunca hissettirmektedir.

 

Bu girizgah belki biraz uzun oldu ama amacım, diziden kısa bir bağlantı ile “su”ya gelmekti. Evet Asi bir su hikayesidir aynı zamanda ve Dizi de ismini, bu “su”dan alır zaten... Ama Asi sudan bir hikaye değildir… Ve ismini, hikayenin çevresinde geçtiği, masmavi Antakya göğünde insanın gözünü kamaştıran sımsıcak parlayan Antakya güneşi altında sırtı gümüş gibi parlayan bir yılan gibi Amik ovasının içinden etrafına bereket saça saça, kıvrıla kıvrıla akarken, sağındaki solundaki göz alabildiğine uzanan sapsarı mısır ve yemyeşil pamuk tarlalarına hayat veren Asi nehrinden alır.

 

Bekaa vadisinden doğar Asi, güneyden kuzeye doğru aktığı, kuzeyden esen rüzgarların ise yüzeyinde ters dalgalar yarattığı için ve aynı zamanda, batıya dönüp, Amik ovasından döküldüğü yere, Akdeniz’e giderken, dökülmeden önce Samandağı’na doğru akıp, dağlara doğru tırmanıyor gibi göründüğü için de ters aktığı söylenir ve onun için de adına, “Asi” veya  eski elyazması kitaplarda neh-il maklup denir ve efsanelere de konu olur bu ilginç nehir… Ama aslında Asi nehri ters akmamakta ve fizik kuralları doğru işlemektedir…

 

Evet, dizi, ismini Asi nehrinden alan, gururlu bir aşk hikayesini anlatır ama gurur da ters aktığı söylenen Asi nehri gibi ters ve yıkıcı bir duygudur  aslında... Ve aslolan da  zaten gurur değil ONUR olmalıdır...

 

Kozcuoğlu’nun kızı Asiye’nin adı ise kendi ifadesi ile nehirden gelmemiştir, babaannesi Asiye’den gelmiştir. Herkese Asi demezler ama Asi ismini ona yakıştırmışlardır. Yeni tanıştıkları günlerde, Demir Asi’nin ismini sorgularken, Asi insanı öldürüyor ama deyince, Asi insanı öldürmez der genç kız ve Demir; ya çareyi Asi’ye atlamakta bulduysa dediğinde ise Asi, o çare değil çaresizliktir deyince, koca yem çuvalı ile genç kızı yolun ortasında bırakır. Evet bu da önemli bir saptamadır bence, çünkü Asi, toprağının kızıdır ve Asi nehrinin, onun topraklarına verdiği hayatın farkındadır...

 

Evet Asi, doğa ile iç içe yetişmiş güçlü bir kişiliktir, tıpkı Asi nehrinin kendisi gibi. Örneğin, Demir’in tanımıyla, Asi’nin gözleri bir uçurum gibi dik bakar ama sevgi doludur. Demir de zaten Asi’nin gözlerine baktığında o uçurumun kenarında hisseder kendini ve başı döner. Evet, Asi, güçlü ve erdemli bir karakter çizer, genç kız doğanın koynunda yetişmiştir çünkü ve kızı Asya’nın da öyle yetişmesini ister. Doğa ise en büyük öğretmendir. Ve Asi, toprağının üzerindeki tarlaların arasında otları dalgalandırarak dolaşan rüzgarın sessiz fısıltısı kulağında, yetişmiştir. Öyle bir karakterin sesinin gür çıkmasını beklersiniz, oysa sesi doğanın sesini bastırmaz.... Sesi, dingin akan bir su kadar veya tarlalarının, toprağının üzerine yavaşca inen yağmurun sesi kadar yumuşak ve hafiftir, belki biraz da hüzün taşır… Bence burada alınacak küçük bir ders vardır, bazen birbirimize sesimizi biraz yükselterek mi konuşuyoruz acaba?!...

 

Antakya’nın yağmuru pek dinmez. Zaman zaman şiddetli, zaman zaman yumuşak ama genelde hep yağar, öylece kentin, eski evlerin, saçakların üzerinden, olukların arasından, sokakların ortasından akar gider, tarlaların üzerine iner, tıpkı bereket gibi... Şiddetli yağınca tarlalar su basmasın, mahsul zarar görmesin diye imece usulü hep birlikte tarlalarda ark açılır. Ama yağmur berekettir, yağmur hayattır... Kuraklık olunca da su aranır sondajla, yine mahsul zarar görmesin diye... Velhasıl Antakya’nın çiftçisi için de su, hayat ve berekettir.

 

Peki su başka ne yapar?!... Su; uzakları yakın eder, insanları kavuşturur; yakınları uzak eder, insanları özlemlerle yanıp tutuşturur... Bir gemiye bindiniz mi ıraklar yakın olur. Dünya ayağınızın altındadır artık, dünyanın istediğiniz yerine ulaşabilirsiniz... Çünkü dünya yüzeyinin %80’i sudur. Tıpkı insan ağırlığının % 60-70’inin su olduğu gibi (Dr. Masaru Emoto’nun su kristalleri araştırmasına bir göz atılırsa, su ile varlığımızın yakın ilişkisi bir farklı açıdan da şaşırtıcı bir biçimde anlaşılır...)… Evet su bizim, gerek maddi yaşamımızda, gerekse manevi yaşamımızda hayat kaynağımızdır...

 

Buradan diziye gelirsek, su, uzaktaki yakın akrabamızı, hele de deniz yolu ile gittiyse ve biz de onu çok özlediysek, bize kavuşturabilir.  O zaman ona bir haber ulaştırmalıyız, özlediğimizi, gelmesini söylemeliyiz... Peki bu iletişim çağında, özlem duyan 4 yaşında küçük bir çocuksa ve özlem duyduğu da baba ise, özlemini annesi duyup üzülmesin diye herkesten de saklıyorsa babaya nasıl ulaşacak?!... Çocuklar her şeyi bilirler, duygu dünyaları henüz yaşamın kargaşası ile bulanmamıştır ve kalp gözleri açıktır, annelerinin neye üzüleceğini çok iyi bilirler ve onlar da büyükleri üzmeden idare etmeye çalışırlar… Evet aradaki tek bağ yine “su”dur...

 

Küçük kız, uzaklarda denizlerde bildiği babasına onu çok özlediğini, giderek biriken, artık taşımaktan yorulduğu, giderek başında ağırlık yapan, hepsini aklında tutmakta zorlandığı yaşadıklarını, anılarını bir an önce onunla paylaşmak istediğini ona nasıl bildirecek?!... Yazma bilmiyorsa onunla yan yana, elele olmak istediğini anlatan resimlerini kayık yapıp denize bırakarak ona ulaşmasını sağlayarak... Çünkü baba denizde, annesi öyle söyledi ve aralarındaki tek bağ su ve su ulaştırır. Bunun için de deniz kenarı lazım... Eski zamanlarda, iletişimin bu kadar güçlü olmadığı dönemlerde, deniz kazası geçiren ve bir adada mahsur kalan denizciler de öyle yapmıyorlar mıydı, hallerini bildiren bir mektubu bir şişeye koyup denize bırakarak sonra da bir geminin onu bulup kendilerini kurtarmaya gelmesini bekleyerek... Şairin (B. S. E.); “Önce bir deniz düşer aklıma, Masmavi bir şarkı başlar derinden. Sonra yosun kokan ıslak bir rüzgar; Saf saf, serin serin gelir, Rüzgarda lirik fısıltılar, Rüzgarda ilkbahar sahillerinden, Müjdeler taşıyan sözlerin gelir! Açılır hayale kıvrak bir yelken, Çözülür dolaşır mısralar bir bir, Ve sen gelirsin uzaklardan sen; Hani o en yitik efsanelerden, Ta ruhuma gülen gözlerin gelir. Çocuksu bir umut karışır tuza, Tüm katı gerçekler çözülür, erir. Kıyıdan bir gölge uzar sonsuza, Yasaklar incecik bir geçit verir; Üzerinden ürkek, belli belirsiz, Üzerinden kaçak yakamozlarla,  Bana doğru ayak izlerin gelir.” dediği gibi, Asya da, babanın “Suda Ayak İzleri”ni arar… İşte bu umuttur... Ve aslolan UMUTTUR... Daha sonra Demir bu oyuna dahil olur ve yazılan mektuplar kağıttan kayık olup babaya gönderilir.  Küçük Elif, kağıt erir, babana ulaşmadı o mektuplar deyince de, küçük Asya’nın umudu kırılır... Çünkü o çok mektup göndermiş ve babasını çok beklemiştir ve Demir’in de onu kandırdığını düşünür ve ona küser...

 

Evet Asi toprak insanıdır. Sen toprağın dilinden anlamıyorsun demiştir Asi bir keresinde Demir’e. İhsan b. de son olaylardan sonra, bu topraklar size yaramadı demiştir Demir’e. Ve Asi, kızını kendisi gibi o topraklar ile iç içe mutlu yetiştirmek istemektedir. Bundan Demir’e de bahseder. Demir ise Asi’ye, ben topraktan anlamam, toprağı öğretemem ama, ben de Asya’ya deniz’i öğreteceğim demiştir ve sen de bu resmin içinde yer almak ister misin diye sormuştur. Ve suyun toprakla eşdeğer hayati önemi bir kere daha vurgulanmıştır dizide. Ne toprak susuz, ne su topraksız olur, ikisi ancak birbirini tamamlayarak canlılar için hayat kaynağı olur… Sn. senaristlerin, bu vurgulamaları, dizinin hikayesinde ince ince kurguladıklarını görmekteyiz ki gerisi izleyicinin hayal gücüne kalmış. Örneğin, ben dizideki algılamaların hayata yansımasını böyle yorumladım. Sizler belki başka türlü.... Bu esneklik de güzel... Sevgiyle ve ışıkla kalın diyorum sevgili arkadaşlar...

   

Cevap Yaz

indigo

10 Nisan 2009 18:48

Bu yorumumda, diziden hareketle, toprak ile ilgili bir şeyler söylemek istiyorum…Asi, hepimizin bildiği gibi, Antakya'da geçen, güzel bir aşk hikayesi ile harmanlanarak verilen bir toprak hikayesidir ve dizide toprak, baskın bir öğe, önemli bir enstrümandır. Hikaye toprakla iç içe geçer ve biz de izleyici olarak toprağın buruk acı rengini, tadını ve kokusunu, ruhumuzda ve damağımızda sürekli hissederiz.  

 

Kenti çevreleyen tepeler, öğleden sonra sımsıcak Antakya güneşi altında, üzerlerine adeta yavaşça gri mavi bir tül örtülmüş gibi giderek puslanır ve eteklerine doğru eriyerek şehrin karmaşık dokusuna karışır gider.

 

Aşağılarda kenti çevreleyen ve içinden Asi nehri akan verimli Amik ovası ise, toprakla iç içe uzanan yemyeşil pamuk ve sapsarı mısır tarlaları ile masmavi Antakya göğünde yükselen sımsıcak güneş altında ufka doğru adeta eriyerek uzanır, yayılır, kaybolur gider.

 

Antakya’nın gece sağanak halinde inen yağmurları dindiğinde sabahleyin, güneş tarlaların arasından ilk ışınlarını uzatarak gerinip uyanırken, geceden kalan yağmur damlaları, tarlaların, otların, yaprakların üzerinde birer mücevher gibi şeffaf ışıldamalar bırakır. Ve yeryüzü giderek yükselen güneş ışınları altında ısınırken,  yaprakların üzerinde akşamdan kalan yağmur damlaları ve toprağın yarı emdiği su yavaşca buharlaşarak gökyüzüne yükselmeye başlar, toprak da içindeki gizli hayat yüklü o buruk kokusunu yeryüzüne tarlaların üzerine yavaşça salmaya başlar

 

Aslında bütün bu yazdıklarım şuna gelmek içindi: TOPRAK…Evet toprak yaratılmış en müthiş varlıklardan birisidir. Toprak, gerek fiziki değerleri, gerek simgesel manevi değerleri ile büyük anlamlarla yüklü bir varlıktır. Toprak yaşamın o müthiş dengesi içinde yerini çok doğru bir biçimde alır. Toprak, içinde gizil bir şekilde hayatı saklar…Ve zamanı gelince topraktan o hayat fışkırır…Toprak hayattır... Toprak ölen bütün canlı türlerine de yine yaşamda olduğu gibi kucağını açar ve kendisinde yok eder…Ve arkasından yeniden yeni hayatlara kucak açar…Yaşam böylece sürer gider… Evet çok doğru ve evrensel bir söz; “topraktan geldiğimiz gibi toprağa gideriz.” …

 

Toprak o buruk renginin içinde müthiş parlak renkler ve müthiş güzel biçimler saklar. Baharda toprağın içinden incecik boynu üzerinde başını uzatan gelinciğin o kırmızı rengini, yaprağındaki o ipeksi dokunuşu ve o müthiş tasarımı, bir başka yerde göremez, bulamaz ve algılayamazsınız.  Toprak yaşamın en önemli bir parçasıdır. Aşık şairin (Aşık Veysel) dediği gibi; “…Hakk’ın gizli hazinesi toprakta, Benim sadık yarim kara topraktır…”.  Toprak yaşamda ve ölümde karşılıksız kucak açtığı ve karşılıksız verdiği için "ana"dır…

 

Toprak aynı zamanda, manevi değerleri ile de, bizi biz yapan, kimliğimizi oluşturan, üzerinde özgürce yaşadığımız vatandır...Yani manevi yaşam kaynağımızdır da…

 

Bütün evrensel ve binlerce yıl öncesinden günümüze ulaşan öğretilerde de bu böyledir. Toprak kutsaldır. Örneğin, Avustralya yerlileri Aborijinler, çölde çıktıkları uzun yürüyüşlerinde, bir yerlerde geceleyecekleri zaman, üzerinde yatacakları topraktan izin isterler ve ertesi gün orayı terk ederken toprak veya kumu tekrar eski haline getirerek uzaklaşırlar. Burada doğaya hak ettiği büyük saygıyı gösterdiklerini görmekteyiz…”.   

 

Ve dizi bunu kendi çapında hissettirmektedir. Örneğin, Geçen Sezon’da (1.Sezon), Asi, babası ile birlikte ailesinin toprağını işlemektedir. Babasının borcunu ödemek için Demir’in çiftliğinde de çalışır. Yağan sağanak bir yağmurda tarlalar su basmasın diye Demir’in de tarlalarında çalışırken Demir, yanağına bulaşan çamuru gösterir ve Asi’nin; “çamur senin, çalışan benim” gibi bir cevap verirken, o bulaşan toprağı yüzünde bir mücevher gibi gururla taşıdığını görürüz. Çünkü o toprağın kızıdır. Yine geçen sezon, Demir istemeden Asi’nin atının ölümcül bir şekilde yaralanmasına neden olduğunda, Asi’nin, atının yanında diz çöküp; “ Sen benim toprağımda rüzgarımdın…” diyerek başını üzüntüyle sevip okşadığını görürüz…

 

Örneğin, Bu Sezon'un (2. Sezon) ilk bölümlerinden birinde, Asya, yaylaya giden kuzusuna yetişmek için sabah kırlarda koşarken ayağı takılır düşer, o arada kolyesi de boynundan çıkarak üzerinde koştuğu tepeden aşağı düşer, çalıların arasında kaybolur. Ve küçük kız yere diz çöküp çalıların arasına eğilerek kolyesini aramaya çalışırken, onu koşarken görüp arkasına takılan Demir yetişir ve yerden kaldırarak tehlikeli olduğunu söyler ve üstünü başını silkeleyerek, bak toz toprak olmuşsun, der. İşte orada küçük kız önemli bir şey söyler: “Bir şey olmaz der, TOPRAK TEMİZDİR.”... Evet, toprak temizdir. Ve aslında bütün pislikleri, artıkları kendi bünyesinde yok eder, arıtır, tekrar doğaya kullanılır bir biçimde tertemiz iade eder. Ben burada verdikleri mesajlarla izleyicinin ufkunu açtıkları için sevgili Senaristleri kutlamak istiyor ve sevgiyle kalın diyorum…

  

Cevap Yaz
Yandex.Metrica