Hiç bir şeyden çekmedi Kraliçe Elisabeth Prenses Di'den çektiği kadar. Kraliçeyi tek cümleyle özetlemeye yeltenirsek sanırım bu şekilde söylemek hata olmaz. Diğer yandan bir musibetin türlü nasihatten daha iyi olduğuna inanıyorsanız eğer, Lady Di'nin kraliyet ailesine katılması ile başlayan ve ayrıldıktan bir süre sonra vefatı ile biten süreç, Kraliçe'yi kararlarını sorgulamak zorunda bırakmak suretiyle halkla arasındaki bağı daha sıkı bir şekilde kurmasına sebep olmuştur.

Buckingham sarayının duvarlarının içinde zaman daha yavaş akıyormuş meğer. 1000 yıllık bir geleneğin mirasçısı olan Kraliçe Elisabeth, iletişimin altın çağının yaşandığı bir dönemde halktan fazlasıyla kopmuş. Kendi inandığı değerler ve yetiştirilirken edindiği erdemler halk için fazlasıyla çağdışı kalmıştır. Bunun üstüne Lady D'yi hiç sevmediği gerçeğinin açıkça bilinmesi ve Di'nin ölümü karşısında takaındığı taviz vermez tutumu da eklenince "Monarşi'yi kaldıralım" sesleri yükselmeye başlamıştır. Tam da bu noktada yangın söndürücü vazifesi gören, bir başbakandan çok bir "Halkla İlişkiler" uzmanına benzeyen sempatik Tony Blair kraliçesinin yardımına koşar.

Hikayemiz özetle böyle. Yazdığım an itibariyle Oscarlar henüz açıklanmamış olsa da, Kraliçeperformansıyla tam bir ödül avcısına dönüşen Hellen Mirren elinde altın heykelcik ve kibirli gülümseyişi ile pozlar verecektir. Ne diyelim, haklı gerçekten. Oyunu gerçekten çok etkileyici. Özellikle beden dilinin yaşattığı tüm tavissizlik hissine rağmen izleyiciye gözleriyle içindeki çatışmayı anlatıyor olması çok etkileyiciydi. Bu performansa bir de zekice yazılmış ve her bir satırın altında saklı olan derin anlamlarında katkıda bulunduğunu eklemek gerekir.

Filmi izlemeyenler için, eğer siz de benim gibi Monarşi hakkında fazla bilgiye sahip değilseniz, film bilgi anlamında önemli bir eksikliğinizi giderebilir. Kraliçenin hep sembolik olduğunu düşünmek sanırımbir hataymış. Blair'in Kraliçe'nin döneminde görev yapan 10. başbakan olduğunu duyduğumda önce insan önce şöyle bir sarsılıyor. 1. başbakanın ise W. Churchill olduğunu öğrendiğinizde ise tam anlamıyla bir şok yaşanıyor. Monarşi ne kadar sembolik gözükürse gözüksün, W.Churchill ile Tony Blair arasında bir köprü kurulmasını sağlıyor. Eğer kraliyet ailesinin bin yıllık olduğu gerçeğini bir kere daha hatırlarsak, mesela birinci kralın bugünkü başbakana bir tür danışmanlık hizmeti verdiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu tarz bir hizmete paha biçilemez.

Britanya'nın Monarşi karşıtı düşünceleri de belli karakterler vasıtasıyla filmde kendisine sürekli yer buluyor. Blair'in eşinin "yılda 30 milyon Pound harcama yapıyorlar fakat bunun karşılığında ne yapıyorlar" şeklindeki yüksek sesli serzenişlerine ilave olarak, her dört İngiliz vatandaşında birisinin monarşiyi kaldırma taraftarı olduğu gerçeği de filmin replikleri arasında kendisine yer buluyor.

Son zamanlarda moda olduğu üzere, filmlerin ve belgesellerin ya da biyografilerin ve kurgunun iç içe geçtiği tür filmlerden birisi olduğunu da söyleyebiliriz. Zaman zaman halkın prensesi olan Diana'nın gerçek röportajlarına ve fotoğraflarına da yer verilmişti. Bu tarzda film çekmek yönetmenlere bazı açılardan büyük avantajlar sağlıyor. Özellikle karakter yaratma ve o karakterin içini doldurma safhalarını doğrudan geçip aniden öykü anlatımına başlıyorsunuz. İzleyici olarak da belli bir dinamizmi hissediyor olmak filmi daha izlenir kılıyor.

Son olarak, filmin zaman zaman Bush'un faşist-emperyalist rüzgarına kapılan Blair'i akladığı için biraz rahatsız edici hisse de kapılabiliyor insan. Kraliçenin ölü geyiğe gösterdi merhameti oğlundan, gelininden ve hatta halkından bile esirgediği gerçeği ise ona "kalpsiz bir cadı" veya "yükü çok ağır olan bir gönül insanı" etiketlerinden birisini vurmanız için bir fırsat veriyor. Karar izleyiciye ait.

Kaynak : Kerem Oğuz

Son Yorumlar

Yandex.Metrica