Katip / Üsküdar'a Giderken

8,88

( 12 kişi yorum yaptı )

Katip / Üsküdar'a Giderken

Sinema Filmi

1968

‘Uşşak Ud Taksimi’.
Hristo’nun Meyhanesi. Borulu gramofondaki taş plağı dinlerken demleniyorlar.
Bican Efendi; “İç bakalım Kâtip Paşa. Ancak ve ancak içersen açılırsın. Ben de bir kere bir kantocu karıya tutulmuştum. (İçki bardağını göstererek) Bunun sayesinde kurtardım paçayı.”
Kâtip; “Hiçbir şey Nazlı’mı unutturamaz bana.”
Bican, “Yazık! Çok yanarsın öyleyse.”
Kâtip; “Senelerce sevişelim, yanalım birbirimize. Bekleyelim birbirimizi. Sonra da bir yabancı gelsin benim bağrımdan söküp alsın Nazlı’mı. Söyle bana Bican Efendi, hak bu mudur?”
Bican; “Yoo! Hak yoktur Kâtip Efendi. Kuvvet ve irade vardır.”
TRT 1 ve Kanal 6’daki gösterimlerde Bican Efendi’nin “Padişah Efendimizin arzusuyla 40 yıllık karılarını boşayanları gördük biz” cümlesindeki ‘Padişah Efendimizin arzusuyla’ kısmı sans ür edilmiş.
60’larda söyleyebildiklerimizi 90 ve 2000’lerde söyleyemiyoruz.


Aynı adlı romanın (Münir Müeyyet Bekman) (S. Osmanoğlu Yayınları-1958) aslından çok farklı bir uyarlaması.
Abdülhamit (kitapta Abdülaziz) dönemi. ‘Mutaassıp’ Üsküdar, İnadiye. ‘Gizli kalmaya mahkûm arzular mahallesi’. Kapısında Osmanlıca 68 yazan iki katlı ahşap ev. Kahramanımız burada annesi Şaziye Moral ile kalıyor. Kitapta Semih, gerçek hayatta Aziz Mahmut ama filmde adı yok.
Henüz “Bir daireye adımını bile atmamışken semtin kadirbilir insanları, teveccühlerinin bir mükâfatı olarak, ‘Kâtip’ payesini” lütfetmişler. ‘İptidai tahsilini’ mahalledeki ‘Ravza-i İhsan Numune Mektebi’nde’ yapmış. Burası bir Mevlevi tekkesi. “Uzak akrabamızdan Hocam Dürri Efendi ilme ve musikiye âşık, ehli dil ve ileri fikirli bir muallimdi. Sabahları hep bir ağızdan ilahiler okurduk.” Sesinin güzelliğinden olacak Hocası en ön sırada oturturmuş kendisini.
Delikanlı ‘yetim büyümenin acılarını’ tatmış, biliyor. ‘İnce bir (‘bir’e gerek var mıydı) hastalıktan genç yaşta ölen babacığından birkaç liyakat nişanı, güzel yüzlü bir fotoğraf’ kalmış. Bir de ‘talihsiz’ anacığı. Zavallı kadın o yoksulluk yıllarında, yememiş içmemiş, oğlunu iyi bir şekilde yetiştirmeye muvaffak olmuş.
Karacaahmet’e mezar ziyaretine gittiklerinde “Dua et güzel evladım, dua et ki sen de baban gibi şerefli ve kıymetli bir insan olasın” diyor.
Yalnız sesi değil yüzü de güzel. ‘Varlığında, bu iki hususiyeti toplamış (sf. 17)’. ‘Kafes arkasındaki’ kızlar ‘zümrüt sesli’ Kâtip’e hayran. Kıpkırmızı Aziziye fesi ile geçerken, ‘alev alev yanmakta olduklarını anlatmak için karanfil koklayıp kalplerine bastırırlarmış’. Gönderilen ‘lavanta kokulu’ mektupların haddi hesabı yok. Ancak kâtibimizin kalbi dolu.
Komşu yalıdaki (aslında yoksul sokaklarında yalıya benzer bir şey yoktu) Nazlı’ya sevdalı. Aşkının mahkûmu. Aile, kış aylarını (ismi söylenmeyen) başka bir yerde geçiriyormuş. Özlemle geçen günler, aylar sonra ‘bir an için de olsa birbirlerinin yüzünü görmek’ saadetlerin en büyüğü. Beraber büyümüşler. ‘Bu tertemiz ve sımsıcak çocuk yakınlığının zamanla serpilip kalplerini yakan bir ateş haline geleceğini’ tahmin edemezlerdi elbette. Sevdiğinin yanında, bu yakınlık anında bile O yokmuş gibi hasretiyle kavruluyor.
‘Üsküdar İdadi Osmaniyesi’nden fevkalade derece ile şahadetname aldıktan sonra ‘devairden birinde memur olmak için’ çeşitli yerlere başvurur. Ancak ‘istirhamına müspet bir cevap husul olmamış’. Son olarak Evkaf Vekâleti’ne müracaat ediyor. Bir müjde ile dönerse genç kızın ‘desti izdivacına talip olacakmış’.
Fakat ‘zamanede iltimassız iş yürümüyor’. Bizimkinin ise ‘Allahtan gayrı kimsesi yok’. Önce makamında horul horul uyuyan Nazır Hazretleri’ni beklemek lazım. Kalem Müdürü Sadettin Erbil’e göre ‘bu da bir çeşit devlet meşguliyetiymiş’. Rahatsız edemezmiş. Saatler sonra uyandığında bu kez mahmurluğu üzerinden atmak için höpürdettiği kahve ve burnuna çektiği enfiye için sabretmemiz gerekir. Ne yazık ki ‘iki tane aliyyülâlâ derecede şahadetname ve idadi mezunluğu’ iş için yeterli olmaz. ‘Üdebadan, vüzeradan, vükeladan’ tanıdık ve tavsiye gerekliymiş. “Burası devlet kapısı, imaret değil. Cebine her şahadetnameyi koyana ‘buyur, kâtipsin’ dersek, yandık.” Üç kez “Hadi yallah” denerek oradan sepetlenir. (Nazır’ın tespihini, filmin sonuna doğru, Kadifeden Kesesi’ni söylerken Zeki Müren’in elinde göreceğiz.)
Annesi “Bir gün senin kadrini bilen çıkacak elbette” diyordu. Dediği gibi de olur.
“Küçüksu’da gördüm seni//Gözlerinden bildim seni.” (Tanburi Mustafa Çavuş).
Kahramanımızın söylediği Şehnâz –Buselik şarkı ta Feriye Sarayı’nda duyulmuş. Berrak ve tatlı bir ses. Ne Hafız Sami ne de Halepli Nafız’e benziyor. Daha genç. Padişah Efendimizin hemşireleri Gülistan Güzey ‘selamlığa haber salıp emir buyurmuş’; “Getirsinler bu genci. Yarınki mevlidimizde mutlaka dinlemek istiyorum.”
Kristal avizeli salonda “Allah âdın zikredelim evvelâ//Vâcip oldur cümle işte her kulâ” nidası yankılanıyor. Sesi kendisinden, kendisi sesinden güzel. Sultan Hanım iltifatlarını esirgemez. “Usulü iyice vakıfsınız. Hocanız Dürri Efendi’den ben de ders almışımdır. O’nun tavrına yeni bir renk katmışsınız. Şayanı tebrik.” Evvel emirde ‘şu memuriyet işi halledilir’.
Birkaç gün önce ‘yallah’ diyen Nazır Paşa bu kez süt dökmüş kedi gibiydi. “Buyursunlar Efendim! Sizin gibi bir münevvere kapılarımız ardına kadar açıktır. Devlet-i Aliye’ye sizin gibi gençler lazım.” Hemen yarın vazifeye başlayabilirmiş. “Hangi kalemi tercih edersiniz acaba? Muhasebe ağırdır. Sizi Kavânin’e verelim.” Ayrıca Sultan Hanımefendi Hazretleri’nin ‘mübarek ellerinden, mübarek eteklerinden öptüğünü’ iletmesini istirham eder delikanlıdan.
Kanunlar Odası’nda emektar Bican Efendi ile arkadaş oluyor. ‘Kâğıt kesmesini, kamış kalem yontmasını talim eder’. Kâtip olmanın birinci şartı buymuş. İkinci şart, horultusu Nazır Paşa’yla müsavi Başkâtip Bey’i rahatsız etmemek. Zat-ı muhterem ‘hep uyur ve uyurken çalışırmış’. İlk günün ‘baba nasihati’; “İşinden katiyen başını ayırmayacaksın. Bir gözünü kör, bir kulağını sağır edeceksin. Ve sık sık Padişah Efendimizin ömrüne dua edeceksin. Ondan sonra korkma. Hele arkan da varsa...” Ayrıca ikindi namazı hiç ihmale gelmezmiş. Akşamları Stavro’da ‘mastika çekmek’ de.
Kahramanımız “Artık ben de en kalantor kâtiplerin arasına girebilecek, parmakla gösterilecektim” diyor. Şimdi hayatta tek eksiği kalmış. Kendisinin babası, Nazlı’nın da annesi olmadığı için ‘istemeye’ Dürri Hoca’nın gitmesine karar verilir. Bunu Nazlı’ya müjdelemeye geldiğinde heyhat! Yalı bomboştu. ‘Padişahımızın emriyle, bir gecede apar topar sürülmüşler’. Allah bilir nereye? Belki Yemen, belki Fizan. Kâhya Faik Coşkun “Allah kahretsin bu hafiyeleri” diyor.
Kâtip; “Dönmezler mi?”
Kâhya; “İlahi evlat! Sizler Padişahın gazabının, sürgün çöllerinin ne olduğunu bilmezsiniz. Hem boşuna dememişler ‘giden gelmiyor’ diye.”
İki yıl sonrası. ‘Kalem muhitinde kıdemi ve itibarı artmış’. Erbab-ı kalem arasında bir tane. Ayrıca sesi dillere destan. Saray da bile. ‘Sevgisini, aşkını, saadetini elinden alan kara talihi hayatın diğer yollarında yüzüne gülüyor’. Yükselmekte ama ne yazık ki mesut değil. ‘Aşk ümitsiz, ümit aşksız olmaz’. Güzel gözlerinde bir durgunluk, sabırla bekliyor.
Bu günlerin birinde Saray’a çağrılır. Sultan Hanım’ın kendisi için bazı tasavvurları varmış ve bu tasavvurlarını kuvveden fiile çıkarmaya karar vermiş. Saray hanımlarından oluşan saz heyetine hocalık yapmasını ister.
‘Nideyim Sahnı Çemen Seyrini Cânânım Yok’ (Hacı Sâdullah Ağa) ve “Gülyüzlü mâhım rahmeyle şâhım//Çeşmisiyâhım âlemde birsin” (Dede Efendi). Fasıl heyetinden bu şarkıları dinliyoruz.
Haftalar sonra Hanım Sultan tekrar gelir. Yeni bir talebe tanıştıracakmış. Yalnız bu hanım kız, Efendimizin manevi himayesindeymiş. Aynı zamanda Fehim Paşa’nın oğlu Rahmi Bey’le nişanlıymış. “Yeni vazifenizin ehemmiyet ve nezaketini anlamışsınızdır sanırım.” Maazallah en ufak bir dedikodu olursa kahramanımızı Fehim Paşa’nın şerrinden Sultan Hanım bile kurtaramazmış.
Tahmin edileceği gibi yeni talebe Nazlı’dan başkası değil. Babası, ortada bir yanlışlık olduğunu anlaşılınca Padişah Efendimiz tarafından affedilmiş. Ama ömrü vefa etmemiş zavallının. Kızcağız da verilen ferman ile Fehim Paşa’nın gelini olacakmış. Ağlamadığı an ve derdini bölüşeceği Gülizar’dan başka kimsesi yok. Sonraki kısa bir sahnede Rahmi’nin ne zalim olduğunu görüyoruz. Haremdeki kızlara, bahçeden meyve koparıp veren birini acımazsızca kamçılatıyordu.
Sevdiği, başka bir erkeğin nişanlısı olarak karşısına çıkacak ve Kâtibimiz yedi kat yabancı gibi O’na musiki dersi verecek. Olacak şey mi? Nazlı da “Padişah Efendimizin lütfuymuş. Olmaz olsun böyle lütuf” deyip duruyor. Ama bağırlarına taş basıp sabrederler.
‘Niçin A Sevdiğim Niçin’ (Nikoğos Ağa) ve ‘Ey Büt-i Nev-Eda’ (Dede Efendi). Beraber söyledikleri iki Hicaz eserde Sezer Güvenirgil kendi sesini kullanmış ve çok başarılı.
Kısa sürede Saray dedikodu ile çalkalandığı için meşk sona eriyor.
Nazlı ile konuşmak isteyen Kâtip, konağa gizlice girmeye kalkınca olanlar olur. Doğru Yedikule Zindanları. Rahmi’nin “Buradan çekip gidersen bu işi unutur iki de kıdem verdiririm sana” teklifini kabul etmiyor. Sonuç 16 kamçı. Memuriyet artık bir hayal.
Buluşmalarına yardımcı olan Gülizar’ı da ‘günlerce dövüp kovmuşlar’.
‘Eski’ Kâtip iyileştikten sonra, Dürri Hoca’nın izni ile Agopyan Efendi’nin tiyatrosunda şarkıcılık yapmaya başlar. Alın terinin kirlisi olmazmış. Beyaz kâğıt üzerine mürekkep dizmek neyse güzel bir sesle ruhlara teselli sunmak da oymuş. “İyisini yap da ne yaparsan yap.”
Siyah saçlı Suzan Avcı’nın (Mürvet Sim’in sesiyle) söylediği kantonun ardından sahnedeydi. Filmle aynı adlı Nihavend türküyü söylerken ilginç bir şey var. Yine TRT 1 ve Kanal 6’daki gösterimlerde ‘Vur Davula Tokmağı’ (1975) filminden toplam 45 saniyelik ‘parça’ eklenmiş. Mürvet Sim, Cevat Kurtuluş ve Emel Özden sinemadaki yerlerine oturuyorlar. Yer göstericinin el feneri ve kol saati 19. yüzyıl ile ‘tam uyum içinde(!)’.
Sonraki bir gün Gülizar da tiyatroya katılır. Müslüman kızların ‘kantoya çıkması yasak olduğu için’ adını Araksi olarak değiştirmiş. Ama durum kısa sürede anlaşılır ve zaptiyeler tarafından götürülür. Neyse ki Hanım Sultan affedip himayesine alıyor.
Dürri Hoca’nın aracı olmasıyla da kahramanımıza müjdeli haberler var. Saray’dan çağırmışlar.
“Evvel benim nazlı yârim//Severim kimseler bilmez.” Büyük bir salonda Padişahımıza, Şakir Ağa’nın Müstear şarkısını söyler. Zatı Şahaneleri irade buyurmuşlar Başkâtip rütbesiyle memuriyete devam edebilecekmiş. Üstelik Hümayun Saz Heyeti’ne hanende ve muallim ‘nasbedilmiş’. Asıl önemlisini Nazlı’sını getiren Hanım Sultan söylüyor; “Bu hanım kızımız da talebeniz olmakta devam edecektir. Hem talebeniz hem de Padişah Efendimizin izniyle müstakbel zevceniz.”
Hiçbir şeyle teselli bulamadıkları uykusuz geceler artık sona ermiş.

Kâtip’in gerçek hayatı biraz farklı. Perihan Çakıroğlu’nun anlattıklarına göre Üsküdar Adliye Başkâtibi olan Aziz Bey sevilen ve törenlerde aranan bir kişi. Damat seçiminde ‘kâtip modası’ başlatmış. Kız istemeye giden anneler “Benim oğlum kâtip” dediler mi akan sular dururmuş. “Üsküdar’a Giderken” türküsünün kendisi için yazıldığı söylenir. 17 kez evlenmesi bir nüfus patlaması yaşattığını düşündürdü ama sadece bir oğlu olmuş. Belki de dönemin anlayışına uygun olarak kızları saymamışlardır. Hızlı yaşamı 56 yaşındayken sona ermiş. Namı bir Üsküdar sokağında ve şarkısında yaşıyor.

Kitap daha da farklı. Önce Nazikeda’yı tanıyoruz. İlk izdivacını babasının ısrarı ile daha 20 yaşındayken ikinci Mahmut’un Esvapçıbaşlarından birinin torunu ile yapmış. 50 yaşındaki kocasıyla hayatının 10 yılını tüketmiş. Bu izdivaçtan tek kazancı ‘büyük bir miras’. Annesinin ısrarıyla yaptığı ikinci evlilik ‘sivil bir paşanın oğlu’ ile. Bundan da boşanarak ‘kurtulmuş’.
Kahramanımızın adı ise Semih. Hümayunda küçük bir kâtip. Güzel sesi ve yüzüyle hanımların rüyalarını süslüyor. Gülfidan’la evli ve Ayşe adında bir kızı var.
Nazikeda, ‘asaletin timsali mevki değil ruhtur’ deyişindeki gibi Kâtip’e âşık olmuş. İkinci karısı olmaya bile razı. Semih de O’nu çok sevmiş. Ancak söylentilerden bunalan zavallı kadın yaşamından oluyor.
“Kâtip benim ben kâtibin el ne karışır.” Oysa ‘el karışmış, yakınlar karışmış’. Ve yıllar sonrasına, aşklarının tanığı, Kayıkçı Ali’nin yazdığı türkü kalmış.


‘Saba Makamında Ney Taksimi’.
“Mektebe gidemeyen küçüklerin derslerine yardım ediyor, askerdeki evlatlara mektup, hükümet kapısında işi olanlara istida yazıyor ve bazen de bağrı yanık anaların gönüllerine su serpmek için hudut boylarında, Yemen çöllerinde can vermiş mübarek vatan şehitlerinin ruhuna Allah rızası için mevlit (Zeki Müren’in söyleyişiyle ‘mevlut’) okuyor, bütün kalbimle, bütün kalbimle dua ediyordum.”
‘Mektebe gidemeyen küçüklerin’ hangi derslerine yardım ettiğini anlayamadık. Ayrıca değil ‘hükümet kapısında işi olan’ mahalleli, daha kendisi için yazdığı istidalara bile sonuç alamamıştı.
(Yazan: Murat Çelenligil)

Ekip

Kurgu Korhan Yurtsever (Kurgu)
Kostüm Tasarım Yalçın Say (Kostüm Tasarım)
Melahat Altun (Kostüm Tasarım)
Yapım Ekibi Arif Eriş (Yapım Amiri)
Yönetmen Ekibi Zuhal Üstüntaş (Yönetmen Yardımcısı)
Zühal Er (Reji Ekibi)
Kamera Ekibi Çetin Tunca (Kamera Asistanı)
Post-Prodüksiyon Hikmet Kuyucu (Negatif Kurgu)
Turgut Ören (Renk Düzenleme)
Zihniye Ören (Renk Düzenleme)
Işık Ekibi Mazhar Eröz (Işık Şefi)
Sanat Ekibi Stavro Yuanidis (Kostüm Ekibi)
Makyaj Ekibi Zeki Alpan (Makyaj)
Ses Ekibi Sadettin Erbil (Dublaj Kayıt)
Hayri Esen (Dublaj Kayıt)
Adrina Muradyan (Senkron)
Müzik ekibi Zeki Müren (Müzik Yönetmeni)
Seslendirme Lami Kamil (Seslendirme Yönetmeni)

Firmalar

Hisar Film (Yapım)
Birsel Film (Firma)
Saner Film (Film Hazırlık)
Ses Film (Seslendirme)

Son Yorumlar (12)

moonskin 14 Temmuz 2015 03:15:36

9

Katip in çocukluğunu küçük oyuncu Tuncay Torun canlandırmıştır..

performer avatar performer 30 Eylül 2012 13:58:26

8

aynen bende çok beğendim.

yıldıztepe avatar yıldıztepe 11 Ağustos 2012 23:53:29

10

Çok güzel bir film..

iş314 16 Nisan 2012 02:43:04

Türk sinemasındaki tarihi filmlerin en iyisidir. Hatta doğru düzgün tek tarihi filmdir. Niçin en iyi tarihi filmdir. Çünkü;1.En mühimi, konuşmalar osmanlıcadır. Cumhuriyet sonrası icad edilmiş bir tek kelime bu filimde yakalayamadım.2. Kadın kıyafetl eri diğer film ve dizilerdeki gibi tuhaf şekilde değil, o zaman ki insanların giydiği gibidir. 3. O zamanın kültürünü teferruatlarıyla çok iyi anlatır.4. Filmi yapanların seyirciye ideolojik bir mesaj verme gayreti yoktur.

bilgesin avatar bilgesin 23 Temmuz 2011 14:52:07

Ben bir filmi izlerken, açılara ve ışığa çok dikkat ederim. Televizyonda geçen gün izledim. Renklendirme yeniden yapılmış galiba. Ama Çekim, Açılar ve Işık beni mest etti. 'Kim bu filmin yönetmeni?' dedim, ama 'Çok bildik profesyonel bir yönetmen' de dim. Sinematürk'e baktım. Ülkü Erakalın yönetmen. 'Tabi ki yaa, başka kim olur?' dedim. Fakat o filmi çektiğinde Ülkü Erakalın genç bir yönetmenmiş. Şimdi ki yönetmenler bu filmi görerek izlesinler de ders alsınlar biraz. Ellerine sağlık Sayın Ülkü Hocam.

t_rex avatar t_rex 12 Mayıs 2011 14:48:05

maalesef ben bütün yorumlar kadar olumlu yaklaşmıcam.senaryo zayıf. dönem filmlerine ilgim var ama bu filmi beğenemedim.ertem göreç projeyi üstlense eminim harika bir şey ortaya çıkardı. zeki müren seçimi çok yanlış.filmin görselliği başarısız. aslın da ülkü erakalının filmleri güzel olur ama bu film olmamış. bu arada zeki mürenin yorumladığı bir eser  harika.

Yandex.Metrica