Festivallerin güzelliği de burada işte, yeni isimleri vitrine sunmasında. İlk filmi ‘Babam Büfe’yle Altın Portakal’da yarışmaya hak kazanan Meriç Demiray da bu yeni isimlerden.

Meriç Demiray, Anadolu Üniversitesi Sinema Televizyon’u bitirdiği 1997’den bu yana sinema-televizyon sektörünün içinde. Kamera ve dolly asistanlığından senaryo yazarlığına birçok işte çalışarak sinema yapmanın koşullarını oluşturmaya çalışmış. “17 yaşında Sinema Televizyon’a girdim, şimdi 34 yaşındayım. Demek ki 17 yıldır ben bunun hayalini kurmuşum ve çalışmışım. Bütün amaç böyle bir noktaya, film çekme noktasına gelmekti. Şimdi bunu devam ettirmeye çalışacağız.”

Demiray, ilk kez Altın Portakal’a gelmiş. Filmiyle bir festivale katılmanın, festivalin öznesi olmanın keyfini yaşıyor. “Burada olmak çok güzel,” diyor genç yönetmen, “Maddi anlamda hiçbir yerden destek alınmadan, sadece sektörden tanıdığımız insanların ayni yardımlarıyla ve ekibin özverili çalışmasıyla, emeğiyle kotarılmış bir film bu. Bunca film arasından yarışmaya seçilmesini bir ödül, bir başarı olarak görüyoruz. Bir de üstüne ödül alırsak bu inanılmaz keyifli olur.”

‘Gülbeyaz’, ‘Kurşun Yarası’, ‘Fikrimin İnce Gülü’ gibi dizilerin senaryosunda çalışan Demiray, şu sıralar ‘Kül ve Ateş’in senaryo ekibinde. Demiray ‘Babam Büfe’yi çekerken arkadaşları onun işini de üstlenmiş. “Şimdi onlardan birisi film çekecek ve ben onların yerine çalışacağım, ailelerini geçindirme işini ben üstleneceğim.”

Demiray, Babam Büfe’yi birlikte kotardığı yapımcı Direnç Kıymaç, görüntü yönetmeni Burak Yazıcı, kurgucu Ruşen Dağhan ve müziği hazırlayan Alp Erkin Çakmak’la okuldan arkadaş. Yalan haberler üretip çalıştığı kanala satan bir kameraman ile ona bu haberlerde oyuncu olarak destek veren bir kapıcının hikâyesini anlatan filmin oyuncuları Turan Özdemir, Nalan Kuruçim, Levent Tülek ve Caner Çandarlı da hiçbir maddi karşılık beklemeksizin kadroya dahil olmuş.

“Biz bir ekibiz,” diyor Meriç Demiray, “Düşük bütçeli, öyküsü olan bağımsız filmler yapmayı planlıyoruz. Bunun hem ekonomisini hem de dağıtımına kadar bütün süreçlerini canlandırmaya çalışıyoruz. Çünkü bu sinema sisteminde seni sadece yıldızlarla çalışmaya yöneltiyorlar. Küfür kullanmamaya, daha sevimli, televizyona yakın işler yapmaya yönlendiriyorlar. Bizim derdimiz hayatı ezilenler tarafından algılayan, onların yanında bakan bir sinema yapmak. Düşük bütçeli, öyküsü olan, sert.”

Bu noktada yapımcı Direnç Kıymaç giriyor söze. “Filmimiz gişeye yönelik gibi görünmüyor ama bizim bunu insanlara ulaştırmamız lazım. Çünkü biz anlaşılması zor bir sinema yapmıyoruz, halka yönelik bir sinema yapıyoruz.” Kıymaç’ın sözünü yönetmen Demiray tamamlıyor: “Yerel yönetimlerle bir şeyler yapabilirsek bu filmi halk izler. Çünkü onların içinden birisinin öyküsünü anlatıyoruz. Filme gelen Antalyalılardan da güzel tepkiler aldık.”

Meriç Demiray’a son olarak, bu seneki yarışmada ‘Babam Büfe’, ‘Bornova Bornova’, ‘Kara Köpekler Havlarken’ gibi yoksulluk, işsizlik, çaresizlik portreleri çizen filmleririn çok olduğunu hatırlatıp nedenini soruyorum. “Benim açımdan kriz etkili. Ben senaryoyu, işsiz kaldığım, hatta umudumu tüketmek üzere olduğum bir dönemde yazdım. Genel olarak tercih edilme sebebi bu tarz hikâyelerin hayatın temel çelişkileriyle ilgili daha çok şey söylemesinden. Zengin insanların hayatları bize çok şey anlatmaz çünkü,” diye yanıtlıyor.

Kaynak : Erkan Aktuğ / Radikal

Son Yorumlar

Yandex.Metrica