F tipi beyazperdede posteri  F tipi hücreler 19 Aralık 2001’de hayatımıza giren bir yenilikti. O günlerde “hayata dönüş” için devrimci mahkûmlara yapılan eziyet bir anlamda örtbas edildi, yaşananlarla ilgili korkunç gerçekler zamanla ortaya çıktı. Ancak bunlar da F tipi gerçeğini tam olarak anlatmak için yeterli değil. Kapalı bir hücrede yaşamak, günlerce, aylarca kimseyle görüşmemek anlatılmakla tarif edilecek bir durum değil. Ancak birkaç yönetmen bir araya gelip kamuoyuna F tipi yaşamı göstermek için bir film projesi için çalışmaya başladı. Hüseyin Karabey de bu isimlerden biri. Karabey, Gizem Soysaldı’nın rol aldığı kısa filminde Korsakof sendromu yaşayan bir kadını anlatıyor. Bu rol alması ve yönetmesi oldukça zor filmin çekimlerini tamamlayan Karabey ve Soysaldı sorularımızı yanıtladılar.

Bu projenin fikri kimden çıktı?

Hüseyin Karabey: İdil Kültür Merkezi’nden çıktı. Daha önceden de konuşuyorduk, en sonunda “bu iş olabilir mi” diyerek bir toplantı yaptık. Şu anki ekipte olan birçok yönetmen de oradaydı. Hücrelerdeki rutin yaşamın zorluğunu anlatabilmek için bire bir o hücreleri yaratmamız gerektiğine karar verdik. Çünkü eski cezaevi yaşamına dair aşağı yukarı herkesin bir fikri var ama yenisine dair pek yok. Yeniler sanki daha iyiymiş gibi görünüyor, öyle lanse ediliyor. O yüzden gerçekleri tüm çıplaklığıyla göstermek lazım. Çok ciddi bir çalışmayla bir tane üç kişilik hücre, üç tane de tek kişilik hücre yapıldı. Altı ay kadar uğraşıldı. Biz de o sırada hikâyelerimizi geliştirdik. Sonra da sıraya koyup çekmeye başladık. On kısa film gibi görünse de aslında uzun metraj kadar mesai harcıyoruz.

Unutmamak için film yapıyorum

- Kendi filminizi çekince iş bitmiyor sanırım.

H. Karabey: Aynen öyle. Zaten iyi bir dostluk da var. Montajı sürecek, renk yapılacak. Daha işi uzun.

Gizem Soysaldı: Ortak bir dil de oluşturulacak.

H. Karabey: En azından bir hikâyeyi bağlantı hikâyesi yapmaya çalışıyoruz.

- Önceden sizi bu konuda etkileyen bir hikâye var mıydı?

H. Karabey: 2001’de Sessiz Ölüm diye bir belgesel yapmıştım. Orada Avrupa’daki uygulamaları anlatmıştım. Zaten hücrede uzun süre kalmış mahkûmların anlattıkları çok etkilemişti ve ne yazık ki Türkiye de sonrasında benzer bir deneyim yaşadı. 19 Aralık dolayısıyla bir toplumsal travma oluştu. Cezaevine karşı eski duyarlılık yok. Operasyon ve ölüm oruçları çok kişinin canına mal oldu, birçok insan sakat kaldı. Bilinçli yanlış müdahale sonucu kalıcı hasarlar oluştu. Bu kadar hikâye olunca bir şeyden etkilenmemek mümkün değil. Öte yandan hafıza, unutmak, hatırlamak kavramları üzerine çok düşünürüm. Hatta “Herhalde unutmamak için film yapıyorum” diyorum. Korsakof sendromlu tutuklular, hayatlarının bir dönemini hatırlamadıkları gibi, günlük yaşamda yaşadıklarını da unutabiliyorlar. Ben de buna yönelik bir hikâye anlatmaya karar verdim. Tek kişilik hücrede kalan bir kadın tutuklunun Korsakof rahatsızlığı var. Son üç yılını hatırlamıyor. Her sabah kendini hücrede buluyor. Uyandığında okumak için etrafına çeşitli notlar asmış. Onun üzerinden günlük yaşamın rutinindeki çarpıklıkları anlatmak istedik.

- Böyle zor bir rol için Gizem Soysaldı’yı seçmenizin sebebi nedir?

H. Karabey: Gizem’in hareket atölyesinde Ahhval isimli oyununu izlemiştim. Kısa süre sonra da ileride çekeceğim uzun metrajlı film için görüşmüştüm. O sırada bu proje geldi. Biz de bu projede beraber çalışmaya karar verdik.

- Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz?

G. Soysaldı: Çok fazla bilgim yoktu açıkçası. 19 Aralık operasyonunu da yaşım gereği çok az biliyordum. Tamamen haberlerden duyduklarımdan ibaretti. Biz zaten apolitik bir nesiliz. Bir yerlerde bir şeyler okuduysan ne mutlu sana. Tam Hüseyin’le konuştuğumuz zaman da Sessiz Ölüm’ü izlemiştim. Oradan bir ön bilgim oldu. Orada zaten Avrupa’da 20 yıl tek kişilik hücrede kalmış mahkûmlar “Elinizden ne geliyorsa yapın, kamuoyu oluşturun” diyordu. Mahkûm yakını değilseniz F tipinin aslında politik bir işkence olduğunun asla farkına varamazsınız. Tabii çok etkilendim. Sonra araştırmaya başladım, Korsakof hastası olup iyileşen kişilerle konuştum. Bu konuşmalar oyunculuk anlamında bana çok şey kattı.

- Sanırım rol de daha çok monolog ve diyalogsuz sahnelerden oluşuyor.

G. Soysaldı: Pek konuşma yok aslında.

H. Karabey: Kabaca hikâye şu; karakter, her sabah kalkıp her tarafı zorluyor. En sonunda kapının önündeki notu buluyor, “Sakin ol, hücredesin birazdan sayıma gelecekler. Yanda Ayşe kalıyor. Arkadaşın ama hatırlamıyorsun” yazıyor. Her gün Ayşe’yi farklı bir kişi oynuyor. Hep aynı diyalogları söylüyor ama görünümü değişiyor.

G. Soysaldı: Aslında karakterimin yaşı genç ama hem operasyonu yaşamış hem de ölüm orucuna girmiş. Sonra da Korsakof hastası olmuş. Çok katmanlı bir durum, yaşadığı şaşkınlık, ruh hali. Son derece sağlıklı bir insan bile tek kişilik hücrede yaşadıktan bir süre sonra duyma kaybına uğrar, sese karşı aşırı duyarlı hale gelir, görme kaybı olur, çünkü her şey neredeyse iki boyutlu. Hareketlerde yavaşlık, algı bozukluğu yaşamaya başlar.

- Dışarıdaki insanların bunu anlaması çok zor.

H. Karabey: İnsan görmediği şeye inanmıyor. Mesela eski cezaevlerini düşünürsek aslında yaşamımızın bir parçasıydı. Çok büyük ürünleri cezaevinde vermiş bir toplumuz. Nâzım Hikmet gibi çok önemli isimler bulunmuş cezaevinde. Neredeyse cezaevine girmeyen başbakanımız yok. Şimdi F tipiyle bu mümkün değil. Halk da bilmiyor. Kime sorsanız cezaevinde tek başına kalmak ister. Ancak hiç öyle olmuyor. Girince “lağımın içinde 30 kişi yatsak da orada kalmasak” diyorsun. Ben de yirmili yaşlarımda bir süre cezaevinde kalmıştım, bir kısmı da hücrede geçmişti. “Beyaz işkence” diyorlar. Artık asker ya da polisin dayağına gerek kalmıyor. Bize yansıtılansa beş yıldızlı otel gibi. Oysa birileri psikolojik araştırmalarını yapmış, izolasyonun insanları nasıl etkileyeceğini çözmüş. Müthiş çalışması yapılmış bir şey, süngerle kaplı odalar dokunma duyusunu bile bozuyor. İnsan asıl bu bilinci görünce dehşete kapılıyor.


- Aslında toplum da bir şekilde bunu talep eder hale geldi.

H. Karabey: Bence talepten çok 1970’lerden sonra bir güvenlik korkusu yaratıldı. Şehirlerde yaşayanlar güvenlikleri olmadığına ikna edildi. İzolasyon da önce bizim yaşamlarımızda başladı. Zaten yaşamın kendisi F tipi hale geldi. Hapishane de eskiden yaşamın bir parçasıydı. Ben çıktığımda ninem “erkek askere gider, cezaevine girer” demişti. Bunu bir karalama olarak görmüyordu. Bundan sonra gözden ırak, korkulacak bir şeye dönüştü. Şehir dışına yapılıyor yeni hapishaneler, bu da rastlantı değil.

 

Gerçek hikâyelerden sinemaya

İdil Kültür Merkezi’nin F tipi cezaevlerinde yaşananları sinema yoluyla aktardığı projede birçok önemli yönetmen de filmleriyle yer alacak. Bu isimler arasında Ezel Akay, Aydın Bulut, Sırrı Süreyya Önder, Vedat Özdemir ve Barış Pirhasan da var. Ortaya çıkması planlanan film için öncelikle yönetmenlerle tek tek görüşmeler yapılmış. Film senaryosu oluşturulurken Tecrit - Yaşayanlar Anlatıyor gibi bire bir aktarımları yansıtan kitaplardan ve somut anlatımlardan yola çıkılmış. Filmleri çeken isimlerin F tipini çok iyi anlaması ve yorumlaması amaçlanmış. Filmde her yönetmenin kendi çektiği 10 dakikalık kısa filmler olacak ve bu filmlerin toplamıyla 100 dakikalık bir film ortaya çıkacak. Kaynak : Cumhuriyet

Son Yorumlar

Yandex.Metrica