Son elli yıl içerisinde taşıyabileceğinin üstünde göçü kabullenmiş, Amerika da geçen dokunaklı bir hikaye. Hayatla olan mücadelesinde yabancı dil öğrenmek gibi masum bir arzuya kavuşmak için yola çıkmış bir Türk kızı Ebrunun hikayesi anlatılıyor. Yaralı ama yine de güvenli bir anne kucağından ilk ayrılış...  Etkilendiğim en önemli durumlardan birisi Amerika’ya arkadaşının ısrarı ve sözleriyle giden Ebrunun oraya ayak bastığı andan itibaren yalnızlığı ve iletişim kopukluğu. Arkadaşının kendisini geç alması ve hiç tanımadığı bir evde onu bırakması. Onu dinlememesi ve zoraki yardımları. Kısaca önemsizliğini görüyoruz Ebrunun. İlk gün annesi ile telefonda geçen diyalog sahnesi boğazımın düğümlenmesine yetti zaten. Ebru o şehrin içinde kendisini ne kadar ve ne pahasına var edebilir ki diye düşünmeye filmin giriş kısmında kısa bir sürede başlıyoruz. Meleğin Sırlarının film örgüsü bu ana temadan yola çıkıyor ve Ebru’nun bir zaman önce ölen babasından geçtiği kuvvetle muhtemel şizofreninin, geçirdiği sarsıntılar ışığında görünür bir hal almasıyla ilerliyor. Özellikle annenin, oğluyla restoran mutfağında geçen diyalogları Ebrunun bu çöküşe verdiği tepkilerin nereden geldiğinin özeti. Kadın tüm acısı ve isyanıyla eşinin hastalığını anlatırken tüm yorgunluğu ve içinde gizlediği sırları dökülüyor ortaya. Bence inandırıcı ve iç burkucu sahnelerin başında geliyor bu bölüm. Filmin yönetmeni Ajlan Büyüktürkoğlu filmin son sahnesinde aslında filmi bitirmeyip, Ebru’nun hikayesini seyircinin gözlerinin arkasında bakmasını sağlamaya çalışmış, Ebru hayatına bir sıfır yenik başlayacak. Şansı yaver giderse durumunu lehine çevirecek. Yönetmen bizi film boyunca “Ebru’ya olanlara” tanıklık ettirmekle birlikte, ötesiyle ilgili bizim hayal gücümüze güvenmiş. İyi ki bize bırakmış, çünkü çoğu yönetmen izleyicisini aptal yerine koyarak kendi sonucunu ısrarla veriyor.    Filmlerde fena halde görmeye alışık olduğumuz klasik kahraman tanımı, Meleğin Sırlarının her karesinde bilinçli olarak verilmemiş gibime geldi. Filmin başkahramanı Ebru ile özdeşleşme değil, yabancılaşma yaşatılmaya çalışılmış. Zaten bir film izlerken izleyici anlatıdaki karakterlerle neden özdeşleşmek zorundadır? Filmlerde ısrarla sağlanmaya çalışılan özdeşleşme anlatının doğasından mı kaynaklanır yoksa günümüz modern insanının bir ihtiyacını karşılamak için başvurulan bir teknik midir bilinmez. Modern insan bir çeşit katharsis yaşamak zorunda olduğu için mi tüm anlatılarda özdeşleşme unsuruna önem veriliyor. Özdeşleşme, film seyircisiyle öykü arasındaki ilişkinin doğal sonucu mudur, yani mutlak mıdır? Özdeşleşme unsuru taşımayan senaryo, başarısız bir senaryo mudur? İzleyiciye özdeşleşeceği karakterler sunmak, sinemanın bir işlevi midir? Eğer böyleyse bunu sağlayan hangi dinamiklerdir? İşte bu soruları sorduğumda verilen cevap bu filmde, yabancılaşma yine bilinçli olarak yapılmış gibime geliyor. Böylelikle olayları içselleştirmemize izin verilmiyor. Çünkü filmin yönetmeni Ajlan Büyüktürkoğlu, hayatın içine eleştirel bakmamızı sağlamaya çalışmış kanımca.  Ebru’nun Amerika’nın bir kentinde başına gelenler izleyicide duvara toslamak hissini uyandırıyor ve anlatımdaki güzellik bunu hiçbir öykünmeye ihtiyaç duymadan yapmış olmasından kaynaklanıyor. Çağdaş anlatımın hedeflediği, izleyicisine rahatsızlık verme hali filmin başından sonuna kadar, kimi zaman tempo düşse de basarıyla gerçekleştirilmiş. Film yaralara işaret ediyor ve çözüm önermeyi hedeflemiyor. Kötü adamların yaptıkları yanlarına kar kalıyor, kurunun yanında yas da yanıyor, iyi insanlarda enayiliklerine doymuyorlar, bu da yaşadığımız hayatın ta kendisi olmuyor mu? Peki ya verilen ironiye ne demeli? Filmin  başından beri Ebrunun hayatının kurtulmasında en etkin rolü oynayan sağır çocuğun, Ebrunun nefret ettiği bir kişilik olarak görüp  aslında o anda Ebruya yardım edebilecek tek kişi olma durumu gibi kompleks bir psikolojiyle açıklayabilirim sanırım. Bazen film içinde çocuğun bu takipleri ve rastlantılar, en ihtiyaç duyulan yerlerde ortaya çıkması inandırıcılığı bozsa da Ebrunun hayatına karşılık kendi hayatını yok etmesi etkileyici yine de.  Oyuncu Nehir Erdoğan’ın hayat verdiği Ebru, filmin ilk yarısında sergilediği doğallığı, heyecanla ve umutlarla Amerika’ya dil öğrenmeye gitmiş bir genç kızın dünyasını başarılı bir biçimde yansıtıyor. Ebru’yu hemen alışıyoruz. Kanıksamıyoruz yani, çünkü abartısız oyunculuğu övgüye değer. Filmin ikinci yarısından itibaren sergilediği delirme hali ile izleyicisini sarsıyor oyuncu. Özellikle babası ile yüzleşmeye çalıştığı sahnede hayal kırıklığıyla dibe batıp, acıyı yaşıyor ve izleyenine de yaşatıyor. Sevişme sahnesindeki masumiyeti de önem taşıyor. Zaten ilk yıkım, arkadaşının ilgisizliğinden sonra yaşadığı en travmatik durum da yaşadığı cinsel deneyimin sonucunda verilen aldatılma hali. Çöküşünün nedeni Ebrunun.

Filmde Ebru’nun annesi rolünde izlediğimiz tiyatro sanatçısı Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun performansı oldukça etkileyici. Bir annenin çaresizliği içinde ve her şeye rağmen en akil kari çözümleri üretmesiyle, vakitsiz ve çarpıcı biçimde gitmiş kocasından geriye kalan kendi hayal kırıklıklarıyla ve hayata karşı vazgeçmez tutumuyla dimdik karşımızda duruyor. Zaman zaman çöküşünü izlesek de, Ebru’yu içine düştüğü girdaptan çıkartacak olan anneyi izliyoruz. Ve filmin gerçekliği içinde anne kızın uyumları o kadar samimi ki. Bizi gerçekte kan bağı olduklarına inandırabilirlerde. Sonuç olarak kabul etmek gerekirse, edebi bir öyküden ve gerçek bir öyküden, Tülay Pırlant’ın Rüzğarlı Şehir kitabından bir film yaratmak kendi içinde zorlukları olan bir durum, üstelik yönetmenin ilk uzun metraj filmi olarak bunu yapmayı seçmiş olması cesaret işi. Çünkü senaryo üzerinde önemli değişiklikler var. Karakter arası bağlantılar, kitabın sonu, orijinal halinden epey uzak. Her uyarlamada olduğu gibi esas haliyle senaryoya aktarılsaydı bundan ne kadar daha etkileyici olurdu tartışılır. Belki tercih edilen bu son da bilinçli olarak insanları ürkütmemek adına değiştirilmiş olabilir.   Film bittiğinde kafamızda kalan soru işaretleri de yok değil. Mesela Ebru'nun abisi neden o kadar sakin ve kayıtsız bir tavırda? Evet annesinin yanında, ya da insan içinde iç acısını paylaşmak istemeyebilir, ama ara sahne olarak bir kenarda tek başına çaresizliğini ve öfkesini görebilirdik. Ebru hamile ve akıbeti ne olacak? Gerçi bu durumda özellikle izleyicinin hayal gücüne bırakılmış olabilir. Ama Umut’un kendisini ziyareti ile evden çıkışı ve dışarıda kaldığı zaman sürecini tam netle yemedim kafamda. Ebru'nun ölen kocasının restoran sahibinin kardeşi olmasının önemi bilinçli olarak mı hiç yansıtılmamış. Ebrunun çöküşüne sebep olan adamın ablası olarak, kadın nasıl bu kadar soğukkanlı. Restoran sahibi kardeş olduklarını belirtmese hiçbir yakınlık hissini göremiyoruz karakterler arasında.  Görüntü yönetmenini ayrıca ayakta alkışlamak gerekiyor. Doğru ışık, doğru açı, etkileyici sahneler, ara görüntüler çok iyiydi.      Filmde, Amerika'nın her yerde, her zaman gösterildiği gibi mükemmel, cennet bir ülke ve Amerikan halkının yine her zaman, her yerde gösterildiği gibi çok duyarlı ve çok iyi insanlar olduğunu göremeyeceksiniz. Amerika'da hep haksızların cezalandırıldığını, haklı ve iyi insanların mutlu ve huzurlu bir şekilde hayatlarını devam ettirdiklerini göremeyeceksiniz. Yani bir nevi Aclan Büyüktürkoğlu Amerika'nın gerçek yüzünü gösteriyor.

Son Yorumlar

Yandex.Metrica