22 Aralık 2006 tarihinde gösterime giren Eve Giden Yol: 1914filmine, açıkçası fragmanlarını izleyen herkes gibi ben de ilgi duymuş ve izlemek için bir gün sonrasında sinema salonunda soluğu almıştım. Yönetmenliğini Semir Aslanyürek'in yaptığı filmi doğrusu pişmemiş tavuğa benzetmiş olursam yersiz bir iş yapmış olmam?

Konu, her insanı rahatlıkla içine çekecek sıcaklıkta bir konu. Ama film boyunca zirveye çıkan bir beğeni ya da patlama yaşamadan çıkıyorsunuz salondan. Sonda söylememiz gerekiyordu bunları ama başta söyledik işte.

Filmin konusu şöyle: Eşkıyaların tecavüz ettiği yedi genç kız bir yolunu bulmuş ve ellerinden kaçmıştır. Hayalet misali bu genç kızlar ruhsuz bir şekilde filmin esas oğlanı tarafından bulunur ve kasabaya getirilir. Kasaba bu kirletilmiş kızları istememektedir. Kızların hamile kalması ihtimali de gündeme getirilince "en iyisi bir kura çekelim ve siyah taşı çeken kızlar kan kuyusuna götürülüp vurulsun" derler. Ve kasabanın pek de namuslu sayamayacağımız zenginlerinden Halit Ağa (Ali Sürmeli) bir hile ile kızları vurma işini yine filmin esas oğlanı Mahmut?a (Erdal Beşikçioğlu) denk getirir. Çaresiz, mecalsiz bizim yetim Mahmut, istemese de "erkeklik" davasına tamam der bu işe. İşte bütün her şey burada başlar. Yani hayat zaten tıkırında devam ediyorken, birden felek vuracağı bir sille ile Mahmut'u çetin sınavlara yollayacaktır. Cinayet işlememek için sevdiğini (Melisa Sözen) ve evini bırakır ve kendini önce bir çiftlikte işçi olarak, sonra da çöllerde asker olarak bulur. Birinci Cihan Harbini Suriye cephesinde asker olarak geçirir. Yıllar süren bu eza-cefadan sonra evinin yolunu tutan Mahmut sevdiğine kavuşmanın hayallerini kurmuş ve bu hayaller ile de hayata tutunmuştur. Hayat bu, öyle zor ki, Leyla'ya kavuşmak için dağlar aşılır da Leyla'nın saçının teli dahi yoktur nihayetinde. Bizim yetim Mahmut "emeksiz yemek olmaz" ve "ne ekersen onu biçersin" sözlerini kulağına küpe eylediği için de kavuşur Leyla'sına...

Film bu. Semir Aslanyürek'in üçüncü filmi Eve Giden Yol. İlk filmi Vagon'u, ikinci filmi ise Şellale idi. Tabi Semir Hocanın medyaya verdiği malumata göre Eve Giden Yol: 1914Antakya Üçlemesinin ilk filmiymiş. Ama çeşitli maddi zorluklar filmi tehir etmesine sebep olmuş. Öyle olunca da önce Şellale çekilmiş. Beş yıl sonra da bu film geldi. Film için bir hayli zahmete girildiğini söyleyelim hemen: Bu film için Turizm ve kültür bakanlığı Sinema destekleme fonundan 250.000 YTL alınmış. Filmin bütçesi üç milyon dolar... Film, Antakya ve civarında geçtiği için de oralara gidilmiş, Suriye'nin dört bir yanında çekimler yapılmış. Yaklaşık 2000 figüran görev almış savaş sahnelerinde. Film için altı yüzün üzerinde kostüm dikilmiş. Başta top arabaları olmak üzere o döneme ait eşyalar yeniden üretilmiş. Giysiler, ehramlar ve takılar için antikacıların yolu arşınlanmış. Hülasa-yı kelam epey bir emek verilmiş filme. Bu yönüyle takdire şayan bir işçilik konulmuş ortaya.

Görüntü yönetmenliğini Eyüp Boz, sanat yönetmenliğini ise Yeşilçam'ın tanıdık ismi M. Ziya Ülkenciler yapmış. Gayet de güzel çalışmışlar. Özellikle sahra çekimleri, savaş sahneleri ve dönemin mimarisindeki estetik ortamı tüm ihtişamı ile gözler önüne sermişler. Dönemin ayrıntıları ihmal edilmemiş, hem kıyafetler hem de yörenin (olay Antakya ve civarında geçiyor) ağzı -bazı kusurları, yapmacık söylemleri dışarıda tutarsak- başarılı bir şekilde yansıtılmış.

İyi hoş bir film olmuş dediğim gibi... Ama o kadar emeğin meyvesi de böyle olmamalıydı. Film, fonda Birinci Dünya Savaşı yıllarını kullanıyor. Zaten Mahmut'un cepheye gitmesi, askerliği ve cepheden dönüş ile yıl 1914'ten 1918'e gelmiş oluyor. Yani Birinci Dünya Savaşının sonu ve sulhun ilanı. İşin ilginç yanı cepheden bir kahraman olarak değil de "hain" olarak dönmesidir Mahmut'un. Hatta Mahmut ile beraber Şam istasyonunda tutuklanan diğer askerler idam cezasına çarptırılır. Askerlerin kimisi gerçekten firaridir; ancak Mahmut ve yanındaki diğer iki asker, esir alındıkları Arap ve İngilizler'in elinden bir yolunu bularak kaçmış, çölde bin bir zorluğa dayanarak ve kum tepelerini aşarak varmışlardır Şam'a. Hal böyleyken askerlerin tamamını aynı ceza ile cezalandırma kararını veren paşa, bu kararı vatanı için verdiğini düşünerek huzur buluyor. Nitekim öne çıkarak çektiği zorlukları dile getiren Mahmut'un demirci ustasını kafasına sıktığı tek kurşunla hemen oracıkta infaz ediyor. Doğrusunu elbette ki tarihçiler bilecektir, ancak bu tür "sert" bir yönetimin uygulanmış olduğunu düşünmeye zorluyor bizi yönetmen. Osmanlıyı temsil eden bir paşanın bu tür bir fiili irtikâp etmesine akıl vermek mümkün müdür, sormak lazım.

Tecavüze uğrayan günahsız, suçsuz kızlara verilen ceza da düşündürücüdür doğrusu. Adı üzerinde tecavüzdür bu. Kızların ölüm fermanını bütün bir kasabalının - Derviş ve Mahmut dışında tabi- imzalaması da akıldan uzaktır. Kasabalının tecavüze uğrayan kızların doğuracağı çocukları düşündükçe ölüm kararına biraz daha yaklaştıklarını da ifade edelim. Sonuç itibariyle bu kızlara bir Müslüman çıkıp da el uzatmaz; ama dağ başındaki bir dergâhta yaşayan Alevilerin sahip çıkıyor olması da ilginç bir nokta. Mahmut dönüş yolunda son durak olarak bu dergaha varır tekrar ve buraya emanet bıraktığı kızların huzur içinde yaşadığını görür. Tabi sevdiği kız da burada ikamet etmektedir. Yetime, fakire, darda kalmışa el uzatmayı inancının bir gereği sayan Müslüman portresi yoktur bu filmde; bu filmde "dünyası inancı için var olan Müslüman portresi" yoktur, "inancı dünyası için var olan Müslüman portresi" vardır.

Filmde seyirciyi metafizik gerilim olarak zirve noktaya taşıyacak sahne ise Türk askerinin İngilizlere karşı yaptığı hücum sahnesidir. Malzemesi ve cephesi oldukça yetersiz bi ordu askerlerini feda ederek sonuca ulaşmayı deneyeceklerdir. Paşanın sözleri: "Askerlerin yarısını feda ederek kalan yarısını kurtarabiliriz". Bir başka seçenek ise teslim olmaktır. Tabi ki teslim olma seçeneği düşünülmeyecektir bile. Bedenlerin feda edildiği taarruzda bir an bin dört yüz yıl öteye götürür bizi yönetmen: Asker bir elde Türk bayrağı bir elde süngü ile ileri atılır; ancak o vurulur başka bir şehit namzedi devralır bayrağı, biraz sonra o da vurulur ve bir başkası bayrağı yere düşmeden alır eline ve nihayet İngilizlerin bayrağının dikili olduğu tepeye ulaşılmıştır, o bayrak sökülür oradan ve Türk bayrağı takılır. Bayrak dalgalanmaktadır ve kamera yavaşca aşağı kayar: Bayrağı tutan bir askerin kolu kopmuştur ancak kol hala bayrağı sımsıkı kavramış vaziyettedir.

Bu gerilimi filmin devamında sağlayamıyor Semir Aslanyürek. Film sürekli iniş ve çıkışlar arasında gidip geliyor. Ve sonuçta izleyici izlediği filmin bir aşk filmi olduğu hissine de kapılmadan ayrılıyor salondan. İzlenen ne bir başarı öyküsü ne bir aşk filmi ne de intikam öyküsü... Ortada bir film var ama tadı yok işte. Fazlasıyla "cold" bir film. İzleyiciyi içine çekmeyen, dışarıda tutan, araya sürekli mesafe koyan bir film. İki saati aşan bir film ve on beş yirmi dakika öyle hızlı kurgulanmış ki sanki "aman film yeterince uzun oldu zaten burada senaryoyu keselim, kısaltalım" demiş birileri izlenimi veriyor.

Not: Bu arada yazının başlığında yer alan "cold" sözlük anlamı olan "soğuk" karşılığında kullanılmıştır. İkinci olarak da başrollerini Jude Law, Nicole Kidman, Rene Zelwegger'in oynadığı Cold Mountain - Soğuk Dağ filmine telmihte bulunmaktadır. Bu sadece bir tesadüf de olabilir ama iki filmde de fena halde benzeyen temalar, sahneler var.

Kaynak : Yılmaz Yılmaz

Son Yorumlar

Yandex.Metrica