Işığın Oğulları tartışma yaratacak posteri

Nedim Saban yazısında şu görüşlere yer verdi:

Bir oyuna gittiğinizde, seyirci ışıkları söndüğünde...
Daha beşinci dakikada içinize bir sıkıntı çöktüğünde...
Çocukken uyumak için anneniz size köydeki koyunları saymanızı öğütlemişken, bu kez siz uyumamak için son girdiğiniz denizdeki denizanalarını, evinizdeki yemek takımının bıçaklarını saymaya başladığınızda...
Yanınızdakine çaktırmadan saatinize baktığınızda, cep telefonunuz kapalı mı gibi bakar gibi yapıp aslında oyunun bitimine kaç dakika kaldığını hesapladığınızda,
IŞIĞIN OĞULLARI İLE KARANLIĞIN OĞULLARININ SAVAŞI'nı veriyorsunuz demektir.
....
Aslında bir oyunu alkışladığınız gibi, yuhalama hakkına sahip olduğunuzu unutmamalısınız.
Ama lokantada şarap tadarken şarabı geri yollamayan kibar hanımlar ve beyler gibi, oyundan yarıda çıkmayı bile garipser,karanlıkla savaşırsınız adeta.
....
Hele karşınızda İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı gibi, karanlığa karşı ışıkla savaşan, kültür dostu bir vakıf varsa...
Onlara bir şans daha vereyim dersiniz!
Ben onların ışığın oğulları ile karanlığın oğullarının savaşındaki mücadelelerinde pekçok şans verdim.
Ama imza attıkları son  rezaletten de yirmibeşinci dakikada  ayaklarımı vura vura çıktım.
....
İKSV'nin son tiyatro festivallerinde de içe kapandığını gözlemlemiştim. Özellikle yurtdışından getirttikleri oyunların kalitesi gittikçe düşüyordu. Tiyatro dünyası   tavırlıydı, hatta birkaç dergide bu konuda yazılar, bazı sanatçıların görüşleri de  çıkmıştı. Ben dünyanın pekçok festivalinde oyunlar izlemiş şanslı vatandaş olarak tiyatro festivalinin ruhunu yitirmesi, alternatif olmaya çalışırken amatörleşmesi meselesinde  sessiz kaldım.
Belki maddi koşullar el vermiyordurr diye düşündüm. Kaldı ki, her yıl yapılan festivalin iki yılda bir yapılıyor olması bile koşulsuzlukların göstergesiydi.
Ancak, biraz araştırıca vakfın  gittikçe içe kapandığını, danışmanlarına danışmaktan vazgeçtiğini, ısrarla aynı kişilere adeta  ısmarlama işler yaptırtarak kendisini bir kısır döngüye sürüklediğini gözlemledim.
Kızamadım yine de. Sonuçta her festivalin bir karakteri vardır. Gitmeyiz, görmeyiz, olur biter dedim kendi kendime.
Ya da, alternatif festivallerin oluşumuna destek veririz. Sanat kısır döngüyü zaten mayasında barındırmayacağı ve sisteminden kusacağı için, bu sinerji daha heyecan verici oluşumları yaratacaktır. 
....
Ancak işin içine 2010 gibi iddialı bir söylem girince, sabrım taştı doğrusu!
Rumelihisarı'ndaki Işığın Oğulları Sefaleti'nin Avignon, Barcelona ve Atina'dan sonra İstanbul'da oynandığı tamamen aldatmacadır.
Amerikalılar wishful thinking diyorlar. Eee biz de, aldatmaca demeyelim de, keşke olsaydı, diyelim bari!
Bu oyun sözkonusu festivallerde,  hastalık (!!!) bahanesiyle sergilenmemiştir.
Zaten sahnelenseydi, şarabı geri göndermek cesaretini bulan Avrupalılar, bu çalışmayı, daha doğrusu çalışmamayı yuhalarlardı.
İkinci aldatmaca, oyunun program dergisinde yazdığı gibi  75 dakika olmasıdır. Sözkonusu müsamere prova edilmediği için, 75 dakika olduğu sanılmıştır.
Benim 25. dakikada kurtulduğum işkence, ben kendi kendimi azad ettikten sonra  80 dakika daha sürmüştür. Yani toplamda  105 dakikadır.
İKSV gibi ciddi bir kuruluş,  2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin halkına daha zamanlamasını bile bilmediği bir oyun projesi sunuyor. Yahu Avignon, Barcelona ve Atina'da saatler mi bozuktu?  Hani orada oynamıştınız? Bir zahmet saat tutup, Türkiye'deki program dergisine de yazıverseydiniz...
.....
Nuri Çolakoğlu/Dikmen Gürün gibi iki  değerli kişinin  bu projeye niye imza attıklarını çok merak ediyorum doğrusu.
Daha önce İstanbul'a getirdikleri  SEAS projesi de son derece tartışmalıdır  çünkü projenin uluslararası küratörü paraya para demeyen ve daha çok ticari beklentileriyle öne çıkan bir figürdür. (Bu kişinin portresini ve projenin ayrıntılarını ayrıca yazacağım)
Üniversitelerarası Tiyatro Şenliği deseniz,  bunun için 2010'a gerek yoktu, zaten ODTÜ ve BOĞAZİÇİ, yıllarca en coşkulu şenliklere imza atmıştı. 
Prof. Gürün'ün, tiyatromuza katkılarını azımsamak için kara cahil olmak gerek.Türk Tiyatrosu yeni Dikmen Gürün'leri kolay kolay yaratamaz.    Ancak şahsen ben, şu anda 2010 ajansının kimlere teslim edildiğini de araştırmış bir kişi olarak,  neden Çolakoğlu'ndan sonra direndiğini ve hangi projeleri geçmediği için istifa ettiğini çok merak ediyorum.
Bir de, geçmeyen projeler, "Işığın Oğulları ile Karanlığın Oğullarının Savaşı gibi" idi ise,  tiyatro eleştirmenlerinin oyunlardan sonra birbirlerine söylediği sözü tekrarlamak isterim: "Allah başka zeval vermesin", "En kötü günümüz böyle olsun"!               
....
Gelelim oyundan niçin çıktığıma?
Siz bir okuma tiyatrosunu, performans diye yıtturmaya çalışır, benim çocukluğumun "Jules ve Jim" filminin  yıldızı Jeanne Moreau'yu ihtiyar masalcı olarak karşıma oturtarak, dramaturjisi "savaş kötüdür"den öteye gitmeyen yüzeysel  bir metni barkovizyondan yansıtmaktan utanmazsanız, ben o oyundan çıkarım. 
Kaldı ki, Cüneyt Türel'e ilk tiradı ezberletip, ikinci tiradı okutur, üstelik orada bile Türkçe ustasının dilinin   provasızlıktan sürçmesine neden olursanız, "Kara Tavuk" oyununda devleşen oyuncunun gözümden düşmemesi için  ayaklarımı vura vura çıkarım. ( Keşke yanımda birkaç tane yüksek topuklu hanım olsaydı da, topuklarını vura vura birlikte çıksaydık. )
Evrensel mesaj verme uğruna Türk ile Fransızı, Filistinli ile İsrailliyi bir araya getir, şakacıktan  bir ağıt söylet, barkovizyonun durması gerektiği zaman teknisyenin kocaman elini ışığın önüne getirecek kadar ilkel bir teknik ham hum şorolop numarasıyla, bize performans sanatı numaraları yap.
Vallahi Amos Gitai'nin büyük bir film yönetmeni olduğu zaten şehir efsanesidir. Tiyatrodan da , performanstan da ömür boyu uzak durmalı,  hele İstanbul'u  halen terk etmediyse, bir köşede şiş kebap filan yiyorsa, acilen terk etmelidir.
....
Bu yazı, 2010 için bir tartışma zemini başlatacaktır mutlaka.
Ama bu performans için harcanan para yerine, 2010 Kültür Başkenti'nde hala Maslak'ta fuhuş yapmak zorunda kalan hayat kadınlarının performanslarına bakılsa ve ödenekler oraya aktarılsa çok daha iyi olur düşüncesindeyim.
Geçen hafta Urla'da Türkiye Tiyatrolar Birliği'nin düzenlediği 3. Tiyatro Buluşması'na katıldım. 48 derece sıcaklıkta Turgay Tanülkü'nün söylediği bir söz beni çok etkiledi.  "Fahişeden büyük oyuncu var mı? Zevk almadığı zaman bile karşısındakini erkek gibi hisettirir. Onlar en büyük emekçilerdir!"
2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin ödeneklerinden  prova yapmak,program dergisine oyun süresi yazmak, ezber yapmak gibi dertleri olmayan emeksizlerin nemalanması  yerine, şehrin gerçek sahibi olan en büyük emekçilerin nasiplenmesi dileğiyle...   

Yazı, nedimsaban.blogspot.com'da bulunabilir.

 

Son Yorumlar (3)

tiyatrosever 07 Ağustos 2009 05:26:08

ayrıca enigmaculture'in yorumuna katılmıyorum. nedim saban ticaret yaparak tiyatrosunu yaşatmayı hedeflemiş, son derece ilkeli bir sanatçıdır. çocukluğundan bu yana tiyatro yapmakta, yurtiçi ve yurtdışında ödüller almaktadır. ne yazık ki iksv son dön emlerde sanat ve ticareti bir arada yürütmeye başladı

tiyatrosever 06 Ağustos 2009 18:20:08

oyunu gördüm. kötü ötesiydi.

enigmacuture avatar enigmacuture 04 Ağustos 2009 18:14:08

10

Nedim Saban bildiğim kadarı ile restoran ve tatlı işletmeciliği nedeni ile elini eteğini sanat piyasasından çekti. Hatta sanatı, ticarette sömürü aracı olarak kullanıyor diye eleştirilmişti. Robert Koleji mezunu zeki adam Nedim Saban"ı sanata da ir bir yazı içinde görmek beni şaşırttı doğrusu. Çünkü sanat ve ticaret birarada olmaz. Eğer olursa, insanlar sizin samimiyetinizden şüphe duyarlar. Tıpkı benim gibi...Yazısına gelince, beni heyecanladırmayan, çalakalem yazılmış bir makale. Hepsi bu...

Yandex.Metrica