Samanyolu

8,40

( 10 kişi yorum yaptı )

Samanyolu

Sinema Filmi

1959

‘Moonlight Serenade’ (1939) (Glenn Miller / Mitchell Parish). Bir yaz gecesi Büyükdere’deki Yalı. ‘Denizin üstünde koşuşan silik ışık parçaları ve adeta birbirinin manevi varlığında eriyen’ âşıklar.
Zülâl; “Niye öyle bakıyorsun gözlerime?”
Nejat; “Orda yıldızları seyrediyorum. Göğün bütün ışıkları içlerinde parlıyor.”
Zülâl; “Samanyolu’nu da görüyor musun?”
Nejat; “Evet, saadet ülkesine doğru uzanıyor. Biz de oraya gidelim mi Zülâl?”
Zülâl; “Bu yolculuğu geciktirdik Nejat.”
Nejat; “Evet ama yetişmek gene senin elinde.”


‘Hayatta her şeyi yarım bıraktıran bir tutkunun’ (Samanyolu–1940/41) (Kerime Nadir) (İNKILÂP ve AKA Kitabevleri) (17. Baskı–1977) siyah beyaz Yeşilçam uyarlaması.
“Ben şımarık bir kızdım. Gerçek sevginin, gerçek dostluğun ve gerçek mutluluğun ne olduğunu bilmeyen bir kız… Nejat sen bu şımarık ve densiz kızı sevdin. Uğruna ziyan olmayı seve seve kabullendin (sf.197).”
Kahramanımız 22 yaşında. Sevimli, kibar, yakışıklı olmakla beraber meteliksiz bir genç. ‘Kendini bildiği tarihten beri’ teyzekızı Zülâl’e sevdalı. “Yaşımla beraber artan bir muhabbetle ona bağlanmakta idim.” Ancak bunu itiraf etmek gücüne gidiyor. Hep yalnız, hep mahzun. “Pencerenin önünde oturur, yaz gecelerinin tatlı rüzgârlarını ciğerime doldurarak ağlar, evet ağlardım.” Annesi doğum sırasında ‘rahmetli’ olmuş. Tekrar evlenen babasının ilgisizliği de eklenmiş bunların üzerine. Yaşlı adam bir çiftlikte (romanda üvey anne Nedime Hanım’ın Beşiktaş’taki evinde) kalıyor.
12 ve 9 yaşındaki üvey kız kardeşler de (adları Nebahat ve Mükerrem-kitapta Nükhet) orada.
Delikanlı, teyzesinin yanında bir sığıntı gibi. Fransız okulundaki tahsili hastalık (romanda ‘tifo’) nedeniyle 5. yılda yarım kalmış. Musikiye ilgisi var. Gayet güzel mandolin (romanda ut) çalıyormuş. Zülâl’in arkadaşı Şükran’a “Sizlerin gözünde utun ne anlama geldiğini bilirim” gibi bir şeyler demişti. Alaturka müziğe dudak büken bu kolejli kızlara kırık, hazin nameler dinletmek gülünç olmak demekmiş. (Kitapta, akrabadan Rayegân Hanım’ın ısrarı ile çalıp söyler. “Mızrabınız çok güzel” diye övgü alıyor). Filmde, mandolinin tellerine sadece ‘koparmak için’ dokunmuştu. Diğer yandan ‘gece gündüz eline geçirdiği ve yaşıyla uygun olmayan ciddi eserleri doymak bilmez bir açlıkla okuyor’. O kadar ki ‘teyzesi bunlara yorduğu kafasını neden derslere vermediğini’ sormuş.
Aklı fikri Zülâl’de. “Sana ait olmayan sözler, sensiz çevreler ruhumu boğuyor bana azap veriyordu.” Hislerinin mahsulü en güzel şiirleri O’na ithaf ettiğini bilmeyen kalmamış.
Genç kız ise bundan habersiz. “Hayatımda oynadığı rolden haberi yoktu.” Daha doğrusu öyle davranıyor. Yakınlığı, şimdilik, ‘bir kardeş muhabbetiyle’. “Aşkla, asla!” diyor. Zaten amacı ‘zengin bir izdivaç’ yapmak. On tane gönlü olsa böyle parasız ve diplomasız bir gence bir tanesini bile vermezmiş. “Ben, ancak, kültürü yüksek, mevkii mükemmel olan, yakışıklı bir erkekle evlenebilirim.” Garip bir huyu var. Beğendiği, sevdiği şeyi incitmekten hoşlanıyor. “En fazla sevdikleri, mutlaka en fazla cefa çektirdikleridir (sf. 120).” Fakat hiç kimse ‘birisi’ kadar cefasını çekmedi.
Genç kız ilkbahar güzelliğinde. İki sene piyano dersi almış. Bu konu filmde yok. ‘Hiç koku sürmez fakat daima teninden sızan bir bahar kokusu taşırmış’. Muziplikten çok hoşlanıyor. “Benim alaylarımı ciddiye alıyorsun da ciddi konuşmalarımı alay sanıyorsun” demişti Nejat’a.
‘Askerlik Şubesi’ne çağrıldığı gün hem sevinç hem de kederi yaşar kahramanımız. Bir süreliğine de olsa sığıntı yaşamaktan kurtulacağı için seviniyor ama Zülâl’den uzak kalacağı için üzüntülü.
Tuzla’da iki yıl süren vatan görevinden sonra tekrar teyzesinin yanına gelmiş. Daha ilk haftasında işsiz güçsüzlüğü anımsatılır. “Bir şeyler yapman lazım. Daima böyle boş oturacak değilsin ya” demişti Zülâl kahkahalar atarak. “Yüzüme çarptığın ‘hiç’liğim.” Başka bir zaman da bunu telafiye çalışır; “Ne yapayım, ben seni üzmekten zevk alıyorum.”
İş aramakla geçen günler. Galata Köprüsü’nde okuldan ‘çapkın’ bir arkadaşıyla karşılaşır. Namık Arel, dört yıldır Amerika’daymış. Michigan Üniversitesi’nin teknik bölümünde ‘mühendislik tahsil etmiş’. Sekiz aydır da İzmir’de kurulacak motor (O ‘motör’ diyor) fabrikasında vazifeli. ‘Dolgun maaş, mükemmel avantajlar’. Nejat’taki sıkıntıyı sezmiş. “Nen var söyle bana.”
1 Numaralı Si-bemol minör, Op. 23, Piyano Konçertosu’nu (1875) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky) Freddy Martin ve Orkestrası’ndan (1941) (Tonight We Love) dinlediğimiz çayevi (romanda ‘muhallebici’). Eniştesinin müdür olduğu şirkette münasip bir iş bulabileceğini söylüyor.
O günlerde üvey anneden bir telgraf gelir. Babası ağır hastaymış. Gittiğinde 10 gün önce öldüğünü öğrenir. (Romanda, ‘humma’ hastalığı Onları ayırana kadar, biraz konuşabilecek vakitleri oluyor). ‘Rahmetli’ çok evvelden çiftliğin tapusunu Nedime Hanım’ın üzerine yaptığı için ‘bir karış toprağa bile sahip olamayacakmış’. Üstelik azarlanır; “Musibet! Çek arabanı burdan.” Kardeşlerinin “Bizim hatırımız için kal” diye yalvarmaları da boşuna. ‘Kovulmuş insanlar kovuldukları yerde huzur içinde yaşayamazlar’. Hele üvey anne tarafından kovulmuşlarsa.
Döndüğünde bir iyi bir de kötü haber bekliyordu kendisini. İyi olanı, Namık bir iş bulmuş; Kötü olanı ise Zülâl’in güzelliğini görmüş. ‘Güneş çarpmış gibi’. “Fevkalade bir kız doğrusu” diyor.
Sonra, Nejat’ı Mordal Şirketi’nde santral memuru olarak görüyoruz. Bu sahnedeki melodi ‘Rhapsody in Blue’ (1924) (George Gershwin).
Yeni işini kutlamaya gittikleri Lokal’de dünyası kararır; Namık, Zülâl’le evlenmek istiyor. Üstelik Nejat bu konuda yardım etmeliymiş. Bir türlü “Al işini başına çal” diyemez bizimki. ‘İzdivaç teklifini’ genç kıza yazmasına karar verirler.
‘Do minör 2 Numaralı Piyano Konçertosu, Op. 18: I. Moderato’ (1900/1901) (Sergei Rachmaninoff). Zülâl, postacının getirdiği mektubu okurken Nejat ‘manen çökmüş bir insan gibiydi’. Teyzesinin sorularına verdiği yanıtlar ‘biraz gevşek’.
‘Tango Tzigane Jalousie’ (1925) (Jacob Gade). Nişan bu melodiyle başlıyor. Yüzük takılması enişte Memduh Alpar’ın kısa bir söylevi ile. Ardından Napoliten şarkı ‘Torna a Surriento’yu (1902) (Ernesto De Curtis) Türkçe sözlerle dinliyoruz; “Kalbimi sana verdim ben//Kucağında uçuşurken//Hep ufuklar tutuşurken//Seni gördüm ben seni.”
Herkes çok mutlu ama Nejat perişan. Omuzları düşük, gönlü yaralı. Büsbütün ortadan silinse, yok olsa. “Bir saadet bazen de bir bahtsızlığın sebebi oluyordu (sf. 59).” Aslında sevinçli bir şey de sonradan mutsuz edebiliyor. Nejat’ın elini koparırcasına sıkan Namık yıllar sonra ‘bu izdivaçtan beklediğini bulamadığını’ söyleyecektir. İnsanlar tuttukları yanlış yolu ‘çabuk idrak etselerdi’ yeryüzünde ıstırabın manası kalmazdı. Nişan “Meşum bir tarih oluyordu.” Şimdi Nejat’a ve geçen zamanla nişanlılara. “İstiyordum ki her şey çabuk bitsin, ne olacaksa hemen olsun.” (Dans sahnesinde filmin bir sürprizi var; Neşe içindeki gençlerden biri, 1963 Ses Sinema Yıldızı Yarışması finalisti Nejat Çetinok). Gönlü yaralı kahramanımızın o gece parmakları da zedelenir.
‘La Muette de Portici (Masaniello): Overture’ (1828) (Daniel Auber). Mandolin çalması için ısrar eden Zülâl’e kızıp telleri koparıyor. Sonra da kırıyor. Yine şanslı sayılır, romandaki gibi ut çalsaydı 8 değil 11 telle uğraşmak zorunda kalacaktı.
Toplantı sonrası, genç kızın odasında öpüşmekten tokatlamaya uzanan bir beraberlikleri var. Yalı’yı terk edip Yurt Otel’de kalacaktır delikanlı.
Nejat; “Seni yıllardan beri çıldırasıya seviyorum. Bu sevginin acılarına o kadar alıştım ki onlar benim bir parçam oldu.”
Zülâl; “Biliyorum Nejat… Yeryüzünde sevildiğini anlamayan hiçbir kadın yoktur.”
Ama ‘kendi sevgisini anlaması’, delikanlının ‘eserleri kapışılan ünlü bir yazar’ olmasından sonra.
Nişan davetlilerinden ‘kıymetli edibimiz’ Yaver Süha Bey, delikanlının şiir ve hikâyelerini beğenmiş. Bir dergide yayınlanmasını sağlar.
‘Fındıkkıran Bale Süiti, Op. 71; 2. Perde-No.12 c; Çay-Çin Dansı’ (1892) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky). ‘Samanyolu’ kitabı basılıyor. Herkes İnkılâp Kitabevi’nin önünde sıra olmuş. Kapaktan, kahramanımızın soyadını öğreniyoruz: Ozan.
Düğünü izleyen günlerde “Ben, ben değildim artık” diyor. Kabuğundan çıkmış, şaşkın ve acemi bir böcek gibiydi. Yeni evliler İzmir’e gidiyorlar. “Bu felaketin beni öldürmeyişine şaşıyorum. Tanrım, insanlara verdiğin tahammül gücü meğer ne sonsuzmuş (sf. 115).”
6 yıl sonra. Çocukları Erol bile Namık’ı tam olarak evine bağlayamamış. Hâlâ çapkın. Hep bitmez tükenmez ‘iş gezileri’nde(!). İstanbul’a yerleşmeye karar vermiş. Ailesini getirmesini Nejat’tan rica eder. Kendisi o denli meşgul(!).
“İzmir’in Kavakları” ve “Şu Dalma’dan Geçtin mi”. Yolculuk hazırlığı yerine Efes’te dolaşırken görüyoruz kahramanlarımızı.
İstanbul’da durum pek farklı değil. Namık eve uğramıyor. Hep işi(!) var. Nejat’a, esnaf kılıklı bir çocukla haber gönderir. ‘Gri elbisesinin iç cebindeki mektupları saklamasını’ ister. Bu ihtiyatsızlıkla saadeti mahvolabilirmiş. ‘Gardıropta yakalanma’ sahnesi komik ama sonrası Nejat için can sıkıcı. Zülâl’in aldatıldığını anlamış. ‘O şıllığa haddini bildirmek için’ mektuplardaki adrese gider. Meğer Namık’ın sevgilisi üvey kardeş Nebahat’mış. Yedi tokat atar. Oradan ayrıldıktan sonra genç kız “Bu hayatı istemiyorum anne, istemiyorum” diye ağlıyordu.
Epeyce direnen Nejat ve Zülâl sonunda sevgilerini söylüyorlar birbirlerine. Geçmişi unutup kaybettikleri şeyleri yeniden kazanmaya çalışacaklar. Kararları, şimdilik, böyle. “ Candan sevilmenin kıymetini geç anladım. Ne kadar pişman olduğumu bilemezsin” diyor genç kadın. Yeni, yepyeni bir hayata başlayacaklar.
“Yüzün pembe güllerden sesin bülbülden güzel//Ey benim servi boylum gözünden öpeyim gel.” (Arif Sami Toker / Fuat Edip Bakşi). Ama ‘aşkları ne kadar büyük olursa olsun bir yuvayı yıkıp onun üzerine saadet yapısı kurulamaz’ düşüncesi aralarında bir duvar gibiydi. Nejat çok düşünmüş, yapamayacakmış. “Böyle bir vicdansızlığı yapmamız doğru değil” diyor telefonda.
‘Caravan’ (1937) (Juan Tizol / Irving Mills) melodisi olan Bar. Kederini alkolle gidermeye çalışırken sevdiğinin bir deniz kazasında (filmde sağ romanda sol) şakağından yaralandığını öğrenir. Namık onları birbirlerine sarılmış halde görünce olanlar oluyor. Nejat’ı sol kolundan yaralayıp kendini öldürür. Şakağına bir kurşun sıkmış. Romandakinin ölüm nedeni ise ‘kalp kifayetsizliği’.
Kahramanımız 10 gün hastanede yatar. Bu arada Didar’dan gelen mektupta, geçmiş olsun dileğinden sonra “Zavallı Zülâl, Allah başka acı vermesin” yazıyordu. ‘Kâinat başına yıkılır’. Sevdiğini ‘öldü’ zannediyor.
‘Les Feuilles Mortales (Autumn Leaves)’ (1945) (Joseph Kosma). Tam iyileşmeden hastaneden çıkar. Yalıya gelmiş.”Allahım, niçin O’nu bana çok gördün” diye ağlarken karşısında bulur Zülâl’i. Ölenin Namık olduğunu öğreniyor.
Hastanedeki günlerde aramamasının izahı farklı. Romanda “Darılma, öyle hasta ve bitkindim ki”; Filmde “Her gün aradım. Ama heyecanlanmaman için doktora ‘teyzesiyim’ dedim” şeklinde.
Filmin sonunda berrak bir eylül günü bitmek üzere. ‘Kırlar erguvan rengine boyanmış, dağlar alacalanmış’. Yeryüzü simsiyah bir geceye gömülüyor.
‘Stardust’ (1927/29) (Hoagy Carmichael / Mitchell Parish).
Nejat; “Bak bu gece Samanyolu ne kadar parlak.”
Zülâl; “Saadet bize öyle güzel kanatlar taktı ki biz artık ona erişebiliriz.”


Akademi ödüllü ‘Three Coins in the Fountain’ (1954) (Jule Styne / Sammy Cahn). “Işığını gördüm de” diyerek delikanlının odasına gelmiş. Aslında kendisi ‘ışık gibi’.
Zülâl; “Romanına niçin Samanyolu ismini verdin?”
Nejat; “Bak orda, gökyüzünde sayısız yıldızlardan meydana gelmiş beyaz enli bir şerit uzanıyor… İşte o Samanyolu’dur. Sevenleri hayali bir saadete ulaştırdığı için kitabıma bu ismi verdim.”
(Yazan: Murat Çelenligil)


11.11.1959 çarşamba Beyoğlu Lüks sinemasında suare de gösterime girmiş. Zafer ALGAN

Künye

Yönetmen Nevzat Pesen
Senaryo
Yapımcı Nevzat Pesen
Müzik Rauf Tözüm
Görüntü Yönetmeni Menasi Filmeridis
Eser
Süre 98 dk
Tür Dram, Duygusal
Özellikler Siyah Beyaz
Ülke Türkiye
Etiketler Aşk, İntihar, İstanbul, İzmir, Kıskançlık, Daha Fazlası

Ekip

Kamera Ekibi Nedim Akanlar (Kamera Asistanı)
Post-Prodüksiyon Sedat Tuncel (Laboratuar Şefi)
Işık Ekibi Fehmi Eryılmaz (Işık Şefi)
Ses Ekibi Rauf Tözüm (Ses Kayıt)
Turgut İnangiray (Senkron)
Tasarım Kemal Borteçin (Afiş)

Firmalar

Pesen Film (Yapım)
Apa Ofset Basımevi (Afiş Baskı)
Erman Film (Film Hazırlık)
Erman Film (Seslendirme)

Son Yorumlar (10)

mncelik 02 Ağustos 2015 20:39:58

Belgin Doruk anlatıyor:
''Adım artık zirvedeydi. Filmlerim çok iş yapıyor, setten sete koşuyordum. Bir gün Nevzat Pesen'den Muazzez Tahsin'in ünlü eseri Samanyolu için öneri geldi. Filmin erkek oyuncusu ise uzun boylu mavi gözlü, sarışın bugüne kadar bir iki filmde oynamış olan Göksel Arsoy adında bir gençti... Kireçburnu'nda bahçe içinde eski bir yalıda çekimlere başlandı. Ben şımarık kolejli kız Zülal, Göksel ise içine dönük teyze oğlu... Nevzat (Pesen) film çekimi sırasında konsantre olalım diye klasik plaklar çalan, heyecandan da yüzü kıpkırmızı olan utangaç biriydi. Neriman Köksal'a da çok âşıktı ve birlikte oturuyorlardı, işleri bozulunca onuruna yediremedi ve bürosunun penceresinden atlayarak intihar etti... Ne acı bir son değil mi ?...Zaten Yeşilçam'da sonu parlak kaç kişi vardır ki? Samanyolu inanılmaz bir iş yaptı. Filmi bir gören bir daha görmek için sinemaya gitti. Böylece sinemamızda romantik aşk filmleri dönemi de başlamış oldu. Göksel ile müthiş bir ikili olmuştuk. "Satın Alınan Adam", "Zavallı Necdet", "Bülbül Yuvası", "Evcilik Oyunu" o bir dönem filmlerimiz. Çevremizde bir hayran seli oluştu. Harici sahnelerin çekiminde halkın hücumuna uğruyorduk. Arabalarımızı havaya kaldırıyorlar, bize dokunmak için birbirlerini çiğniyorlardı. Çoğu kez bir halat geriyor içinde oynuyorduk ve bizi polis koruyordu. Seyirci ile böylesine kucaklaşmak müthiş bir duygu. TV de yoktu ve seyirciyi iyice sinemaya bağlamıştık. Ancak bu aniden gelen şöhret Göksel'in başını döndürdü. Başladı adım önce yazılacak, fiyatım iki misli olacak, şu koşullar olursa çalışırım demeye... Zaten aramızda da öyle sıcak bir arkadaşlık asla olmadı. Bir Ayhan, bir Sadri ile çalışmaktan aldığım zevki ne yazık ki Göksel'den alamadım.... Hayran kitlesine bakıp bakıp böbürleniyor ve "işte benim tebam. Ben ne istersem yaparlar..." diyordu. Beni bir kalemde silip atmıştı bile. Bütün hikmetin yalnızca kendisinde olduğuna inanıyordu. Elbette bu tavırlar zamanla aramızdaki ilişkiyi iyice mesafelendirdi. O dönemde Ayhan şansını denemek için Hollywood'a gitmiş ancak hayal kırıklığına uğrayıp dönmüştü ve meydan iyice Göksel'e kalmıştı... Ama ne yazık ki Göksel bu boşluğu dolduracak kadar mütevazı değildi, sıcak değildi. "Küçük Hanım" filmlerinde oynamayı da istemedi. Filmleri, rolünü konuyu küçümsedi... Ve bence şanını ve şöhretini kendi elleriyle yeniden Ayhan'a devretti. Hiç unutmuyorum bu filmlerde Ayhan'ın oynayacağını duyunca 'öyle sert bir erkek tipinden bu karakter olmaz. Çok yanlış bir iş yapmışsınız' diye de bizi eleştirmişti...''

Kleberson avatar Kleberson 02 Haziran 2015 16:34:58

10

iyi bir film göksel arsoy ve belgin doruk cok iyiydi

benimsinema avatar benimsinema 18 Ağustos 2013 13:46:12

7

ben hülya kocyigit ve ediz hunlu olani daha cok seviyorum,,, her ikisinin arasinda biraz degisiklik var elbette... bu film sanki biraz daha agir gibi geldi... ama yinede izlenmeye deger klasik türk filmlerinden biri bence

hakansamsun avatar hakansamsun 11 Ağustos 2012 14:18:01

10

şahane ötesi bir aşk filmi...

sevgi ışığı avatar sevgi ışığı 07 Eylül 2009 22:49:09

10

Belgin Doruk-Göksel Arsoy İkilisinin en sevdiğim filmi.Sevdiği kişileri bile üzmekten çekinmeyen sırf inat olsun diye evlilik yapan ama daha sonra pişman olan Zülal ile Nejat'ın hikayesi..Kenan Pars ikinci adam rolünde ama benim için başrol oynayacak kadar etkileyici bir aktör.

performer avatar performer 05 Temmuz 2009 11:22:07

bir aşk filmi. 50 yıl önce çekilmiş. bu yüzden fazla kusur bulmamak lazım.

Yandex.Metrica