'Gözümde ışık Buda gibi sabırla yürüdük' posteri

"Uğur Yücel’i oyuncu bilirsiniz. Yönetmenliğine de şapka çıkarmışlığınız vardır. Canım arkadaşım, aynı zamanda eski Boğaz mahallelerinden süzülmüş ermişgillerdendir. Dünyanın her halini ve her anını alınarak yaşar. Dünyanın her hali ve her anı ona dokunur.” Yıldırım Türker’in 22.11.2008 tarihli Radikal’deki yazısı böyle başlar ve Uğur Yücel’in oyunculuğu üstüne yıllar önce alınmış notlarla devam eder.
Yıldırım Türker’in o notlarını da çok iyi hatırlıyorum ben. O notların, oyunculuğu karşısında şu hayatta en büyülendiğim (insanlardan biri demeyeceğim, bu kulvarda sanki iki düzine oyuncu daha varmış gibi) insan olan Uğur Yücel’in, hele ki ‘Alacakaranlık’ta nasıl olup da metabolizmamın işleyişini değiştirdiğini anlamama yardım ettiğini hatırlıyorum.
“İyi, kusursuz bir oyunculuk karşısındaki soğukkanlı takdir duygusuna benzeyen bir şey değil. Hatta takdirle en ufak bir ilgisi olduğunu sanmıyorum” der Türker, “Çok iyi oyuncuya, sabır gösterip birkaç şey izlerseniz, rastlarsınız. Ama ötekiler? Onlar pek nadir bulunur. Mükemmelin mahallesine bir gün olsun uğramamış; oynarken kendini bulduğu dünya dışında hiçbir şeye sadakat yemini etmemiş; hazırlıksız yakalanmışsanız, sizi ‘Yahu, bu hayvan ne yapıyor?’ diye heyheylendiren; canlandırdığı insan kadar anlaşılmaz, bütün yabancılar kadar yorucu ve tekinsiz, eh, yüzümüzü kızartıp söyleyelim, büyücülerdir onlar. İyi-çok iyi-çok çok iyi oyuncu değil.”
Ali Nazik’ten Cumali’ye, Tahir Kemal’den Aksak’a, bilen zaten biliyor, oyunculuğunu. Biz nasıl bir adam olduğuna dair son bir tüyoyla bağlayalım ki, o sakil haberlerin öznesi oldurulması bir defa daha dehşete düşürsün: “Tevazu, onun nicedir çalışmakta olduğu ruh iklimi. Yolun başında hızla yuvarlanmış olduğu şöhret-para dünyasından ve onun diktiği inşaatlardan kendini münzevi bir küskün olarak sıyırdığında, yanılmıyorsam kendi karanlığında epey yoğrulmuş.”
Kendi karanlığını hâlâ seven bir adam Uğur Yücel. Magazin âleminin neonunu, floresanını da hiç sevmeyen. Bazıları hani, istemem yan cebimeci. Onlardan hiç değil. Hiç olmadı. O yüzden de, daha bir al gülüm ver gülümcülerin, bu alışverişten beslenenlerin başına geldiğinde çok da tepki vermemenin belki vicdanımızı sızlatmayacağı bir durumla o kalınca karşı karşıya, orada bir duracaksın!    

En baştan başlayalım; bizim tarafımızda şöyle oldu: Tam Timuçin Esen’e yapılanlara yuh diyorduk ki sizin yerden kalkmaya çalışırkenki fotoğraflarınızı gördük. O gece tam olarak neler oldu? Akşam dışarı çıkmıştınız...
Bu konuyu konuşmak bile yoruyor insanı. Ama seyircilerimiz üzüntüyle benden de bir şeyler duymak istiyorlar. Aslında tam da göründüğünden ibaret, Fatih (Akın) ve ekip arkadaşlarıyla çorbacıya girdik ve kameralar belirdi. Ben dışarı çıktığımda uzaklaşmak istedim. Fatih’in asistanı Nurhan’la bir gün sonrasını konuşmak üzere yürümeye başladık. Sonra ben herkesten uzaklaşarak sokak aralarına daldım. Konuşmuyorum. Ne konuşayım? Hiç sevmem kameralara konuşmayı, hele o saatte... 10 dakikadan fazla benimle beraber yürüdüler, gözümde ışık. Buda gibi sabırla yürüdük, onlar da geliyor. Gece gezmesi...

Ne sordular? Tınmadıkça tacizin dozu mu arttı?
Taciz, çeşitleri olan bir şey. Bana karşı ağır saygısızlık edilmedi bugüne kadar. Babaları yaşında bir adamım. Yanımda yakın mesafede yürüyor ve ‘Yanınızdaki kimdi efendim?’ diyor. Ulan hangi yanımdaki, onu düşünüyorum... Nurhan’ı mı kastediyorlar, ne bu soru? Bir grup insan vardı yanımda... Kamera ışığı berbat bir şeydir. O gözümün içinde. Ben de yine sükunetle giderken arada başka yönlere bakmaya çalışıyorum. Sonra durdum ve restore edilen bir binaya bakmaya başladım... Kanalizasyon kapağı ve onun oluşturduğu çukuru görmemişim, çünkü kamera ışığı gözünüzde olunca yeri görmeniz imkânsız. Adım attım ve kendimi yerde buldum. Kolumda dehşet bir ağrı başladı ama çaktırmadım. Bir de tekerlekli sandalyeli bir çocuk çıktı bir yerlerden; o da oyunun parçası... Neyse, işte böyle... Benim başıma muhtelif olaylar gelmiş değil. Zaten gece çıkmıyorum. En son altı ay önce yine Fatih geldiğinde çıkmıştım ve yine kameralar gelmişti. Yahu gecenin o saatinde setten çıkmış yorgunluk atmaya çalışan içkili bir adamdan ne beklenir? Bırak adam bari gecenin karanlığında kaybolsun. Hep gün ışığında, hep seyircinin gözü önünde zaten bu adamlar. Bir de gece gözüne niye fener tutuyorsun? Lüfer gibi oluyor insan. Taciz edip onu azgınlaştırmak akıl işi mi? Vicdansızlık değil mi?  

Siz paparazzilerin tavaf ettiği yerlere giden, ‘basılmak’ için haber uçuran, magazincilerle bu tarz alışverişi olan biri olmadınız hiç. Tam da kaçtığınız şeyin dönüp sizi bulması, vurması ne hissettiriyor? Öfke? Acı? Küskünlük? Haksızlık, adaletsizlik hissi?
Magazin hiçbir dönemde benim hayatımın bir parçası olmadı. Neredeyse baştan sona hiç magazin programı da izlemedim. Gördüklerim de hemen o kanaldan kaçma hissi yarattı. Benim dünyama hiç değmeyen bir alan orası. O yüzden hakkımda ne dendiği, ne yazıldığı da ilgilendirmiyor beni, hatta yaralamıyor. Ancak magazini bir eğlencelik ve ferahlık alanı olarak görüp aklı başında ve o vahşi hayata nispetle seviye tutturan yazarları da incitmek istemem. Ama seyircilerimiz üzülüyor. Evet, seyircilerimiz var bizimle dertlenip sevinen. Ben her yaptığım işe yürek, emek koyuyorum. Kimseyi kandırarak iş yapmadım bugüne kadar. Sahne işi öyledir. Çıkarsın, ter akıtırsın, alkışını alır, sahneden inersin. Hak edilerek kazanılan ve katakullisi olmayan bir dünyadır. Doğrusu ben de övgü, beğeni ve sevgiden fazlasıyla nasibini almış biriyim. Yazılanlar benden çok seyircilerimizi üzüyor. Çünkü eleştiri değil yazılan, iftira. Ama herkes bilsin isterim. Mali durumum yerinde. ‘Canım Ailem’den çok memnunum, Fatih’le yaptığımız ‘New York I Love You’ filmindeki kendi bölümümüz övgü aldı, özel bir yere kondu. ‘Ejder Kapanı’ filminin montajındayım. Ocak ayında vizyonda olacak. Önümüzdeki yıl için tasarılarımız çok zevkli. Heyecanlı yeni işlere hazırlanıyorum. Kendimi çok verimli ve iştahlı hissediyorum. Kimse bizim tadımızı kaçıramaz ve seyircilerimiz de kendilerine üzüntü yaratmasınlar. Haberlerin aslı yok.

Nedir bu 97 bin liralık borç meselesinin aslı astarı?
Birkaç sene önce ticari başarısızlık yaşadım. Madden çöktüm. Hâlâ o günlerden kalan izlerle uğraşıyorum ama geçti gitti. Böyle bir borcum yok.

Buna rağmen Cem Uzan yerine konmak nasıl bir duygu? Fatih Akın’ın sizin de rol aldığınız filminin galası için New York’a gitmenizi kaçmak olarak sundu bazı gazeteler; borcunuzu ödememek için Amerika’ya kaçmıştınız! 

Terminalde New York’tan ve Amerika’dan dönen Türkler çok sıcak övgülerde bulunuyorlar. Hepsi orada yaşıyorlar ve bizim filmle gurur duymuşlar, çünkü galadan bir gün sonra vizyona çıktı Amerika’da film. Kiminin gözleri yaşlı. İnsanı duygulandırıyor övgüler... Ama pasaporttan girerken karşımda magazin kameraları beni bekliyor. Kaçan adam gelecek mi, gelince ne diyecek... Sizce nasıl bir duygu ve ne dersiniz adamlara? Ben yalaka, elastik bir adam değilim ki. Bir de kendi dünyalarının adamı değilim ki hemen sızıntılı, kıvrak cümlelerle demeçler yağdırayım... 

İsmet Berkan bu model magazin gazeteciliğini ‘haysiyet cellatlığı’ olarak nitelendirdi. Siz ne diyorsunuz? Fazla mı ağır, az bile mi?
Ben kötülükle kol kola yürüyen ve onunla beslenen insanlar hakkındaki yakıştırmaların hepsine şunu eklemek isterim. Magazinciler, biraz vicdan iyidir!

New York dönüşü İstanbul Atatürk Havalimanı’nda gazetecilere “Aptal aptal şeylerle uğraşacağınıza entelektüel olun. Biraz zihninizi açın, entelektüel olun, dünyayı takip edin” dediğiniz yazıldı. Daha neredeyse ergenlikte o başka âlemin tadını almış çocuklar bunu nasıl becerecek?
Ben onlara demedim aslında, sözüm bu haberleri yapanlara. Amerika’ya gidiş nedenimi belki bir-iki kişiye sorsa fikir sahibi olacak. Ama bununla hiç ilgilenmiyor. Bizim filmin ne olduğunu bilmiyor. Oyuncuları da tanımıyordur ki, bununla hiç ilgili değil. Muhtemelen New York’un haritadaki yerini bile bilmiyor. Yayın müdürünün de mi önünden geçmez bu haberler? Biri çıkıp da “Yahu adam galaya katılacak, filmde yer alan oyuncuların yanına bizim adamları yazdığımızda seyirciyi mutlu ederiz. Güzel bir haber bu! Etmeyin, nereden çıkarıyorsunuz adamı kaçırtmayı?” diyemiyor mu? Bu kadar mı kötü o dünyalar? Bu kadar mı gaddar? Entelektüel demem fazla tabii ki. Sadece okur yazar ve meraklı olmak bile yeter. Bir özür yazısı insanlara haysiyetinden ne kaybettirir ki... Haberin aslı yok ve ben döndüm işimin başındayım. Bari bunu yazın. 

Magazin müdürü olsanız muhabirlerden nasıl işler istersiniz? ‘Av’ peşine düşen rakiplerinizle nasıl baş edersiniz?
Aman ben almayayım bu soruyu. Şuradan az şekerli bir kahve söyleyelim...

Yakında vizyona girecek son filminiz ‘Ejder Kapanı’nda askerliğini Güneydoğu’da yapmış Ensar (Nejat İşler) ile Güneydoğu kökenli cinayet masası müdür yardımcısı Akrep Celal (Kenan İmirzalıoğlu) var. Yönetmenliğini yaptığınız ilk film ‘Yazı Tura’ da askerliğini Güneydoğu’da yapmış olan Şeytan Rıdvan’la (Olgun Şimşek) Hayalet Cevher’in (Kenan İmirzalıoğlu) hikâyesiydi. Güneydoğu size ne ifade ediyor?
Güneydoğu da benim memleketimin parçası. Orada düşünsel ve fiziksel çatışma var. Bence az bile konu ediliyor. Orada canınızı yakan olaylar sürerken eliniz bahara cümbüşe gitmiyor. Biz hayattan yüzümüze çarpanla yazmaya oturuyoruz. Başka anlamda çatışma dramanın temelidir.

Türkiye tarihi bir dönemden geçiyor. Bu söyleşiyi yaptığımız gün Öcalan’ın çağrısı üstüne Mahmur Kampı’ndan 26, Kandil Dağı’ndan 8 kişi sınırı geçerek teslim oluyor. Kürt meselesinin gidişatını nasıl görüyorsunuz? Çözüm yakın mı? Mümkün mü? 
Çözüm yakın, inanıyorum. Orada savaş biterse analar derin nefes alacak. Çocuklarını askere gönderirken geri dönecek mi diye korkmayacaklar artık. Kürt çocuğu da dağa gidecek yerde okuluna gitsin. Vatan gerçekten sağolsun ama savaşmadan.

Kaynak : Nur Çintay / Radikal

Son Yorumlar

Yandex.Metrica