Sinemacı Alman millî takımı gibi olmalı posteri

- İlk iki filminiz Tabutta Rövaşata ve Filler ve Çimen, dert edindikleri meseleleri izleyiciyle katı gerçekçi bir üslûp üzerinden paylaşan, hattâ sahip oldukları bu yüksek gerçekçilik duygusuyla zaman zaman izleyiciye şamar atan “sert” filmlerdi. Sonrasında ise 2000'lerden itibaren “Çamur”, “Cenneti Beklerken” ve nihayet “Nokta” ile daha şiirsel ve simgesel bir anlatıma, yoğun metaforlarla bezeli farklı bir sinema diline geçtiğinizi gözlemledik. Sinema anlayışınızda ortaya çıkan bu kırılmanın gerekçesi nedir?

- Aslına bakarsanız, ilk filmim olan “Tabutta Rövaşata”dan itibaren bütün çalışmalarımda tarihe ve geleneğe yönelik merakımın ipuçları mevcuttu. Hatırlayacağınız üzere, o filmde hikâyenin bir bölümü Anadolu Hisarı'nın içindeki tavus kuşlarıyla ilgiliydi ve bir karakter de söz konusu sahneye fon teşkil eden kalenin tarihsel arka planından söz ediyordu. Aynı şekilde, “Filler ve Çimen”de de geleneksel sanatlarımızdan “ebru” çok önemli bir konumdaydı. Bu sanatı bir metafor olarak kullanarak şans, kader, kısmet faktörleri ve diğer zorunlulukların insanı hayat içinde belli bir noktaya doğru sürüklemesi gibi konuları tartışmaya çalışmıştım. Dönemin çok tartışılan politik meselesi “Susurluk Skandalı” da o formun, o kabın içerisine doldurduğum bir sıvıydı aslında…

Bildiğiniz gibi, ebru sanatıyla uğraşan ustalar, emeklerinin sonunda ortaya ne çıkacağını tam olarak bilemezler; orada sürekli bir “cüz'i irade” ve “külli irade” olgusundan söz edilir. Ebru ustası “cüz'i irade”si uyarınca elinden gelenin en iyisini yapar; fakat bir yerden sonra onun iradesini aşan başka faktörler de işin içine girer. “Filler ve Çimen”, ilhamını ebrudan alan böyle bir metaforun üzerine kuruluydu. Sonunda da bu tür esinlemeler beni, “hat” sanatının başrolde olduğu yeni filmim “Nokta”ya kadar getirdi.

O yüzden, 2000'lerin başlarına kadar yaptığım ilk dönem filmlerde de sonradan gireceğim arayışın izlerini yakalayabilirsiniz aslında… Dolayısıyla, sinemamda radikal bir kopuş ya kırılma olduğunu düşünmüyorum. Ancak, bu arayışın “Çamur”la birlikte daha rafine hâle gelmeye başladığı tespiti ise doğrudur.

Ben yüksek lisansımı 1990'ların ortalarında Warwick Üniversitesi'nde yaptım. Tezimin konu başlığı “Kültürel Çalışmalar”dı. Dolayısıyla, daha öğrencilik yıllarımdan itibaren ülkemin tarihi ve kültürüne yönelik derin bir merakım var. Eğer bireyi gerçekten anlamak istiyorsak, ona “içinden kopup geldiği tarih ve kültürün üretmiş olduğu bir kurgu” biçiminde yaklaşmak gerektiğine inanıyorum. Bizler günümüzde hangi politik ve sosyolojik meselelerle uğraşıyorsak, bunlar mutlaka tarihin ve kültürün bugünlere taşıdığı kadim meselelerdir. Ben de bir Türk sinemacısı olarak, üzerine gitmem gereken öncelikli konu başlıkları ve bunların tarihsel/kültürel kökenlerinin farkındayım.

- Son derece önemli saptamalar yapıyorsunuz, fakat itiraf etmeliyim ki sözleriniz beni şaşırtıyor. Çünkü, ülkemizin kültür ve sanat çevrelerinde artık neredeyse kemikleşmiş bir algı tarzı var. Sol görüşlü, ya da daha genel bir ifadeyle “çağdaş” bir yönetmen, Türk tarihinin derinlikleriyle, Osmanlı'yla, Selçuklu'yla asla ilgilenmez meselâ… Hele de Göktürkler dönemine falan uzanmaya kalkarsa, hâkim entelejansiya tarafından tepeden tırnağa kadar lanetlenir! Aynı şekilde, “hat”, “ebru”, “minyatür” ve “tasavvuf müziği” gibi geleneksel sanatlar da bu kesimin pek fazla ilgisini çekmez. Zaman zaman ilgilenir görünenler çıksa da bu mutlaka bir noktadan sonra olumsuzlamak içindir. Filmlerinde cami minaresi görüntüsü ya da ezan sesi olmaması için özel bir itina gösteren Türk yönetmenleri olduğunu biliyorum.

Sonuç olarak, ülkenin sanat çevrelerindeki mevcut bakış açısı doğrultusunda, bu gibi kültürel değerlerle samimiyetle ilgilenen kişiler politik yelpazenin illa ki sağında yer almak durumundalar. Bildiğim kadarıyla siz de pek “sağcı” sayılmazsınız. O hâlde, tarihe, kültüre ve geleneksel sanatlara düşkünlük noktasındaki bu alışmadık tarzınızla, sektörünüzde ciddi bir aforoz riski aldığınızın farkında mısınız?

- Doğrudur, insanların insanları sırf bu gibi simgelerden dolayı kategorize edip, birbirlerine o yönde muamele ettikleri bir ülkede yaşıyoruz. Ancak, bu sorunu bertaraf etmenin başka bir yolu da yok açıkçası… Türk sanatçıları, hiç bir kompleks duymaksızın kendi öz değerlerine yönelmeyi inatla sürdürecekler ki bu tür şablon yaklaşımlar ortadan kalksın. Biz sahip çıkmazsak, bunlara kim sahip çıkacak?

Bir kere, öyle bir coğrafyanın üzerinde oturuyoruz ki burada kültürel anlamda gerçek bir hazine var ve bu hazinenin sanat alanında değerlendirilmemesi de olsa olsa fikrî bir yoksulluğun işaretidir. Ben, Anadolu'nun tarihsel ve kültürel birikiminde var olan her türlü zenginliği sinemamda mümkün olduğunca kullanmanın derdindeyim. Bundan da çok büyük bir keyif alıyorum açıkçası. Çünkü gerçekleştirdiğiniz her yeni proje, aynı zamanda sizin kendinizi değiştirmenize de imkân sağlar. Ben de yaptığım bütün işlerden böyle bir ruhsal kazanç elde ediyorum. Bunlar, bir sanatçı olarak ruhuma türlü türlü zenginlikler katarken, sonraki çalışmalarım için de beni motive ediyor. Bu arada, çalışmalarımın takipçileri de ortaya koyduğum ürünlerden benzer bir lezzet alabiliyorsa, ne mutlu bana…

- Normal koşullarda, sinemaya yeni giren genç yönetmenler ilk filmlerinde ticarî sinemanın kurallarını pek takmayan deneysel çabalara, seyirciyi zorlayan bir dile ağırlık verirler. Sonraki yıllarda ise kazın ayağının öyle olmadığını anlayıp adım adım ticarî sinemanın kalıplarıyla uzlaşırlar.

Siz ise filmografinizde tam tersi bir istikamette gidip, daha kolay anlaşılabilir, ticarî gösterime daha yatkın filmlerden, “Cenneti Beklerken” ve “Nokta” gibi daha deneysel çabalara doğru yelken açtınız. Özellikle de şu anda gösterimde bulunan “Nokta”, 78 dakika tek planda ilerleyen bir film olarak, yalnızca Türk sineması için değil, aynı zamanda da dünya çapında bir meydan okuma…

Film dilinizi kurarken ticarî başarı ya da başarısızlığı umursamaz gözüken, alabildiğine cesur bir tavrınız var. Nedir bu rahatlığın sebebi? Yoksa, bir yerlerden büyük bir piyango falan mı vurdu?

- Geçtiğimiz aylarda, festivallerden birinde “Nokta”nın gösterimine katılmıştım. Gösterim sonrasında soru-cevap kısmına geçtiğimizde bir seyirci ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Bu filme, tek plandan oluşan sıkıcı bir gösteri izleyeceğimi varsayarak geldim. Kendi kendime, herhalde bir buçuk saat boyunca koltuğumda uyuklar, kaşınıp dururum diyordum ki sonuç hiç de öyle olmadı ve gayet sürükleyici bir hikâye izledim.”

Bu, benim “Nokta”ya ilişkin olarak duyduğum en güzel seyirci eleştirisiydi. Çünkü tamamiyle böyle bir sonucu murad ederek yapmıştım o filmi… “Nokta”da yeni bir sinemasal deneye girişeceğimi elbette ki biliyordum, fakat bunu boğucu bir deneyselliğin içine gömmeden, aynı zamanda ortalama seyirci tarafından da kolaylıkla anlaşılabilen ticarî sinemanın kalıpları içinde yapmak gibi ikincil bir plan da vardı kafamda. Filmime gidecek olan kişiler işkence çekmemeli, aksine onu eğlenceli bir gösteri olarak algılayıp keyif almalıydılar.

“Ya katıksız ticarî sinema ya da katıksız sanat sineması” gibi keskin bir ayrım, Türk sinemacısını olsa olsa batağa sürükler. Bunlardan herhangi birini kökten reddettiğinizde, diğerinden de dişe kovuğa gelir bir sonuç elde edemezsiniz. Ben yıllardır ikisi arasında üçüncü bir yolun da olduğuna inanarak filmler yapıyorum. Bir filmin hem çok ciddi meseleleri olabilir, bu meseleleri eli yüzü düzgün, ağırbaşlı bir sinema diliyle anlatıp tartışabilir; fakat aynı zamanda o filmin ortalama seyirciye yüksek bir keyif verme potansiyeli de bulunabilir. Sektörün ayakta kalabilmesi için ticarî sinemaya hiç bir itirazım yok, bilakis böyle bir sinema anlayışının da mutlaka olması gerekiyor. Ticarî sinemanın varlığı ve güçlenmesi, bütün Türk yönetmenlerini daha kudretli kılar. Fakat, sinemayı yalnızca gişe rekortmeni eğlencelik filmlerden ibaret görürseniz, kendi ayağınıza kurşun sıkarsınız. Bu da, bunun tersi bir bakış açısı da bana göre aynı düzeyde hatalı...

Sinemayı biçim ve içerik yönüyle önemserken, seyircinin o iki saatte eğlendirilmesi gerçeğini de asla gözden kaçırmamak gerekiyor. Ben bir filmin hem yüksek bir sanat eseri, hem de tatminkâr bir gişe hasılatı elde edebileceği ortalama bir noktanın bulunabileceğine inanıyorum, sürekli olarak bu arayışın peşindeyim. Kendimi böyle bir deneysellik labirentinin cazibesine kaptırsaydım, gerek “Cenneti Beklerken” gerekse “Nokta” bana bu şansı fazlasıyla veren, mistik ve tasavvufî öğelerle bezeli zor hikâyelerdi. Ancak, her iki filmde de seyirci ilgisini sürekli diri tutacak bazı tedbirler almayı gerekli gördüm.

Çektiğiniz bir filmi hiç kimse izlememişse, o film aslında hiç çekilmemiş demektir. Her yeni filmin çok büyük zorluklar altında üretilebildiği bugünkü ekonomik koşullarda, sorumluluk duygusu taşıyan hiç bir yönetmenin deneysel sinemanın çıkmaz sokaklarında kaybolmaya hakkı yoktur.

- Bunlar da son derece doğru ve dengeli tespitler, fakat mevcut gidişât sizi destekler mahiyette değil… Ülkede son on yıldır öylesine yüzeysel bir gençlik, öylesine sefa düşkünü bir sinema seyircisi profili oluşturuldu ki bunların sektörden tek talebi “10 lirayı verip salona girelim, nasıl ve neye güldüğümüzün hiç önemi yok, yeter ki iki saat boyunca gülmekten yerlere serilelim, arada da perdede hayranı olduğumuz bir kaç güzel kadın oyuncu ya da yakışıklı erkekler görürsek bu ürün bize kültürel gıda olarak fazlasıyla yeter” şeklinde…

Ülkede bütün bir yıl boyunca 50 tane Türk filmi gösterime giriyor, bunlardan yalnızca 3 tanesi ciddi anlamda gişe yapıyor, 47 tanesinin yönetmeni ise borçlar yüzünden evlerine hacze gelen memurlara dert yanmakla meşgûller. Ülkenin sinema tarihindeki gelmiş geçmiş bütün rekorları kıran filme bakıyorsunuz, gün ışığı görmemiş bir hödüğün serüvenlerini anlatan kaba-saba bir güldürü bu… Keza, gişede onun ardından gelenler de yine ona benzeyen örnekler…

Tamam, sinemacılar ayakta kalabilmek için ticarî sinemaya belli ölçüde prim versinler de, terazinin ayarı artık o kadar kaçmış durumda ki bu saatten sonra sizin işaret ettiğiniz türden dengeli bir karışım ortaya koymak çok zor gibi görünüyor. Ne dersiniz, haksız mıyım?

- Daha önce de belirttiğim gibi, sinema -beğenelim ya da beğenmeyelim- bir “kitle sanatı”dır ve ben de ticarî sinemaya kesinlikle düşman biri değilim. Bu başlığın ilgi alanına giren bütün türler, korku, komedi, romans ya da serüven filmleri, yapımcılara ve işlemecilere para kazandırarak sektörün devamlılığını sağlıyor, onların sinemaya yeni yatırımlar yapmalarının yolunu açıyor.

Ancak, böyle bir durumda üzerinde durulması gereken asıl mesele, ticarî sinemanın alternatif bütün arayışları silindir gibi ezerek, onlara yaşama hakkı tanımayacak “dominant” bir karaktere bürünmesidir ki sanırım siz de bu soruyu sorarken benzer bir kaygıdan hareket etmektesiniz.

Gidişat konusundaki endişelerinize ben de aynen katılıyorum. Çünkü, kapitalizmin dünyaya bütünüyle egemen olduğu bir çağda, hayatın her cephesinde olduğu gibi sinemada da senarist ve yönetmelerden “ortalama bir tavır” beklenmeye başlandı. Ne yapımcı, ne seyirci, ne de medya, artık hiç kimse filmlerde bir derinlik talep etmiyor. Üstelik, bu durum yalnızca Türkiye'de değil, bütün dünyada böyle…

Manzara böyle olunca, “ana akım”ın peşine takılmayıp farklı kaygılar güden Türk filmlerinin salon bulmaları da önümüzdeki yıllarda çok daha zorlaşacaktır. Eskiden büyük kentlerde Türk filmleri gösteren belli başlı salonlar vardı; kemikleşmiş bir seyirci kitlesi de bu salonlara düzenli olarak gider, her ne gösterilirse gösterilsin Türk filmleriyle buluşurdu. Bazen, hiç iş yapmayan bir Türk filmi bile sırf geleneğe bağlılıktan dolayı o sinemalarda haftalarca gösterimde kalırdı.

Şimdiki işletmecilik sisteminde ise büyük alışveriş merkezlerinin içindeki çok salonlu sinema kompleksleri olaya son derece rasyonel bakıyorlar. Gösterilen film anlatım tekniği açısından biraz zor mu, seyircinin ilgisini çekmedi mi, o salonun sorumlusu hiç gözünün yaşına bakmayıp ânında kaldırıyor ve yerine hemen bir Amerikan filmi koyuyor. Bu uygulama şimdilik yalnızca “gösterimden kaldırma” şeklinde; yarın öbür gün ise “daha en baştan kabul etmeme”ye doğru dönüşecek.

Böyle bir işletmecilik sistemi için bir Türk filmi ancak para getiriyorsa muteberdir, yoksa sırf ulusal sinemamızı desteklemek adına bir sanat filmini tenha bir salonda kesinlikle haftalarca gösterimde tutmazlar. Büyük alışveriş merkezlerindeki sinema zincirlerine dahil olamamış, gösterimini taşradaki ufak tefek salonlar üzerinden yürüten bir filmin de gişede öyle aman aman başarılı olabilme şansı yok. Bu zincirlere girememişseniz ya da çok erken gösterimden kaldırılmışsanız, ticarî başarısızlığınız kesindir. Çünkü dediğim gibi, bu işletme mantığında bir filmi milliyetçi duygularla gösterimde tutmak, inatla işlerinin açılmasını beklemek söz konusu bile olamaz. Gösterime girdiği ilk hafta sonu iş yaptı yaptı, yapmadıysa da derhal geri gönderilir. Reis Çelik, büyük emeklerle çektiği “Mülteci” filmine salon bulamadı; aynı şekilde Yeşim Ustaoğlu da “Pandora'nın Kutusu” gibi ödüllü bir filmi İstanbul'un Anadolu yakasında gösteremedi.

İçinde duygusallığa yer olmayan bu katı sistem, genç yönetmenlerin işini yakın bir gelecekte çok daha zorlaştıracaktır. Normalde, sinemanın kreatif cephesinde emek veren biri olarak benim bu gibi ticarî meselelere fazla kafayı takmamam, tamamen yapıtlarımın sanatsal kalitesine odaklanmam gerekiyor, öyle değil mi? Ancak işler artık böyle yürümüyor ve sistem film üretim sürecinin her aşamasında görev yapanlar gibi yönetmenlere de bu gibi parametreleri en başından itibaren hesaba katmaları gerektiğini dayatıyor. Bizler de bir yandan iyi bir film yapmaya çalışırken, öte yandan o filmin seyirci ilgisini yakalamasına sağlayacak yeni formüller bulmaya, dağıtıcılarla ilişkileri sıkı tutmaya ve bu arada medyanın desteğini elde etmeye çalışıyoruz.

Bütün bu parametreleri hassas bir denge içinde götüremediğinizde ne olur? Belki yine çok iyi bir film yaparsınız; fakat o film hiç bir yerde gösterilmez ve hiç bir medya kuruluşu da ondan tek kelimeyle söz etmez. Sonrasında, siz de oturur bobinlerinize üzüntüyle bakar durursunuz.

Fakat, kapitalist dayatma bu yönde diye, bizim de sinemada başka kaygıların peşine düşmekten bütünüyle vazgeçmemiz, iyi filmler ortaya koyma noktasında şevkimizin kırılması söz konusu olmamalı… O hâlde ne yapmalıyız?

Sinemacı son derece uyanık ve bilinçli olmalı, kendisini bekleyen bütün bu tehlikeleri en baştan görebilmeli… Bir taraftan sistemin sizden beklediği “seyirciyle barışık” sinema dilini tuttururken, diğer taraftan da kendi türkülerinizi söyleyebilmelisiniz. Bütün türlerin bir arada var olacağı ve hepsinin yeterli düzeyde gişe geliri elde edeceği dengeli bir sinema beğenisi oluşturmamız gerekiyor. Ancak, ne yazık ki -sizin de vurguladığınız gibi- şu anki gidiş o yönde değil. Cumhuriyet Türkiyesi'nde güçlü bir “birlikte yaşama kültürü” oluşmadığı için, sinema sektöründe de henüz böyle bir kültür yok.

- Nokta, tek planda akıp giden hikâyesiyle, biçimsel olarak sahip olduğu öncü ve yenilikçi bakış açısını oyuncu yönetiminde de sergileyen cesur bir film… Bu kadar çok sayıda ünlü oyuncuyu böylesine riskli bir projede yer almaya nasıl iknâ ettiniz? “Ben tek planlık bir film yapıyorum” dediğinizde tepkileri ne oldu?

- Güzel soru doğrusu… Çünkü böyle bir projeyi hangi aklı başında oyuncuya götürseniz, durur iki dakika düşünür. Hele de bizim gibi dublaj kültürüyle yetişmiş, “sufle”ye (okuyacağı her cümlenin oyuncuya kamera ardından fısıldanması) bağlı rol yapmayı alışkanlık edinmiş oyuncuların ağırlıkta olduğu bir ülkede, kuracağınız kadroyu sayfalar boyu hatasız bir ezbere dayalı, bütünüyle sesli çekilmiş bir filme iknâ etmek hiç de kolay değil…

Bu yüzden, bütün aday oyuncularımı çeşitli toplantılarda bir araya getirdim ve onlara sinemasal amacımı en ince ayrıntısına kadar izah ettim. Aralarından teklifimi kabul edenler de bu riski paylaşarak benimle yola çıktılar. Oyunculuk açısından perdeye yansıyan sonuç, bana göre son derece başarılıdır. Hepsine katkıları ve sabırları için ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Tabiî, başından sonuna kadar sesli çekilmiş, tek plan üzerinden akıp giden böyle bir filmi oyunculuk, ezber ve diksiyon hatası yapmadan tamamlayabilmek için çok iyi prova yapılması gerekiyordu. Biz de yaptık. Hem masa başında, hem de çekim mekânımız olan Tuz Gölü'nde sayısız prova yapıldı. Sabahları işe provalarla başlıyor, sahneyi iyice oturttuktan sonra da öğle saatleriyle birlikte asıl çekimlere geçiyorduk. Bundan dolayı, sizin perdede kurgusuz olarak izlediğiniz o 78 dakikayı biz 12 işgününde çektik.

- İlhamını hat sanatçılarının yazılarını tek hamlede yazıp bitirme geleneğinden alan bir yapıt Nokta… Zaten adı da hat yazısına konulan son noktadan geliyor. Batılı izleyicinin alışık olmadığı bir sanat formundan beslenen böyle bir hikâye uluslararası festivallerde nasıl karşılandı?

- Hem biçim, hem de içerik itibarıyla çok heyecan verici bulunduğunu söyleyebilirim. Yurt içindeki ödüllerimizin yanısıra, Montpellier'den, Avrasya'dan ve Kahire'den “en iyi film” ödülleri aldık, Asya'nın Oscar'ı sayılan “Asya-Pasifik Ödülleri”ne aday gösterildik.

Tabiî, böyle otantik simgeleri olan bir filmle uluslararası arenaya çıktığınızda, size bazı anlaşılma sorunları da eşlik ediyor ister istemez… Çünkü, bu kültüre ait olmayan yabancı bir jüriye ve seyirci kitlesine gösterim yapıyorsunuz; batılı bir beynin, hat sanatını ve onun kurallarını hiç bilmeden hat sanatının dili üzerinden ilerleyen bir filmi lâyıkıyla anlayabilmesi özel bir çaba gerektiriyor. Saf bir bakış açısına geçmeleri bu noktada biraz zor; çünkü -dediğiniz gibi- doğudan gelen farklı ve gizemli bir sanat formuyla tanışıyorlar. O yüzden, dış festivallerde çok akıllıca yorumlar geldiği gibi alabildiğine naif sorularla karşılaştığımda da olmuştur. Fakat, birileri anlama güçlüğü çekebilir diye geleneklerimizden beslenme alışkanlığı ve heyecanını da yitirmememiz gerekiyor. Eğer ki bugün anlamıyorlarsa, yaptığımız filmler sayesinde yepyeni dünyalara açılacaklar ve o yeni dünyalardaki zenginliklerden haberdar olup gelecekte böylesi kültürel iletilere karşı daha bir hazırlıklı olacaklar. Bunları bizler anlatmazsak, tabiat asla boşluk affetmiyor, yarın öbür gün -doğuya ilişkin çarpıtılmış mesajlarla dolu, pek çok düşmanca filmde olduğu gibi- bunu mutlaka birileri yapacaktır.

- Gerek filmlerinizde, gerekse söyleşilerinizde kişisel ve toplumsal ahlâkın insanlık açısından önemine sıklıkla vurgu yapıyorsunuz. Türkiye'de son 35 yıldır “Beyaz Sinema” ya da “İslâmî Sinema” olarak adlandırdığımız bir akım var ve söz konusu akımın temsilcileri de benzer kaygılar üzerinden hareket ediyorlar. Ortaya konulan örneklerin sinemasal açıdan yetkinliği tartışılır, ancak en azından aslî niyet bu yönde…

“Beyaz sinema hareketi”ni izliyor musunuz? İzliyorsanız, bu bakış açısıyla çekilen filmleri nasıl buluyorsunuz?

- Ben, bütün eksiklik ve aksaklıklarına rağmen, “Beyaz Sinema” olarak adlandırılan akımın ülkemiz sineması içinde önemli bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. İslâm, sinema açısından son derece bâkir bir alan ve bu alanda söylenebilecek o kadar çok, o kadar anlamlı sözler var ki… Böyle bir kulvarda ilerlemeyi kafasına koymuş olan kişiler, ister yönetmen, ister senarist, isterse de sinema yazarı olsunlar, dışsal etkenlerin yıpratıcı etkisine fazlaca kapılmadan, belki de diğer meslektaşlarına göre çok daha yüksek bir direnç göstererek, İslâm'dan beslenen hikâyelerini yüksek bir sinema diliyle anlatmanın arayışlarını sürdürmek zorundalar…

2003 yılında, “Çamur” filminin çekim sonrası teknik işlemleri için İtalya'daki Cinecitta stüdyolarına gidip geliyordum. Orada ünlü Polonyalı yönetmen Krzysztof Zanussi ile tanıştım. Zanussi'ye İtalya'da neden bulunduğunu sorduğumda, bana Vatikan'ın sinema alanındaki danışmanlarından biri olduğunu ve Papa'nın bir filmle ilgili istişarelerde bulunmak üzere kendisini makamına davet ettiğini anlattı. Vatikan'daki şu vizyona bakınız; Papa, ahlâk ve inanç sorunlarını ön plana çıkaran filmleriyle tanınan saygın bir yönetmeni kendisine sinema alanında danışman yapıyor ve sinemayla ilgili bir tavır geliştirirken, bir açıklama yapmazdan önce onunla görüşüyor. Hıristiyanlığın temsilcilerinin çok ciddiye aldıkları ve üzerinde titizlikle çalıştıkları bir alanı İslâm'ın temsilcilerinin bütünüyle boş verip sahipsiz bırakmalarının hiç bir mantığı yok.

İnsanlar kendilerini ifade etsinler, kendilerini ifade etmeleri gayet iyi bir şeydir. Hayattaki duruşlarını “İslâmcı” olarak tanımlayan yazar-çizerlerin, sanatçıların, aydınların ve özelde de sinemacıların kendilerini samimiyetle ifade eden eserlere imza atmaları, varlıklarını deklare ederek bazı ezberleri bozmaları, başkalarının ezberlerini bozarken aynı zamanda kendi ezberlerini de bozacak bir özeleştiri geleneğine açık olmaları, uzun dönemde ülkemizin kültür ve sanat hayatında son derece ilginç sonuçlara yol açacak bir tavırdır. Bu, Türkiye'de oldukça zayıf durumda bulunan “birlikte yaşama kültürü”ne de katkı yapacak bir çabadır.

Ancak, ortaya konulan ürünün ideolojik yapısına verilen önem kadar, ona estetik bir yeterlilik kazandırma kabiliyetinin de bir an önce geliştirilmesi gerekiyor. İslâm'ın bizatihi kendisi ve kurduğu gelenek de böylesine yüksek bir estetik arayışı fazlasıyla hak etmektedir. Yoksa, aksi durumda ortaya konulan eserler sloganik bir konuşmanın görüntü ve ses kaydından öteye geçemez.

“Beyaz sinema”nın şimdiye kadar ortaya koyduğu ürünlerde gözlenen teknik ve estetik sorunlara gelince… Ben bir dış gözlemciyim, o yüzden de konuyu kesinlikle indirgemeci ya da basitleştirici bir tavırla ele almak istemem. Hiç kuşkusuz ki bazı filmlerin istenilen yetkinliğe ulaşamamasının birden fazla iç ve dış nedeni vardır. Bir kere iyi sinema, incelmiş sinema yapmak isteyen birinin, alanında mesafe alma melekelerini yoğun bir meslekî hırsla geliştirmesi gerekiyor. Yani sinema gibi insanı rezil de vezir de edebilen bir sanata bulaştığınızda ya en başından donanımlı biri olacaksınız, ya da en azından bu donanımı kısa bir staj devresinin ardından kazanmayı bileceksiniz.

Ha, bu noktada sektör “beyaz sinemacılar”ın önünü çok mu açmıştır, onlara karşı çok mu şefkatli ve anlayışlı davranmıştır? Sanmıyorum. Daha önce de konuştuğumuz üzere, bu ülkede, İslâm'la ilişkili bir şey ürettiğiniz zaman “İslâmcı” diye yaftalanma riskinizin olduğu bir gerçektir. O meslektaşlarımız da bu yolda bir takım sözler söylediklerinde önlerinin kapanacağını öngöremeden olaya safiyâne niyetlerle girmiş, sonrasında ise karşılaştıkları reddiyeci tutum nedeniyle kendilerini ve sanatlarını geriye çekip sınırlandırma yoluna gitmiş olabilirler. İslâmcı sinema akımının kendisinden bekleneni tam olarak verememesi durumunu açıklarken, bence birden fazla parametreye başvurulmalıdır. Gerek kişinin kendi yetenek kapasitesinin sınırları, gerekse öğrenme sürecinin dışsal nedenlerle sekteye uğramasından dolayı ortaya çıkabilir bu genel yetersizlik hâli…

Ancak, yine de tekrar etmek isterim ki inanç meseleleri, sinemayı hem ulusal hem de evrensel düzlemde zenginleştirebilecek kadar önemli bir damardır ve ben de ülkemiz sinemasında her türlü olumsuzluğa rağmen böyle bir akımın var olması gerektiğini düşünmekteyim. Sözgelimi, Yeni Şafak'ta sizin söz konusu alanda ortaya koyduğunuz çabaları biliyorum. Ayrıca, yine benim ilgi alanımla ilgili kafa yorup yazılar yazan biri olarak Yusuf Kaplan beyi de fırsat buldukça takip ediyorum. Sanat alanındaki bu gibi farklı bakış açıları iyidir, olmalıdır ve daha da artmalıdır. Benim demokratik çok seslilikten yana hiç bir korkum yok.

- Sinema sektörünün geleceğini ipotek altına alan bir başka önemli tehdit unsuru da korsan film piyasası… Toplum, özellikle de genç kuşaklar hiç bir bedel ödemeden bilgisayar programı, oyun, müzik ve en önemlisi de sinema filmi tüketmeye öylesine fena alıştılar ki onlara bu alanlarda verilen bütün hizmetlerin ve dünyevî keyiflerin reel bir karşılığı olması gerektiğini öğretmek, bunun hem hukukî hem de ahlakî bir zorunluluk olduğunu belletmek her geçen gün daha da zorlaşıyor.

- Ben, korsan ürün tüketimini toplumun içinde yüzdüğü genel ahlâksızlık hâlinin son derece anlamlı bir yansıması olarak görüyorum ve o yüzden de her filmimde mutlaka ahlâka dair bazı vurgular yer alıyor.

Bu, ahlâktaki “faydacılık felsefesi”yle doğrudan ilişkili bir durum… Yaşadığımız coğrafyanın insanları korsana, yağmacı zihniyete öteden beri teşnedir. Bu yolla kendilerine bir fayda sağlarken hiç sıkıntıya girmiyor, elde ettikleri faydayı en kestirme yoldan maksimize ediyorlar. Anadolu'dan İstanbul'a gelip büyük bir pişkinlik içinde kamu arazilerinin üzerine hanlar hamamlar dikmiş, sonra da bu yapıları başkalarına astronomik fiyatlarla satıp kısa yoldan zengin olmuş zorba biriyle, “fikrî haklar kanunu”nun koruma altına aldığı eserlere hiç emek vermeden sahip olmayı alışkanlık haline getirmiş korsan müptelası bir kişi bütünüyle aynı kültürel köklerden beslenmektedir. Bizler, uzun yıllardır bu iştah açıcı kentte yaşamamıza rağmen kentimizin kamu arazilerini yasadışı bir biçimde yağmalamadıysak, bunun sebebi bambaşka bir ahlâkî norma bağlı olmamızdır. Ancak, günümüzde toplumun ezici bir çoğunluğu için geçerli olan temel ahlâkî norm “yağma”dır. Yağmalanan şey ha bir arazi olmuş, ha bir filmin korsan DVD'si, hiç fark etmez. Bedelsiz elde etmeyi alışkanlık hâline getirmiş, bunu doğal bir hak olarak gören devâsâ bir kitle var. Babaları her nasıl ki İstanbul'u yağmalayarak zengin olmuşlarsa, çocukları da sanatçıların eserlerini yağmalayarak yaşıyor.

Hem devletin, hem de aydınların, bu düşkün ahlâkı yeniden yükseltmek adına somut bazı adımlar atması gerek… Sorun yalnızca adlî tedbirlerle de çözülemez; genç kuşakların aileden itibaren güçlü bir utanma duygusuyla yetiştirilmeleri şart…

Ruhsal kirlenmenin bu denli büyük boyutlara ulaştığı bir çağda, sorumluluk duygusu içindeki bir sanatçının eserlerinde uğraşması gereken meseleler de işte tam olarak buna karşılık geliyor. İyilik, kötülük, ahlâk, ahlâksızlık, bireysel ya da toplumsal çürüme gibi çok ciddi konu başlıkları, kendileriyle ilgilenmek üzere bizleri beklemekte... Çağdaş bir sanatçının beslenmesi gereken ana damar bu olmalıdır.

“Cenneti Beklerken” adlı filmim gösterime yeni girmişti. Bir kafeteryada oturuyordum. Arkadaşlar geldiler ve önüme filmin korsan bir DVD'sini koyup “Al, hayrını gör, senin filmin de işportaya düşmüş” dediler. O DVD'ye hiç konuşmadan, dakikalarca uzun uzun baktım. Benimle birlikte yüzlerce, belki de binlerce kişinin emeği, alın teri, maddî ve manevî yatırımları, bütün bunları hiç bir katkısı olmadan sahiplenmiş birilerinin eliyle 2-3 liraya satışa sunulmuştu. O an, bir yapımcı ve yönetmen olarak duyduğum üzüntüyü hiç kimseye tanımlayamam. Böyle bir sorumsuzluk karşısında söylenecek söz bulmak çok zordur. Hâlâ da evde saklıyorum o korsan kopyayı…

- “Allah, kitap, peygamber” lafzını ağzımızdan düşürmeyen biz Türkler, kamu malına ya da başkalarının hakkına saygı gibi konularda, sözgelimi neden bir Alman ulusu gibi tutarlı ve ahlâklı olamıyoruz? Aynı şekilde, Japonlar'ın büyük bölümü Şintoizm dinine mensup ve güneşe tapınıyorlar. Ancak kul hakkına uyma noktasında çağdaş Müslümanlardan çok daha duyarlı olduklarını görüyoruz.

Kendisine ait olmayana el uzatanın lanetlendiği ve şiddetle cezalandırıldığı bir dinin mensubu olma iddiasındaki böyle bir toplumun, aşırmacı kültüre bu denli teşne oluşunu hangi sosyolojik gerekçelerle açıklıyorsunuz? Sizce yanlışlık nerede?

- Zor bir soru bu… Evet, hem hırsızlığın reddedildiği, hem de baştacı edildiği garip bir toplumsal ikilemin içinde yaşıyoruz yüzlerce yıldır… Bunu anlayabilmek için de bir kültür dedektifi olmak ve toplumun beslendiği kaynaklarda ne gibi sakatlıklar ya da boşluklar var, onu tam bir tarafsızlıkla araştırmak gerekiyor. Kültürünü her yönüyle kutsayarak ya da topyekün nefret ederek olmaz bu iş; gerektiğinde takdir etmeyi, gerektiğinde de eleştirel olmayı bileceksiniz.

Almanlara ve diğer bazı batılı uluslara baktığınızda, bu toplumların ahlâk kurumunu, Immanuel Kant'ın ahlâk teorisinde yaptığı gibi en başından temellendirip sağlam bir sistem hâline getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Nitekim bunu belli bir yere kadar başarmışlardır da…

Ahlâksızlık, çok güçlü gibi görünen bir ahlâk sistemi içinde kendisine sızabileceği bazı çatlaklar bulmuşsa orada büyük bir maharetle yuvalanır ve bir süre sonra bireyin hayata bakışının ayrılmaz bir parçasına dönüşür. Bu da günümüz Türk toplumunda ya da bir çok doğu toplumunda gözlendiği üzere hastalıklı bir yapı oluşturur.

Çalıp çırpmaya yönelik eğilim, yağmayla gelen malı “hak” olarak görmek, öyle kolayca baş edilebilecek bir sorun değildir. Gerek devletin, gerekse aydınların inatçı çabalarıyla, çok uzun vadede tedavi edilebilecek bir hastalıktır bu. Kararlılıkla üzerine gidildiğinde, tam olarak iyileşmese bile, en azından şimdikinden daha mâkul bir düzleme çekilebilir.

- İnternette size atfedilen ilginç bir cümle var. İddiaya göre, katıldığınız bir sinema söyleşisinde, “Bir filmde hiç hata yoksa, o filmi çöpe atın” demişsiniz. Her filminde sürekli daha yüksek görsel kalitenin arayışındaki bir yönetmen için oldukça zıt bir yaklaşım bu… Dediniz mi gerçekten böyle bir şey?

- Bunu hangi koşullar altında ve ne gibi özel bir örnekten hareketle söylediğimi şimdi hatırlayamıyorum. Ancak, irili ufaklı teknik hatalara ilişkin bir görüş olarak ifade etmiş olabilirim. Sinemacı bazen perdede daha büyük bir balığı yakalayabilmek için ufak tefek biçimsel kusurları görmezden gelebilir. Sözgelimi, çok güçlü bir duygunun ifadesi için, o duygunun aktarılacağı sahnede masum bir devamlılık hatası yapabilirsiniz. Bu da hiç kimseyi rahatsız etmez. Ancak, eğer ki bir yönetmen içeriği tamamen boşverip bütün enerjisiyle biçimsel kusursuzluğun peşine düşmüşse, “Aman şu sahnede elini üç santim kaldırdı, bunun genel planında da tamı tamına üç santim kaldırmalı”nın hesabını yaparken anlattığı hikâyenin özünü yitirmişse, o film yalnızca plastik bir yetkinliğe sahip olur, anlattıklarıyla hiç kimsenin duygu dünyasına herhangi bir katkıda bulunmaz. Aşırı ölçülüp biçilerek çekilmiş, ancak içi boş filmleri kastederek söylemiş olabileceğim bir söz gibi duruyor ki zaten sinema düşüncem de bu yöndedir. Biçim, çok gerekli olduğunda içeriğe fedâ edilebilir, ancak tersi bir durum ise filmi zedeler.

- Sinemanızda geleneklere yakın bir duruşunuz var. Pekiyi, bu gelenekçi tavır film çekerken kullanılan teknolojilerde de gündeme geliyor mu? Bir çok yerli ve yabancı sinemacının, hem sağladığı yüksek görsel kalite, hem de nostaljisi nedeniyle 35 mm analog sinema kamerası kullanımından vazgeçmemeye çalıştığını görüyoruz. Ancak, mevcut sistemin film yapımına getirdiği ağır ekonomik yükten dolayı, son yıllarda dijital sinemacılık da aldı başını gitti. Pelikül film ve dijital kamera rekabetinde tam olarak nerede duruyorsunuz? 35 mm klasik film kameraları kullanmaya devam mı ? Yoksa, “Artık pes ettim, dijitale geçiyorum” diyenlerden misiniz?

- Ben, Nokta'ya kadarki bütün filmlerimi 35 mm formatında çektim; ilk kez “Nokta”da high-definition (yüksek çözünürlüklü) dijital kamerayla çalıştım. Açık söyleyeyim, sağladığı kolaylıkları ve sunduğu resim kalitesini gördükten sonra, artık 35 mm'nin külfetine kesinlikle geri dönmem. Sonuçları aynı akşam otel odasında sakin kafayla izleyip, ertesi gün için yeni çekim kararları alabiliyordum.

Ha, bir sabah evimin kapısını açtığımda gökten gelmiş 200-300 kutu Kodak negatif film bulursam, o zaman belki tekrar aynı formatı denerim! Ancak, bu kadar pahalı ve hantal bir sistemin, hele de bizim gibi güç bela film yapılabilen ülkelerde artık dijital sinema karşısında tutunma şansı kalmamıştır. Çekim ve laboratuar giderleri korkunç boyutlara ulaştı. 35 mm'nin her aşamasında hem ciddi bir maliyet, hem de görsel sonuç açısından büyük riskler üstleniyorsunuz. Kameranın çekim penceresine gelip takılan bir kıl, sonradan hayatınızı karartabilir sözgelimi… Ancak, dijitalde maliyetin yanısıra duruma hâkim olmak ve çıkabilecek teknik sorunları çözmek de daha kolay. Zaten hikâyeniz iyiyse, kurduğunuz atmosfer insanları sarıp sarmalıyorsa, perdedeki görüntünün kaynak kalitesi salondaki kitle tarafından en fazla 5-10 dakika sonra unutuluyor. Şu anda iki sistem arasındaki kalite farkı, ancak çok uzman gözlerin ayırabileceği kadar küçülmüş durumda…

Velhasıl, bana göre sinemanın geleceği dijital formattadır.

- Türkiye'de sinema sanatı üzerine yazıp çizenlerin, özellikle de film eleştirmenlerinin şimdiye kadar yapıtlarınızı doğru okuduğuna inanıyor musunuz? Size göre ülkemizde eleştirmenlik kurumu yapıcı bir biçimde işliyor mu?

- Film eleştirmenlerinin, benim yapmaya çalıştığım işlerde benden daha farklı düşünmeye hakları olduğunu peşinen teslim ediyorum. İnsanlar, yalnızca benim onlara göstermeye çalıştığım yönde düşünmek zorunda değiller. Filmim benden çıktıktan sonra onun toplumda uğradığı farklı limanlar, birbirinden çok değişik algılama biçimleri olabilir. Bir yönetmenin de kendisine gelen olumlu ya da olumsuz eleştirileri sindirebilecek olgunluğa sahip olması gerekiyor. Dolayısıyla, eleştirmenler filminizle ilgili olarak sizin aklınıza bile gelmeyecek saptamalar yaptığında hoşgörülü bir tutum takınmalı, bunu oyunun bir kuralı olarak kabul edip hazırlıklı olmalısınız. Özellikle olumsuz eleştirilerden aşırı şekilde etkilenip “Ali benim hakkımda şunu dedi, Veli bana şu iğneyi batırdı” demeye başlarsınız, bunu bir kin gerekçesine dönüştürürseniz, sonunda kendi kendinizi yer bitirirsiniz. Bir sinemacının “Alman millî takımı” gibi olması lâzımdır. Alman millî takımı 2-0 yenerken de 2-0 yenilirken de büyük bir soğukkanlılıkla hep aynı oyunu oynar. Sinemacı da olumlu ya da olumsuz dolduruşlara gelmeden, fakat haklı ve somut eleştirileri de dikkate alarak mangal gibi bir yürekle yoluna devam etmelidir.

Kaynak : Yeni Şafak

Son Yorumlar

Yandex.Metrica