Nâzım bugün hâlâ güncel  posteri

Nâzım Hikmet ölümünün 46. ölüm yıl dönümünde çeşitli etkinliklerle anılırken, Nâzım Hikmet Vakfı Başkanvekili ve 'Barış'ın Şairi Nâzım Hikmet' kitabının yazarı Kıymet Coşkun ile usta şairi konuştuk. Kıymet Coşkun, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı'nın, 12 Eylül diktatörlük ortamı koşullarında yasaklanmış, unutturulmaya çalışılmış Nâzım Hikmet için yaptığı çalışmalarla belki de kalıpların kırılmasında, gençlerin, insanların usta şair ile yeniden buluşmasında öncü bir rol üstlendiğini anlattı. Yazar Kıymet Coşkun'un sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:  

- Nâzım Hikmet’in ölümünün üzerinden 46.yıl geçti. Eskiden kitabını bulundurduğu ya da şiirini okuduğu için suçlanan, cezalandırılan insanların olduğu bu ülkede bugün Nâzım Hikmet her yerde anılıyor. Cumhurbaşkanıları, başbakanlar, genelkurmay başkanları, toplumda farklı duruşa sahip kesimler onun dizelerini seslendiriyor. Bu noktaya gelinmesinde Nâzım Hikmet Vakfı’nın rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

K.C: Bu noktaya gelinmesinde her şeyden önce kuşkusuz Nâzım Hikmet’in gücü olduğunu söylemeliyim. O bugün sevenlerinin olduğu kadar ondan nefret edenlerin de kabullenmek zorunda kaldıkları eserleriyle var.  O asla dar kalıplar içine sıkıştırılamayacak evrensel  bakışa sahip biri. İnkar edilemeyecek yurtseverliğiyle enternasyonalizmi harmanlamış, içselleştirmiş bir şair. Bu nedenle de dün olduğu gibi bugün hala güncel. Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı 12 Eylül diktatörlük ortamı koşullarında yasaklanmış, unutturulmaya çalışılmış şairimiz için yaptığı çalışmalarıyla belki kalıpların kırılmasında, belki gençlerimizin, insanlarımızın Nâzım Hikmet ile yeniden buluşmasında öncü bir rol üstlendi diyebiliriz.  Ulusal ve uluslararası boyutlarda düzenlediği etkinlikler;  bilimsel toplantılar, sergiler, tiyatro oyunları, filmler, şiir ve müzik dinletileri, söyleşiler, şenlikler ve ona yönelik haksızlıkların giderilmesi için sanatçılarla, bilim insanlarıyla hep birlikte verilen mücadeleler onu gündeme taşıdı kuşkusuz ama asıl olan, yadsınamaz olan onun gücüydü, büyüklüğüydü. 

- Bize biraz Vakfı anlatır mısınız?  Nasıl kuruldu? Kimlerle yola çıkıldı? Bugün neler yapıyor? Geldiği ve varmak istediği nokta nedir? Yeterli destek alabiliyor mu? Özellikle bizim gibi ülkelerde sivil toplum kuruluşlarının güç koşullarını göz önüne alırsak, nasıl ayakta duruyor gibi konulara açıklık getirebilir misiniz?

K.C: Nâzım Hikmet Vakfı az önce de sözünü ettiğim gibi 12 Eylül koşullarında kurulmuş bir Vakıf.  O dönem yola çıktığımızda bu girişimi destekleyenler olduğu kadar karşı çıkanlar da olmuştu. Karşı çıkanların korkusu koşulların henüz elverişli olmadığı yönündeydi. Ama koşulların oluşmasını beklemek yerine oluşmasına katkıda bulunmak gibi mücadeleci bir yol seçildi girişimciler tarafından. Girişimin başında Nâzım Hikmet’in kız kardeşi sevgili Samiye (Yaltırım) Ablamız vardı. Kuruluş sonrasında da uzun yıllar başkanlığımızı yaptı. Ölümünün ardından Aydın Aybay, bugün ise Rutkay Aziz bu önemli görevi yürütmekte. Yine kuruluş sürecinde ve sonrasında aralarında Nâzım Hikmet’in dostlarının ve gönül bağı olanların katkılarıyla bugünlere gelindi. Bugün çoğu aramızda olmayan bu insanları burada, bu vesileyle bir kez daha şükranla anmak istiyorum. Vakfın kuruluş amacını, yeryüzünde yaygın ve dağınık olarak bulunan Nâzım Hikmet’e ilişkin her türlü bilgi ve belgeyi bir araya getirmek ve Nâzım Hikmet’e yönelik haksızlıkların giderilmesi ve hak ettiği yeri alabilmesi olarak özetleyebilirim. Bu konuda çok yol alındığını söylemeliyim. Ancak yapılacak her şey bitti demek olanaksız. Özellikle bugünlerde üzerinde en çok durduğumuz ve gerçekleştirmeye çalıştığımız bir 'Nâzım Hikmet Müzesi' konusu var. Kuşkusuz yapmak istediğimiz şeylerden bir tanesi bu müze, şu an gündemimizde İstanbul’a bu müzeyi kazandırmak var. Nasıl ayakta kaldığımıza gelince; bizimle birlikte ya da bizden sonra kurulmuş birçok kuruluş, vakıf bugün kapılarına kilit vurulmuş durumda ne yazık ki. Bizim ülkemizde sanata ve kültüre yatırım çok yetersiz. Biz bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz her konuda olduğu gibi yine yola parasız çıkıyoruz. Gönüllerimizin zenginliği bize güç veriyor olsa gerek. Uluslararası boyutta ses getirecek bir müze kuruluşu için destek arayışlarımız sürüyor. En azından umudumuzu koruyor ve çabalarımızı sürdürüyoruz. Nâzım Hikmet sevdalılarının, şiirleriyle beslenen dostlarının bizi yalnız bırakmayacaklarına inanıyoruz.  

- Ben biraz da size dönmek istiyorum. Vakfın kuruluşundan bu yana yönetim kadrosu içerisinde yer alıyorsunuz.  Bu süre içinde Nâzım Hikmet Vakfı Yayınları basımı gerçekleşti. Bu yayınlar arasında da biraz gözden kaçan bir kitap olan 'Barışın Şairi Nâzım Hikmet yayımlandı. Bize biraz vakıf yayınlarından ve kitabınıza ilişkin bakış açınızı anlatır mısınız? Bu kitabı yazma fikri sizde nasıl oluştu? Nasıl bir süreç izlediniz?

K.C: Evet yönetimde yer almam sürece ilişkin tanıklıklarımı zenginleştiriyor kuşkusuz ama hemen belirtmeliyim ki vakıf çok güzel kolektif bir çalışmayı oturttu. Kurumsal bir kimlik oluştu artık. Bu da işleri kolaylaştırıyor tabii ki. Keşke biraz da paramız olsaydı demeden geçemiyorum bunları anlatırken yine de… Çünkü özetle anlatırken yaşanan zorlukları es geçiyorsunuz. Oysa kolay gelmedik buralara. Bizim de çok zor günlerimiz oldu. Hala da çok zor durumdayız ama biz bunların üstesinden gelmenin yolunun üretmek olduğunu düşünüyoruz. Evet, Nâzım Hikmet Yayınları birkaç yılın ürünü.  Yine hem Nâzım Hikmet üzerine kitapları sevenleriyle buluşturmak hem de vakfa iki kuruş para kazandırmak ve böylece zorunlu giderlere biraz katkı sağlamak istedik. Ama her konuda olduğu gibi bu konu da başlı başına bir iş ve biz bu işi gönüllü çalışmayla aşmaya çalışıyoruz. Vakıf yayınlarının başında deneyimli yayıncı, şair dostumuz, Genel Sekreterimiz Turgay Fişekçi var.  Bu da bize güven veriyor kuşkusuz. Benim kitabıma gelince; bu kitap Nâzım Hikmet üzerine ilk çalışmam değil ama beni heyecanlandıran bir çalışma. Vakıf Bilgi ve Belge Merkezi'ni oluşturmak üzere gittiğim ülkelerde en çok üzerinde durduğum konu onun barış mücadelesiydi diyebilirim. Barış için aktif olarak çalışan, eserler veren bir şairin bu yanının üzerinde fazlaca durulmaması açıkça ilgimi çekmişti. Ve ulaştığım belge ve tanıklıklar beni bu konuda yazmaya itti diyebilirim. Özellikle '2002 Uluslararası Nâzım Hikmet Yılı' nedeniyle hazırladığımız Nâzım Hikmet Belgeseli’nin araştırma ve çekim süreci, bu konuyu ertelememem gerektiğini bana anımsattı. Özellikle Moskova’da bulunan (eski) Barış Komitesi’nin yeni yöneticilerinin çaresizliği bu kitabı mutlaka yazmalıyım düşüncesine neden oldu diyebilirim. Kitabı yazarken Nâzım Hikmet’im şiire başladığı yıllara kadar gitmem gerektiğini düşündüm. Yani savaş ve barış idesinin Nâzım Hikmet’in yetişmesindeki, şiirinin oluşumundaki etkisini anlayabilmek için çocukluk yıllarının içinde bulunduğu koşullara bakmalıydım. Dünyaya gelişi, ailesinin dünya görüşü ve dostlukları, dağılmakta olan bir İmparatorluğun son çırpınışları. Savaşlar, göçler, ölümler ve özellikle de dayısının Çanakkale Savaşı’nda şehit olması, duygusal bir çocuk olan küçük Nâzım’ı çok etkilemişti. İlk gençlik yılları, Deniz Lisesi öğrenciliği, İstanbul’un işgali, Anadolu’ya geçişi, Bolu günleri ve Sovyetler Birliği’ne gidişi, yeni bir dünyayla tanışması, dünyaya bakışındaki ideolojik oluşum, Parti üyeliği, 2. Savaş öncesi Avrupa’da yükselen Faşizm tehlikesi ve ona karşı duruşu, ceza evi yıllarında içeriden izlediği kanlı, büyük savaşın kitlesel yıkımı onun savaşa karşı, barıştan yana duruşu eserlerine doğrudan yansıyacaktı. Daha sonra Rusya’da geçen sürgün yıllarında ise iki dünya sistemi arasındaki soğuk savaşa  ve milyonlarca liranın nükleer kıyım silahlarına dönüşmesine aktif olarak karşı durdu. Sesi barış isteyen annelerin, çocukların sesi oldu. Bu kitapta Nâzım Hikmet’in barış için yaptığı çalışmaları, tarihi süreci içinde ve onun bakışıyla vermeye çalışırken ulaştığımız bazı belgeler onun bu çalışmalardaki bilinmezlerini de açığa çıkarıyordu. Nâzım Hikmet’in yıllar süren ceza evi yaşamının son bulmasının ardından İstanbul’da kendine kurduğu mütevazi yaşam, birilerinin gözüne batmıştı ve hepimizin bildiği gibi ülkeden ayrılmak zorunda kaldığı bir süreç yaşamıştı. Bu dönemde kendisine o günlerde henüz  Dünya Barış Konseyi adını almamış olan “Dünya Barış Müdavimleri Kongresi’’nden, Madam Cury imzasıyla bir telgraf gelmişti; İngiltere’de Sheffield’de düzenlenecek Barış Kongresi’ne davet edilmekteydi. Daha sonra da Varşova’daki kongreye mutlaka katılması istendi. Ancak Nâzım Hikmet askerliğini yapmadığı gerekçeyle pasaport alamayacaktı. Sonraki süreci biliyoruz. Basında aleyhte kampanyalar başlatıldı. Ölüm tehlikeleri atlattı… Askere alınmak istendi… Ve sonuçta, kendisine Varşova’da verilmesi planlanan İlk Uluslararası Barış Ödülü’nün verileceği törene gidemedi. Ödülü ileride yakın dostu olacak olan  Pablo Neruda tarafından alındı. Nâzım Hikmet bu süreci Romanya’ya gittikten sonra kaleme alarak rapor eder.. Bu rapor ve daha sonra Romanya’daki ilk günlerinin anlatıldığı raporlar Komintern Arşivi’nde yerini alır.  (Bu raporların birer kopyaları Vakıf Arşivi’ndedir.)

Kaynak : Cumhuriyet

Son Yorumlar

Yandex.Metrica