Yeni Site Hakkındaki Yorumlarınızı
Bize Bildirin!

Sürgün

Sürgün

8,82

(4 kişi yorum yaptı)

2012-07-31 16:31:59 30 Aralık 1951 1 Saat 19 Dk Dram Duygusal Dram, Duygusal

Yönetmen: Orhon M. Arıburnu Orhon M. Arıburnu

Ülke: türkiye

Oyuncular: Muazzez Arçay, Adil Güldürücü, Neşet Berküren, Necmi Oy, Mualla Sürer, Feridun Çölgeçen, Muharrem Gürses, Renan Fosforoğlu, Ercüment Behzat Lav, İhsan Evrim Devamını Gör...

Konusu : ‘The Warsaw Concerto’ (Richard Addinsell). ‘Dangerous Moonlight’ın (1941) melodisi. Sevgilerini söyleyemeyen âşıklar. Suzidil; “Son defa çamaşırlarınızı kendi ellerimle ütüledim, Efendim.” Hilmi; “Aralarına ‘lavanta çiçeği’ de koydun mu?” Suzidil; “…” Hilmi; “Demek bu akşam yolculuk muhakkak öyle mi Suzidil?” Suzidil; “Evet, maalesef öyle. Elden ne gelir.” Hilmi; “Bu benim için ayrı bir sürgünlük olacak. (Köstekli cep saatini vererek) Ara sıra beni hatırlaman için.” Suzidil; “Sizi hiçbir zaman unutmayacağım ki.” Hilmi; “Üzülme, günün birinde affolunursam her şey düzelir. Vatana beraber döneriz.” Suzidil; “Ne iyisiniz. Sizi daima bekleyeceğim. Bütün ömrümce bekleyeceğim.” Aynı adlı romanın (1941) (Refik Halid) (‘Karay’ soyadı kullanılmamış) (Birinci basım-Semih Lûtfi Kitabevi) siyah beyaz Yeşilçam uyarlaması. ‘Finlandia’ (İlk bir buçuk dakikası) (1899) (Jean Sibelius). Jenerikteki senfonik şiirden sonra fırtınalı Akdeniz’de yol almaya çalışan döküntü bir gemi. Yazar “Kereste yüklü, şilep bozması, küçük, köhne vapur” demiş (sf. 7). Çocuk ağlamaları, dualar. ‘Hudut harici edilen yüzbaşı mütekaidi Hilmi Bey’ de orada. “Kim bu yolcu?” “(Kısık bir sesle) Sürgün!” ‘50’sine basmış ancak 40 yaşında görünüyor. Hâlâ yakışıklı, sapasağlam, itimat telkin edici bir adam. Kırçıl, dağınık, yumuşak bıyıkları ve mermer gibi dişleri, altın sarısı, hilesiz gözleri var (sf. 11).’ ‘Night on Bald Mountain’ın (1886) (Modest Mussorgsky) başlangıcındaki 15 saniye. Kurtuluş Savaşı sonrasında ‘ihaneti vataniye’ nedeniyle rütbeleri sökülmüştü. ‘Rahmetli’ karısının bunları görmemiş olması bir teselli. Kızı Seher’in Dârülmuallimât’ı (sonradan adı ‘Kız Öğretmen Okulu’ oldu) bitirmesine iki yıl var. Ne yapsın, biricik çocuğunu Dadı Kalfa’ya emanet ederek doğru ‘sürgün’e. “Çıkacağı iskele Beyrut ama gideceği yeri Allah bilir.” (Roman biraz farklı. Kahramanımızın ‘muhaliflik ve vatana ihanet’ gibi bir durumu yok. Karısı Tevhide henüz sağ. ‘Hudut harici’ edilişi ‘şahsi bir kin yüzünden’. ‘Sivas’ta iken, bir sohbet sırasında Hz. Meryem’in nasıl hamile kaldığı konusunda polis komiseri ile atışmışlar’. Komiser sonradan ‘nüfuz kesbedince hıncını bu şekilde alıyor (sf. 12)’. Aylardan Şubat. Orhon M. Arıburnu, güvertedeki konuşmalar için 1950 yılında yazdığı ‘Düşmeye Dair’ adlı şiirini kullanmış. Her dizeyi farklı bir yolcu, sonuncu ve en çarpıcı olanı Hilmi Bey söylüyor; “Meyveler ballandıkça düşer//Yapraklar kuruyunca//Yavru kuş uçmayı şaşırınca düşer//Yıldızlar da düşer//İnsanlar da düşer.” Yolculuk bitmiş. Cepte 16 lira, elde bir bavul. ‘Beyrouth Palace Hotel’e yerleşir. Çok değil birkaç gün içinde “Fulus mafi, otel mafi. Ruh” diye bavulu ile sokağa atılıyor. “Bir ümit noktası vardı: Kendisinden önce memleketten kaçıp buralara gelmiş birine rasgelmek (sf.10).” Seyyar gazoz satıcısı Çopur Apti olur bu kişi. Dili damağı kuruduğu bir gün son kuruşunu vererek içecek aldığında karşılaşırlar. ‘İstanbul’da iken sohbetine, mesleğine (Hürriyet ve İtilafçı, muhalif bir sivil polis), gevezeliğine tahammül edemediği bu münasebetsiz adama gurbette tesadüf etmek, içinde taşkın bir sevinç uyandırdı’. (Romanda ise otelden ‘kovulmak’ yok. Arkadaşı ile karşılaşınca parasını ödeyip ayrılır). “Sen de mi Hilmiciğim. Artık bizimle beraber kalırsın.” Beyrut Müftüsü’nün ‘inayetiyle Enderûn-u Hümâyûn dedikleri metruk bir medresede barınıyorlarmış’; “Harputlu Nuri Hoca, Şair Deli Kenan, Daim Bey ve ‘bendeniz cennet kuşu’ Etyemezli Apti.” Bir tek Nuri Hoca’nın davranışı düşmanca. Kahramanımızın uzanan elini havada bırakıyor. Askerleri sevmezmiş. “Mustafa Kemal de asker, onun için.” Kenan, mersiye ve hicviyeler kaleme alan ‘nev’i şahsına münhasır’ bir şair. Karşılaştığımızda ‘Ali Kemal merhum için yazdığı mersiyenin 1648’inci beytindeydi’. “Sakalı göğsüne kadar uzun, çökkün suratı ortasında iki parlak göz, bet beniz kül gibi. Başında takke, sırtında arabacı kaputu (sf. 19). Hilmi gibi, O da padişahçı değil. Daim Bey ise boğazından başka bir şey düşünmüyor. “Ya baklavacıda, ya da lokantada.” Kenan “Buradan iki cenaze çıkacak. Biri tokluktan Daim, öbürü açlıktan ben” diye şaka yollu takılmıştı. Başka bir seçeneği olmadığından Hilmi de gazoz satıcılığı yapmaya başlar. Üzüntüsünü gören Apti, ‘Hürriyet Kasidesi’ni (Namık Kemal) anımsatıyor; “Yere düşmekle cevher sakıt olmaz kadr-ü kıymetten.” Bu arada mesleğin inceliklerini öğreniriz; “Şişe başına 20 para kâr. Ferah ferah günde 100 şişe satarsın. 50 kuruş eder. Yani bizim paramızla 1,5 lira. 30 (kitapta ‘10’) kuruşunu buz masrafına çıkar, karnın doydu demektir.” Tam o günlerde Şair ölüyor. Nuri Hoca’ya göre “O da bir takım şaşkınlar gibi, sonunda Mustafa Kemal’e inandı. Döneklik etti. Kâfir gitti”. Üstelik bunun için Hilmi’yi suçluyor. Yine yanlış anlaşılma ve bavul yine kapı önünde. ‘Rumeli Karşılaması’. İstanbul’daki Seher’in durumu yürek burkuyor. Dadı Kalfa ölünce önce Ebe Leman’ın sonra da Tiyatrocu Kani’nin eline düşmüş. Güzelliğinden yararlanmak için genç kızı esrara alıştırmışlar. Ardından sahnelerde göbek havası. Bir zamanların anlı şanlı yaveri Hilmi Bey şimdi inşaatlarda amele. Neyse ki Ustabaşı Boğos Ağa O’nu biraz kolluyor. Sık sık sigara molası verdirip moralini düzeltiyor. “Bu da geçer, yahu.” Maraş’ta ahbabı olan Tahrirat Müdürü böyle dermiş. Boğos Usta aynı zamanda bir Udi. Arada bir musiki âlemlerine katılıyor. ‘Die Moldau (Ma Vlást)’ (1899) (Bedrich Smetana). Kahramanımıza kızından bir paket gelir. Gömlek, mendil. Daha da önemlisi ‘memleket havası’. O gün, Şehzade Keramettin’in kâtibi Müveddet inşaata gelir. Ustabaşı’nı (ve O’nun ricası ile Hilmi’yi) akşamki fasıla davet ediyor. “Süzüp süzüp de ey melek o çeşm-i nim habını//Neden ya rağbet etmemek dağıtmaya sehabını//Gönül beğendi sevdi pek hitabını cevabını//İç imdi iç şarabını ko bir yana hicabını//Aç imdi aç nikabını ayan et afitabını.” (Rahmi Bey / Recaizade Mahmut Ekrem). Ut, keman, kanun, darbuka. Matmazel Virjin nihavent makamındaki şarkıyı söylüyor. Şehzade Keramettin’in evindeyiz. O da ‘leyleğin attığı yavrulardan’. ‘İki refikası, iki kızı var’. Yaver Hilmi kendini Şehzade’ye sevdirmiş. Artık orada kalıyor. Suzidil Kalfa ile aralarında, dillendiremedikleri bir yakınlaşma olur. Genç kız, kahramanımızın çamaşırlarını yıkayıp ütülüyor. “Aralarına da lavanta çiçeği koydum.” Sonrasında Keramettin ve ailesi, Hilmi’nin başına bir yığın borç yıkarak Mısır’a gider. Ama en zoru Suzidil’den ayrılmak. Kahramanımız ‘üflenmiş mum’ gibi. Tütüyor. “Gurbette sevilmiş olmak başka aşklara benzemez. Bu, hayatiyeti, mukavemeti artıran bir tılsımdır. Uzakta kalanların, hasreti çekilenlerin yerini o aşk tutar. O aşk ile dinç kalınır (sf. 80).” Bu günlerde Tiyatrocu Kani de Seher’i Halep’e getirmiş. Buradaki adı ‘Sitti Nevbar’. Her tarafta, bağırış çağırış; “İstanbul’un en güzel rakkasesi.” Zavallı kızın ‘etine buduna değil de kimsenin göremediği ruhuna’ âşık olan İrfan da peşlerinde. Kani, Onları ayırmak isterken yaşamından olur. Af ilan edilmiş. Hilmi de bu konuyu görüşmek için Şam’a gelmiş. Eski arkadaşları Serezli Daim, Etyemezli Apti ve Harputlu Nuri Hoca ile karşılaşır. Eski kırgınlıklar unutulmuş. Kahramanımız “Sürgünlük bizi birleştiremedi ama vatana dönme sevinci kardeş yapabilir” diyor. Arkadaşları, ağızlarının suyu akarak bir el ilanına bakıyorlardı. Halep’i kırıp geçiren meşhur Türk rakkasesi Sitti Nevbar iki gün sonra Şam’da imiş. “Oo, mala bak Hilmi Bey, mala. Mübarek kanto değil, vallahi Lüle Kaymağı.” “Öyle bir cinsi latif ki görülmeye değer Yaver Bey. Allah aşkına şuna bak.” Kızının resmini görünce artık oralarda duramaz. ‘(D)Re minor BMV 565 Toccata and Fugue’ (1707) (Johann Sebastian Bach). “İmkânı yok. Benim kızım kantocu olamaz. Muhakkak O’na benzeyen biridir.” İki gün beklemeye ‘tahammül’ edemez. Halep’e gidip gözleriyle görecek. Seher, Kemânî Sarkis Efendi’nin saba makamındaki şarkısını söylüyor; “Karardı söndü ikbalim//Ümidim hâk-sâr oldu//Seni ben öyle sevdim ki//Hayatım tarumar oldu//Aylar geçti, yıllar geçti//Hasretin canıma deydi.” Sevgilisi, bir yüzükle kuliste. Genç kızı alıp götürmeye gelmiş. “İrfan, bu son dansım. Senin için oynuyorum. Hemen babama gideceğiz değil mi?” Kızını dans ederken gören Hilmi Bey kalp krizi geçirerek ölür. Elinde Seher’in seyircilere attığı ayakkabısı. “Galiba bu da Sitti Nevbar’ın aşıklarından… Allah taksiratını affetsin” diyorlar ‘rahmetlinin’ arkasından. Kitapta ise Seher biraz hoppaca. Sitti Nevbar’dan başka bir adı daha var; Sitti Münevver. Annesi, kızının başına gelenlere dayanamayıp ‘yürek inmesinden ölür’. İrfan hem Hilmi’yi hem de Seher’i tanıyor. Kani’nin köşede sızdığı bir gece güzel dansözle beraber olur. Ancak “Hilmi Efendi’yi ve kızını değil önce kendimi kurtarmalıyım” diyerek İstanbul’a dönüyor. Hilmi de büyük aşkı Suzidil’in Müveddet ile evlendiğini öğrenmiş. Bunun üstüne bir de kızının durumunu görünce kalbi artık dayanmaz ve son nefesini verir. “Sürgünü yalnız memleket hasreti yıkmaz, yıkması için bu hasrete, utandırıcı bir gönül yarası da karışmalıdır (sf. 169).” Devlet Reisi, Otel’de Seher’in ayakkabısından şampanya içerken “Hilmi Efendi’nin cesedi üstünde kanatları mor yaldızlı iri sinekler uçuşuyordu”. ‘Re Majör Keman Konçertosu, Op. 35: II. Canzonetta: Andante’ (1878) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky). Suzidil; “Ah Hilmi Bey! Sizi her görüşte gurbetten kurtulmuş, vatana dönmüş gibi oluyorum.” (Yazan: Murat Çelenligil)



performer

25 Eylül 2011 15:17

mükemmel bir film.  devletin bu filmleri koruması lazım, fakat devletin kültür ve sanat elçisi TRT'de eski filmlerin yayınlanmaması devletin geçmiş ile pek alakası'nın olmadığının göstergesidir. 

Cevap Yaz

mkurtsen

3 Eylül 2009 00:17

göknil bey kardeşim. Filmin konusunu gerçekten güzel uydurmuşsun. Senin uydurmanda muhteşem.

Cevap Yaz

mkurtsen

3 Eylül 2009 00:09

İstanbul 17 Kasım 1922 Cuma istimbotlar Tophane Rıhtımından peş peşe kalktılar, açıkta demirli duran zırhlıya varmaları sadece birkaç dakikayı buldu, İskele indirildi ve istimbottan gemiye çıkan Vahideddin güverteye ayağını attığı anda askerler selama durdu. Son Hükümdarın 1275 gün süren (1918-1922)   ve ölümüyle bile noktalanamayan dönüşsüz yolculuğu başlamış oldu. Vahideddin tahta çıktığı zamanI. Dünya Savaşı sona ermiş ve 12 Ekim 1918 tarihinde Müttefik Donanması İstanbul'a demir  atmıştı. 30 Ekim 1918 tarihindede  Mondros Mütarekesi İmzalanmış ve İstanbul İşgal altına girmişti. O gün bütün İstanbul gazeteleri Vahideddin kaçtı diye başlıklarla çıktılar. İşte 1951 yılında Orhan M. Arıburnu'nun çektiği film bu gazete başlıkları ile başlıyor. Vahideddin deyince şu vatan hainliği meselesine değinmeden geçemeyeceğim.Hain miydi? Arkadaşlar siz dedelerinizden intikal etmiş 500-600 yıldır kullandığınız kendi toprağınıza ihanet edebilirmisiniz? Ben Sadece Sultan Vahidettin'in değil hükmettiği toprağın çocuğu olan hiçbir hükümdarın memleketine ihanetinin mümkün olabileceğini zannetmiyorum. Zira hükümdarlar iktidarın kendilerine Allah tarafından lutfedildiğine inanırlar. Başlarında bulundukları memleket Allah'ın onlara ihsanı olan bir mülktür ve  mülke ihanet diye bir kavram onlar için mevcut değildir. Kaçtı suçlaması ise ne dereceye kadar doğru.  Ankara Hükümetinin temsilcisi  Refet Paşa'nın  (Belen) bir akrabası yıllar sonra , Padişahı gitmeye ikna edebilmek için bizim paşa günlerce azmı dil dökmüştü. Kalırsanız çok kan akacak   efendimiz hiç olmazsa birkaç aylığına gidin, ortalık yatışınca payitahtınıza yeniden avdet buyurursunuz diye çok uğraştığını söylemişti. Birde şu var ki o zamanki Ankara hükümeti zor kullanarak Padişahı tahtan indirse belkide kan akacak padişahı halkın gözünde kahraman yapacaklardı. Onun gitmesine göz yumulduğu veya el altından teşvik ederek gitmesinin çabuklaştırıldığı akla yakın ihtimallerden.  Günümüzde aynı şeyler hükümet ve devlet politikası olarak düşünülmüyor mu? Her ne ise Sürgün Filmimizin kahramanı Vahideddin'in yaverlerinden Yüzbaşı Hilmi Bey(Orhan M. Arıburnu)ama kemalistlere laf söyletmeyen onlara vatan haini dedirtmeyen bir yaver, sadece onların yanıldığını düşünüyor.Kendi görüşünün doğruluğuna inanıyor. Kaçışın veya gidişin ardından rütbeleri sökülerek  Beyrut'a sürgün'e gönderiliyor.  Onu  vapurun kamarasındaki pencereden denizi seyrederken görüyoruz. Geri dönüşlerle iskelede kızı Seher(Ayla Karaca) ve kalfası ile vedalaşır, Kızına son sözleri inandığım yoldan ayrılmadım, Allah'da seni doğru yoldan ayırmasın olur Rütbelerinin sökülmesini ve arabasının önüne atlarak  tutuklanan kemalist oğlunun. kurtarılması için yakaran bir kadını hatırlar. Gemi Beyrut Limanına yanaştığında, B eyrut sen hakikaten çok güzel bir şehirsin. Ama bir vatan hainini sinende barındıracak kadar güzelmisin ? Der. Beyruoth Palas Otelin'e yerleşir. Parası bitince Otel'den Kovulur. Beyrut sokaklarında dolaşırken eski bir tanıdığa, kendine benzer birine rastladı. Dört tekerlekli bir gazoz arabasında sokaklarda  bağıra çağıra gazoz satan bu adam aynı semtte oturduklar eski polis, bir muhalif , bir hürriyet ve itilafçı  Etyemezli, çopur Apti idi. Apti'de onun gibi sürgündü Diğer sürgün arkadaşları, Şair Kenan, Harputlu Nuri Hoca, Daim Bey ile birlikte , Beyrut Müftüsünün inayetyle kendilerine verilen yarı yıkık metruk bir medresede kalıyorlardı. Hilmi Efendi karar verdi artık oda medresede onlarla kalacaktı.   Gazoz satıcılığından sonra inşaatlarda çalışmaya başlayan Hilmi Efendi Irgatbaşı Ermeni Boğos Ağa  (Adil Güldürücü) ile ahbab olur .Boğos Ağa Ut çalar eşi Virjin kanto söylemeketdir.Boğos Ağa Beyrut'ta Sürgün Hanedan Şehzade Keramettin Bey'den  toplantılarında şarkı söylemek için teklif alır. Yanında Hilmi Efendiyi'de götürür. Bir tavla partisi sonunda Şehzade ile dostluk kuran Hilmi Efendi Şehzadenin Kiraladığı köşk'te kslmaya başlar. Burada Suzidil Kalfa (Nedred Güvenç )ile birbirlerine aşık olurlar.Şehzade kızlarını Mısır Prensleri ile evlendirmek üzere Mısır'a giderler. İşsiz parasız çaresiz Hilmi Efendi'nin aşkı bu gidişle birlikte sona erer, şehzadenin eşyaları haczedilir, kalan borçlarda Hilmi Efendi'nin üzerinde kalır. İstanbul'da kızından paket ve mektuplar almaktadır. Kızı evlendiğini yazmaktadır. Oysa gerçek bambaşkadır. Kızı Tiyatrocu Kani (Renan Fosforoğlu) denen bir adamın eline düşmüş, kokaine alışmış,  yarı çıplak kanto söyleyip ,Sitti Nevbar ismiyle meşhur olmuş, Beyrut , Şam, Halep Gazino ve çay bahçelerinde dans edip şarkı söylemektedir.Bir taraftanda Tiyatrocu Kani'den kurtulma planları yapmaktadır. Beraber olduğu İrfan Bey ile İstanbul'a kaçmaya karar verirler. Ankara Mustafa Kemalpaşa  hükümeti sürgünlere af çıkarır. Bir bahçede  arkadaşları ile  neşe içinde oturan Hilmi Efendi  Halep''te bulunan Seher'in el ilanlarının dağıtıldığını görür.Arkadaşları ilanı bakması için Hilmi Efendiy'e verirler. Meşhur Türk Artisti Sitti Nevber onun kızımı yoksa ona çok benzeyen başka birisi mi?. Gece buluşunca hakikate öğrenecekti. Arkadaşları ,arap hovardaları ile Nevber'i izlemeye gidecek acı hakikati yorgun ve hasta kalbi kaldırabilecek mi? Şair Edebiyatçı ve Gazeteci Orhan M. Arıburnu gerçekten büyük bir yönetmenmiş. Ne yazıkki ondan elimizde çok az sayıda film kalmış. Zaten çok filmde çekmemiş. Elli yıllarda çektiği Sürgün ve Lejyon Dönüşü çok güzel filmler. Sürgün filmini elimde Refik Halid Karay'ın romanı ile birkaç kez izledim. Roman film ve bir iki ufak ayrıntı dışında bire bir örtüşüyor. Özellikle filmin başındaki vapur güvertesi sahnesi ile İrfan Bey'in Seher'i trenin penceresinden atma sahneleri gerçekten çok güzeldi. Filmi uyarlama yapan yeni yetme yönetmenlere salık veriyorum. Özellikle Yaprak Dökümü dizisinin yapımcı ve yönetmenlerine.

Cevap Yaz

göknil

15 Nisan 2008 13:51

Eski Türk filmlerinden en iyisi.Genç kız ile genç bir çorbacıyı anlatıyor.Tek kelimeyle muhteşem.

Cevap Yaz
Yandex.Metrica