İnsan neden gitmek ister?

Bulunulan yer, mevki, iş ve aile ortamı, şehir, ülke, dünya, varoluşun kendisi vb. giderek büyüyen halkalar şeklinde insanı çevreler. İnsan mutlu olmadığını düşündüğü andan itibaren gitmek, dayanılmaz bir arzu olarak içinde yer etmeye başlar. Gidilecek yeni yer mutlu bir yeni yaşamın adeta ütopyası olarak bir çekim merkezi haline gelir. Ama insan nereye gitse kendini de götürüyor. Mutluluk ta mutsuzluk ta içimizde belki. Ve belki evimiz de orada. İnsan kendini çevreleyen halkaların birinden diğerine gitmek yerine belki kendine, içine yönelse sorunları çözülecek.

Semih Kaplanoğlu’nun ilk yönetmenlik çalışması olan Herkes Kendi Evinde, tam olarak bunları anlatmaya çalışmıyor belki ama bize düşündürdükleri bunlar. Herkesin gitme isteği ve hedefi birbirinden farklı olabileceği için Semih Kaplanoğlu da filmine üç ana karakter yerleşirmiş. Hayatı değiştirmek için 58 yıl önce Rusya'ya gitmiş ve yaşamının son dönemini terkettiği zeytinlik içindeki evde geçirmek için yeniden dönmüş olan Nasuhi (Erol Keskin); Nasuhi’nin, kendi hayatını değiştirmek üzere zeytinliği satarak Amerika’ya yerleşme hazırlığındaki yeğeni Selim (Tolga Çevik) ve bu ikilinin yaşamına giren, gemici babasının izini sürerken yolu İstanbul’a düşmüş Rus kızı Olga (Anna Bielska). Bu üç karakterin yaşamı kaderin bir cilvesi olarak kesişiyor ve kendilerini filmin hem mekan hem de anlam olarak merkezinde olan, zeytinlik içindeki bir taş evin içinde buluyorlar. Ve o ev, karakterler arasında bir çözülme yaratıyor. Sonuçta herkes kendi evine, yoluna gidiyor.

Elbette bir filmi sadece konusunu özetleyerek anlatmak pek mümkün değil. Özellikle Herkes Kendi Evinde gibi filmler söz konusu olduğunda. Çünkü bu film konusuyla, konusuna yaklaşımıyla, onu hakkını vererek, istismar etmeden ortaya koyuşuyla son dönemde izlediğimiz Türk filmleri arasından bir adım öne çıkıyor.

Bunlara, ilk filmlerde kolay kolay rastlanamayacak ustalıktaki atmosfer kurma başarısını, oyuncuların performansını, özenli çevre düzenlemesini ve görüntü yönetmeni Hayk Kirakosyan’ın gerçekten çok başarılı çalışmasını da eklersek filmin artılarının bir kısmını olsun ifade etmiş olabiliriz.

İstanbul Film Festivali jürisi de bizim gibi düşünmüş olmalı ki filmi, en iyi film ve en iyi oyuncunun yanısıra görüntüleri açısından da ödüle değer buldu.

Açık söylemek gerekirse vizyon seyircisinin ne kadarının bu filme ilgi gösterip gideceğini kestiremiyoruz. Kim hangi filme giderse o filmdeki kendine gidiyor, çünkü. Bu nitelikli yapımın hakkettiği seyirciye ulaşmasını diliyoruz.

Son Yorumlar

Yandex.Metrica