Şeytan Tangosu

(Satantango)

Sinema Filmi

1994

Künye

Yönetmen Béla Tarr
Senaryo
Müzik Mihály Vig
Görüntü Yönetmeni Gabor Medvigy
Eser
Süre 450 dk
Tür Dram, Gizem, Komedi, Politik
Özellikler Siyah Beyaz
Ülke Macaristan

Son Yorumlar (1)

vitruvian avatar vitruvian 28 Ocak 2016 20:14:41

10

Bela Tarr’ın 1990-1994 yııları arasında çekimini tamamladığı destansı filmi Sátántangó sosyalizm sonrası Macaristan’ında bir köyde geçer.
Filmin açılış sekansı oldukça uzak bir planla başlar ve Tarr seyirciyi konuya uzak tutarak yatay panların dışınd a genelde hareketsiz kalan
kameranın çektiği alanı adeta bir tiyatro sahnesi olarak kullanır.
Bu sahnenin oyuncuları insanlar değildir yalnızca. Etrafta gezinen inekler, şehir meydanında koşuşan atlar,gecenin ortasında gözlerimizin içine
bakan bir baykuş ve içki bardaklarının arasına ağ ören örümcekler de dahildir bu oyuna.
450 dakikalık film bir girizgah ve ardından gelen 12 bölüm halinde kurgulanmıştır.Film yaklaşık iki gün içinde gelişen olayları anlatır. Her bölümde
filmdeki karakterlerin hikayesini ‘kendi ‘ başlangıç noktalarından seyrederiz ve öyküler doğrusal bir biçimde ilerlerken zamansal atlama olmaksızın
birbiriyle ‘öteki’nin bakış açısından sürekli kesişir.
Olaylar yavaş fakat gerilimi sürekli artarak ilerler.Köydeki çiftçilerin merak ve korkuyla beklediği, köylülerin kendi aralarındaki
konuşmalarından ötürü etrafında adeta büyülü bir hale yaratılmış İrimias’ın destekçisiyle ortaya çıktığı sahnede
Bela Tarr zaman hakkında söylemek istediğini kahramanı ve bozuk iki saat üzerinden söyler..
Fare zehiri karıştırarak zorla içirdiği sütle öldürdüğü kediyi yanında soğukkanlılıkla taşımasıyla plato yapan gerilim kızın uğradığı hayal
kırıklığı sonucu bir avuç fare zehiri içip ölüme yatmasıyla zirveye ulaşır ve oradan içimize akar.
Eğer sinemayı seviyorum, boş vakitlerimi iyi geçirmekten ziyadesini de istiyorum diyorsanız bu film tam dişinize göre. Tarr sizi uçuşan
yapraklar eşliğinde ve tıpkı onlarınki gibi tam olarak nerede sonlanacağını kestiremediğiniz bir yolculuğa çıkarıyor.
Sinemayı gerçek sanat yapanlardan bela tarr. hollywood tarzı değil elbet. avrupanın derin edebiyat kültürel yapısının sinemaya aks edişi.
Gerçek sinema şöleni. Yani diyeceğim film izlemek isteyenler izlesin. Herkesin izleyeceği film değil ama sinema tarihinde haketttiği yeri almış.
Uzun olması da sinemaya doyuyorsunuz. Açlığınız gidiyor. İnsan manzaraları da çok uzun.
Çamurlu gidilemez yollar, fırtınada sersemlemiş ağaçlar, başıboş dolaşan inekler, dinmeyen yağmur, sonu gözükmeyen stepler.
Grinin en ağır gümüşü tonunda, her türlü canlılığı ve iyimserliği yok eden kasvetli bir hava.
85 yılı ekim soğuğunda bir küçük Macar kasabasındayız. Toplum bir rejimden çıkmış yönünü bulmaya çalışıyor, her şey paramparça.
Filmin başındaki bu diyalogsuz bölümler filmi izlenmez hale getirmek için değil,
yudum yudum zihnimizi en derine götürebilmek için Bela Tarr tarafından bilerek yapılıyor.
Hem kim göremeyebilir ki, Irimias ve Petrina nın sokakta yürürken çıkan fırtına; totaliter Macar iktidarını göstermiyor mu?
Irimias ve Petrina’nın ayaklarına dolaşan yaprak ve çer çöp ve sokakta savrulan kağıtlar, insanın otorite karşısında ezilmesini, buna ayak uydurmakta
zorlanmasını ve acı çekmesini en iyi anlatmıyor mu?
Eğer Tarr’ın bu kuralını ve filmi kaplayan bu otoritesini kabul etmeyeceksek, filmi bitirmeyi başaramayacağız. Hem Tarr yeni bir şey yapmıyor ki,
Damnation (Lanet) te de aynı yağmur, aynı kasvetli hava ve bir toplumun bilinmezlik içinde kaotik bir ortamda salınışı yok muydu?
Bu kaotik ortam farklı parametrelerde de olsa şimdi Mısır’da, Suriye’de hatta ülkemizde yok mu?
Geleceğimiz ile ilgili neyi biliyoruz, ne kontrolümüz altında, fırtına bizimle beraber tüm çer çöpü sürüklemiyor mu?
Bugün Suriye için karar veren G-20 ler yarın bizim için de karar vermeyecek mi?
İlerliyoruz, Estike bir kediye işkenceyi acaba kötü çocuk olduğu için mi yapıyor?
Yoksa tüm güçleri elinde bulunduran otoritenin, güçsüz bir varlığa karşı içten gelen, kendi sınırsız gücünü ortaya koyma isteği mi?
Sahi hangi toplumlar insanlara işkence yapmadılar? Bir genci neden 7-8 kişi bir karanlık köşede öldüresiye dövüyor?
Örümcek ağı bölüm başlangıcında kalpteki en güzel şeyleri, iyiliği, vicdanı, karşıdaki insana inanç ve güveni yitirdiğimizi adeta duvara slogan olarak yazıyor Tarr.
Benciliz ve hiç düşünmeden çıkarlarımız için her şeyi yaparız.
Altta kalanın canı çıkmalı ve vurup kırıp bu maçı kazanmalıyız; çünkü kendi türümüze yani insana yabancılaştık.
Çıkar kavgalarını ürettikçe tükeniyoruz. O zaman artık Tarr sormasın; biz kendi kendimize soralım : döverek kırdığımız
bu kapılar sakın huzurla girebileceğimiz limanların kapıları olmasın? Devam ediyoruz, biz uzun uzun dans ederken örümcek ağlarını gizliden gizliye örmüyor mu?
Biz günlük yaşamımızı kendi rutini içinde sürdürürken, hangi gizli bağlar örülüyor? O bilindik diplomatik resmi dillerin altında neler var?
Kimin eli kimin cebinde ve bugünün dostları nasıl yarının düşmanı oluyor? Binlerce kez oynanan bu satrançta bize birr piyon rolü vermiyorlar.
Kimler bizi toptan kandırıyor, kimler kutsallar üretip, kitleleri bunlarla kontrol altında tutuyor? Neden yarısı çalınan
ekmeğimizin kalan diğer yarısı için şükretmemizi öğütlüyorlar?
Tarr, devamla bir çok alt imgesel mesajla, savrulan hayatların filmin siyah beyazlığında nasıl yok olup gittiğine ışık tutuyor. Evet uslubu çok sert.
Bunu bir anlamda Torino atı’nda da gösterdi. O bitmez tükenmez tekrarlar, dinmeyen fırtına, rutin otomatlaşmış görevler, yoksulluk,
yalnızlık ve çaresizlik zemininde bir baba-kız düzleminde çizildi.
Varoluşun en keskin an acımasız sorunu değil miydi bu? Bela Tarr ın yüzbaşısını dinleyelim:
‘Hiçbir insan hayatı çok değerli değildir. Bu işin otoritesi düzene uymaktır.
Ama aslında her şey bundan ibarettir. Düzen. Özgürlük,bir bakıma insancıl değildir. İlahi bir şey ve hayatlarımız onu tam anlamıyla anlayabilmek için çok kısa.
Eğer bir bağ arıyorsanız, Pericles’in düşüncesine göre düzen ve özgürlük birbirine tutkuyla bağlıdır. İkisine de inanmak zorundayız, ikisi için de acı çekiyoruz.
Düzenden de özgürlükten de. Ama insan hayatı; anlamlı, zengin, güzel ve kirlidir.
Her şey ile bağlantılıdır. Sadece özgürlüğü hor kullanır, değersiz bir şeymiş gibi harcar.
Biz insanlar özgürlükten hoşlanmıyor, özgürlükten korkuyoruz. Burada şaşılacak şey ise özgürlükten korkulacak bir şey olmaması.
Diğer taraftan, düzen bazı zamanlar korkutucu olabilir…
" Film zaten yeterince uzun olduğu için biz bari burada bu 7,5 saat süren bu filmin uyarlandığı 23 sayfalık Laszlo Krasnahorkai romanından bir bölümle keselim.:
"tıpkı bir ağıla doğar gibi doğduk bu dört bir yanı çevrili dünyaya ve tıpkı kendi pisliğinde ağnayan domuzlar gibi en sonunda besleyici memeler
etrafındaki itiş kakışın, yem teknesine çıkan çamurun içindeki bitmez tükenmez yakın dövüşün ya da
gün batımında uyuyacak yer için tepişmenin nedenini biz de bilmiyoruz.’
İşte hayatın anlamı ve varoluş sorunsalına romancıdan bir cevap.
Ünlü yazar Susan Sontag; her planı ayrı bir kısa film niteliğinde olup sadece 12 plan sekanstan oluşan bu film için
her yıl bir kere izlemek gerektiğini söylemiştir. Mükemmel, sanat eseri bir baş yapıt.

Yandex.Metrica