Sinemada yalnız bir kadın: Handan İpekçi posteri Sinemada tek başına mücadele eden bir kadın tablosu çiziyorsunuz. Bu noktaya nasıl geldiniz? Eğitiminiz, sinema geçmişiniz nasıl? Hep böyle zor muydu?
       ‘Büyük Adam Küçük Aşk’a gelene kadar da yanlızdım aslında. 1993’de Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu; şimdiki adıyla İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. 1987 yılından itibaren televizyon dizilerinde asistanlık yapmaya başlamıştım 1993 yılında da yönetmen olma arzusu ağır bastı ve ‘Kemençenin Türküsü’ adında bir belgesel yaptım. 1994 yılında ‘Babam Askerde’ filmi için yapımcılarla görüştüm ama hiçbiri kabul etmedi. Benim ilk uzun metraj sinema deneyimim olacaktı ve bu filmi çekebilmeyi çok istiyordum. Yapımcılar reddettiği için tek bir yol kalıyordu bana. Şirket kurup yapımcılığını da benim üstlenmem koşuluyla yapabilirdim ancak, ben de öyle yaptım. Bu arada o film de yine Kültür Bakanlığından destek almıştı. Şirketi kurmama ailem çok yardım etti. Sonunda çekmeyi başardım ama bu kez de vizyona giremedi çünkü çok borçlanmıştım ve onları ödemek üç yıl sürdü. Ayrıca sadece yapımcılık yapmakla kalmadım büyük dağıtım şirketleri dağıtımını üstlenmediği için bu işi kendi başıma organize ettim ve dağıtımcılığını da ben üstlendim.
       Bu çabalarım sonucu yaklaşık 10 bin kişiye ulaştı film. Dağıtımcılar aracılığı ile vizyona giren filmler 2 bin 3 bin seyircide kalınca benim tek başına 10 bin kişiye ulaşmam büyük başarıymış gibi geliyor bana.
       Bir filmin peşine bu kadar gittiğiniz zaman başka bir projeyle ilgilenemez hale geliyorsunuz. Artık yeni bir filmle uğraşmam gerektiğini dşündüm. ‘Büyük Adam Küçük Aşk’la da 1998’den beri ilgileniyorum. Bu filmle de benzer şeyleri yaşadım. Yine yapımcılık yapmak istemiyordum ama yine yapımcılar tarafından reddedildim.
       
       İlk filmin 10 bin kişiye ulaşmasına rağmen...
       Evet. Yine iş başa düştü dedim ve Euroimage’a başvurdum. Ortaklıklar kurdum. İstemeden de olsa yapımcılığa bulaşmış oldum. Bundan sonra da başka yapımcılara tekrar gider miyim bilemiyorum. Bu büyük bir soru işareti artık. Madem iki film yapmış bir yapımcıyım şu anda bundan sonra neden yapmayayım diye düşünüyorum. Bu sadece benim başıma gelen bir olay da değil aslında. Piyasaya girmeye çalışan yeni yönetmenlerin ortak sorunu. Bir zamanlar yılda 2 yüz, 3 yüz film çeken sinema piyasası artık varolmadığı için ve artık Türkiye’de bir sinema sektörünün varlığından söz edemediğimiz için insanlar da kendi ayaklarının üzerinde durmak zorundalar. Bu benim kadın olmamla alakalı değil. Bu, ‘Babam Askerde’ gibi politik bir film çekmemle de alakalı değil. Şu andaki sinemanın çehresiyle durumuyla alakalı bir olay. Tek başıma piyasada varolma mücadelemin hikayesi de işte böyle.
       
       Erkek egemen bir sinema ortamında kadın olarak varolabilmenin zorlukları neler?
       Direkt bir engel olduğu söylenemez. Biraz önce de belirttiğim gibi kadın ya da erkek yeni yönetmenler aynı zorluklardan geçiyorlar ama şunu da görmek lazım ki diğer sektörlerde de olduğu gibi sinema piyasası da erkeklerin egemen olduğu ve onların kurallarının geçerli olduğu bir dünya. Siz bu dünya içerisinde hem taviz vermeyeckesiniz hem de taviz vermeden kendi ayaklarınızın üzerinde duracaksınız. Bu gerçekten başarılması çok güç bir nokta. O açıdan da kendimi kutluyorum.
       
UÇAN SÜPÜRGE’DEN DESTEK GELMEDİ
       Sinemadaki erkek egemen yapıyı kırabilmek adına, daha eşit bir ortam yaratabilmek adına girişimlerde bulunuyor musunuz? Örneğin Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali gerçekleşiyor. Bu tip organizasyonlara nasıl bakıyorsunuz?
       Aslında siz bir film yapıp ortaya çıktığınız zaman zaten eşitlemiş oluyorsunuz. Belki bir erkeğe göre çok fazla enerji sarfediyorsunuz fakat bir ürünle ortaya çıktığınız zaman, sen varsın ama ben de varım diyorsunuz. Tabii ki çok zor bunun zorluğunu farketmemek. Kabul etmemekse mümkün değil. Kadın erkek farketmiyor derken elbette biz biliyoruz ki Türkiye’de kadın olmak hangi sektörde olursa olsun çok zor. Basın sektörü, televizyon, sinema ve hertürlü alanda böyle ama bunun için benim ekstra birsey söylememe gerek yok.


       Bu arada kadın filmleri festivali ile ilgili de açıklanması gereken bir durum var. Başlangıçta bu festivale katılacaktım yani “Büyük Adam Küçük Aşk”, ‘Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin porogramına alınmıştı. Kataloğa yazılacak metin için sürekli iletişim içerisindeydik. Çünkü ‘Ankara Film Festivali’nde bazı terslikler olmuştu ve bu olaylardan sonra çeviri konusunda daha hassas davranma kararı aldım. Kataloğun basılacağı gün bir telefon aldım. Festivalin destekleyicisi olan devlet kuruluşları “Bu film yasaklı, nasıl olur da gözümüzün içine baka baka programa dahil edebilirsiniz. Festivale alamazsınız” demişler. Festival yöneticileri de beni arayıp ‘senin filmini kataloğa basmayalım, ama eğer festival tarihine kadar karar çıkarsa o zaman senin için özel afiş bastıralım ve filmi gösterelim’ dedilir. Ben de sizin festivalinize katılmıyorum dedim. Çünkü bir festival yöneticisi olarak buna karşı durmaları gerektiğini düşünüyorum ve bundan sonra da hiçbir zaman Kadın Filmleri Festivali’ne katılmayacağım.
       Ben şu anda İstanbul Film Festivali’nde, festival yönetmeliklerinin çifte standart bir hüküm taşıdığını, yabancı filmlerden işletme belgesi istenmediği halde Türk filmlerinden işletme belgesi istendiğini ve bunun haksız bir durum olduğunu söyleyip değiştirilmesi gerektiğini savunurken, 1 ay sonraki festival için ‘bu film yasaklı bunu gösteremezsiniz’ diye baskı yapılıyor. Baskılara bu kadar boyun eğildiği takdirde toplum olarak bir adım daha ileriye gidemeyeceğiz... Bu çifte standart. Bu nedenle kadın erkek farketmiyor diyorum ve buradan festival yöneticilerini kınıyorum. Bu baskılara karşı durmadıkları için ve feda ettikleri yönetmen bir kadın olduğu için...
       
İRAN’I ÖRNEK ALMALIYIZ
       Büyük baskılara uğramalarına, hatta haklarında ölüm fermanları çıkarılmasına rağmen İran sinemasında birçok kadın yönetmenin adını duyuyoruz. Onların başarısını neye bağlıyorsunuz?

İranlı sinemacıların devletten aldığı desteğin yüzde 1’ini alamıyoruz biz. İran’da sinemacılara büyük bir destek var onlar da bu şekilde var olabiliyorlar. İran sineması aslında bizim için çok tipik bir örnek. Ders alınması gereken bir örnek. Örneğin yasalara göre orada bir kadınla bir erkek ekranda iki metreden fazla yaklaşamıyorlar birbirlerine. Böyle birçok kuralları var. Zaten din tabu. Dini meselelere el atamıyorlar. Politika yapamıyorlar ama buna rağmen filmleri dünyadan ses getiriyor. Ben tüm bu katı kurallara rağmen sinemacıların isterlerse kendi filmlerini yapabileceklerine ve seslerini duyurabileceklerine inanıyorum ama şunu da gözardı etmemek gerek; İran’da tüm baskı ve yasaklara rağmen büyük bir destek var sinemacıların arkasında. Şunu söylüyor: Alın parayı ama kurallarla uygun yapın. O zaman da sinemacılara düşen tek şey ‘bu kurallara rağmen derdimi nasıl anlatırım’ı oluşturmak. Aslında bir anlamda da rafine oluyorlar...
       
       Yaratıcı yanları bu şekilde mi gelişiyor?
       Evet. Belki de zorlamalardan çıkıyor. Ben sansürün bir anlamda sinemacılar ve yaratıcılar için olumlu bir sonuç doğurabileceğini de düşünüyorum. Açık açık anlatamadığımız bazı şeyleri metaforlar kurarak, göndermeler yaparak anlatabilirsiniz. Bu da bir sanatçının rafine olması, incelmesi anlamına geliyor ki bence sansürün tek faydası bu olabilir.
       
       ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ın yasağı kalkmadığı takdirde atacağınız adımı, alacağınız tavrı planladınız mı? Ya da umutlu musunuz yürütme kararının duracağından?
       
Dava hâlâ sürüyor ve ben yüzde 99 bizim lehimize sonuçlanacağını düşünüyorum. Çünkü biz sansürle ilgili yönetmeliğin ve yasanın son yapılan anayasa değişikliğine aykırı olduğunu iddia ederek davayı başlattık. Anayasaya aykırılık söz konusu. Bu nedenle de dava, bir yerden olumsuz çıksa bile itiraz edeceğimiz merciiden mutlaka bizim lehimize sonuçlanacak olan bir dava. Yani çok umutluyum.
       Baştan beri kendi yolumu seçip kendi yolumda gittiğim için şu noktadan sonra da değişen birşey olmayacak. Ben yine kendi filmlerimi yapmaya devam edeceğim. Başta da yalnızdım bir çokları gibi. Farkım şu olabilir: herkes birtakım şeyler düşünüyor olabilir ama ben düşündüklerimi açık açık ifade ettim. Bundan da hiçbir rahatsızlık duymuyorum çünkü sonuna kadar doğru olduklarını düşünüyorum.
       
       Uluslararası alanda nasıl bir destek alıyorsunuz?
       Bu festival süresince yabancı basın hayli ilgi gösterdi. Röportajlar yapıldı. İki festivalden davet aldım. Dava sonucu da bekleniyor tabii. Ne kadar çabuk yürütmeyi durdurma kararı çıkarsa o kadar çabuk özgür kalmış olacak film. Yani dava 5-6 ay sürse bile yürütme kararı durduğunda filmin üzerindeki yasak kalkmış oluyor. O zaman da yurtdışındaki festivallere katılmamam için hiçbir sebep kalmıyor. Bir de yasaklanan her sanat eserine karşı ilgi artıyor. Eserin cazibesi artmış oluyor, ama bu benim dışımda yaratılmış olan bir cazibe. Kaynak : www.ntvmsnbc.com

Son Yorumlar

Yandex.Metrica