Gözlerinde hep o eflatun günbatımları                                                                                

Yıldız Tezcan dönemine damga vurmuş, toplumun kollektif bilinçaltına sızmış gerçek bir yorumcu ve star'dır. Yanık bir Anadolu ezgisi, bazen arabesk nağmeler onun sesiyle can, kan bulurken; Yıldız Tezcan seslendirdiği ezgilere ruh üflemeyi başarmıştır.

Gerçek anlamda kitleleri peşinde sürüklemiş bir halk sanatçısı, eskimeden, unutulmadan klasikleşmiş, hep varolmuş, anılarda yerini korumuş bir mythe’dir aynı zamanda. Yıllardan yıllara hiç hasar görmeden geçebilmek..hep saygıyla anılmak..ve çok sevilmek.Yaşarken ayakta alkışlanmak, efsane olmak. Yalandan değil, sahiden efsane olmak. Geçmiş baharların hiç solmayan mimozasıydı o. Dünyaya şarkı söylemek için gelmişti Yıldız Tezcan. Her şarkı yakıştı ona, yorumladığı her şarkı onunla özdeşleşti .Dahası yorumda üslup dersi verdi plaklarında.Bir çiğ damlasının yapraktan kayması gibi içimize, bilinçaltımıza yerleşti ve hep bizimle kaldı.  Pek çok filmde rol almıştı. Hepsi de gişe rekorları kıran filmlerdi.Kör kızdı genelde..gözlerini kaybetmiş, örselenmiş, yanlış anlaşılmış...

Acıya yazgılı. Olabildiğince ezik. Adeta oyunculuk sanatının doruklarında dolaşıyordu Yıldız Tezcan. Nüanslı, zengin kompozisyonla imzasını atıyordu. İstanbul Radyosu, ‘ Çocuk Saati’ ne adımını attığı dokuz yaşından bu yana birikimini, deneyimlerini, ustalığını sergiliyordu. “ Kırık Saz”, “Aşkın Gözyaşları”, “Yayla Kızı”, “ Ezom / Bir Dost Bulamadım”, “ Tatlı Sevgilim”,  “ Yayla Kartalı”... Senaryolar azıcık sudan olsa da Yıldız Tezcan yetkin bir dram ve trajedi oyuncusuydu tüm o siyah beyaz filmlerde. Bambaşka bir Muhterem Nur...  Almanya da turnedeydi. Soğuktu. Sulu kar serpiştiriyordu.Caddede dolaşırken bir kalabalık ilişti gözüne. İnsanlar sıraya girmiş bilet alma telaşındaydılar. Bu kalabalığın neden toplandığını sordu oradaki insanlardan birine. "Yıldız Tezcan’ın filmi var da...” Siyah şalı ve gözlükleri nedeniyle iyi ki tanıyan çıkmamıştı. Farkında olmadan izleyicisini, dinleyicisini oluşturmuştu Yıldız Tezcan. Türkan Şoray’a rakip gösterilmiş, özellikle Anadolu sinemalarında filmleri haftalarca değil, aylarca gösterimde kalmıştı. Yakın tanığıydım pahalı lüks salonlarda da, mutevazi evlerin konuk odalarında da plakları çalınırdı. Bir marka, başlıbaşına bir simgeydi o. Kitleleri birleştiren. İçli, yüreğe dokunan bir ses..eşsiz, benzeri olmayan bir okuma tekniği.  Sulara çoktan akşamın gölgeleri inmişti. Soğuktu. Pencereden sızan hardal sarısı ışık hızla koyulaşıyordu. Kimbilir hangi filmde, senaryo gereği gözyaşı döküyordu Yıldız Tezcan. Beyazı sararmış duvarlarda ince gölgeler oynaşıyordu. Elem ve hıçkırık. Plaklarda kalmış, nedense terk edilmiş, öleyatırılmış şarkılara, sönmüş neonlarda asılı kalmış isimlere ruh üflüyordu sesiyle. Ancak, ve galiba sadece; örselenmiş, nem vurgunu, kırılmış, çizilmiş plaklarda kalmış şarkılar onunla diriliyordu yeniden. Hayatın hemen her oylumunda yüzüme çarpan hüzün, özlem, tutku, hasret, yeniliş, vazgeçişler, tekinsiz sevgiler, yasak aşklar bu kadar mı net anlatılırdı? Sesi kuşattı beni önce. Hüznün, yalnızlığın ne mene bir uçurum ya da mezar olabildiğini hatırlatırcasına. (Sevinç dudaklarımda kırık hırıltılara parçalanmışken üstelik.)

Kalbiyle söylüyordu şarkılarını. Milena, belki Elsa Triolet'di o... Reşat Nuri'nin " Eski Hastalık" romanındaki Leyla onunla gövdelenmiş olmalıydı. Bir başkaydı. Bambaşkaydı, Yıldız Tezcan. Onbeş altın plak... Aslına bakarsak,  kendi ütopyasını yaratmış safkan bir yorumcu Yıldız Tezcan. Yeryüzüne bu iş için gönderilenlerden biri. Bildiğim, ‘müzik’ yaşamını oluşturan yapı taşıydı .Ucuzluk işlemiş sistemin güçlü, yıpratan egosuna rağmen, müziğe dahil olmak onu daha da derinlere, bir yönde kendini keşfe götürmüştü. Şarkılara ruh üflemesi bundandı zaten. Dahası, beyniyle, kalbiyle yorumladığı her şarkıya bir öykü katıyor Yıldız Tezcan. Somutu hayale, hayali somuta dönüştürüyor. Bazen sürrealist bazen tam bir ekspresyonist.  O, her söylediği şarkıda bir öykü anlatmayı bilen şarkıcılardan. Hayata dokunan şarkılar söylüyor çünkü. Dediğim gibi, yaşamın içinde unutulup giden şarkılara kan ve beden oluyor. Sesinin tınında her mevsimin renkleri, puslu günbatımları, akşam sefaları, ıssızlığın saltanat kurduğu sabaha karşılar birbirine karışmakta.

Billur vazoda kurumuş krizantemler. Geceye taşan, geceyi taşıyan şarkılar. Tende yalnızlık kokusu.Titrek mum ışığında sesinin büyüsüne kapıldım bir kez daha onun şarkılarını dinlerken. O Siren olmalıydı..gözlerinde hep o eflatun günbatımları. Vedet Chanteuse olarak, Yıldız Tezcan  sonsuzluktu. Peki ya, yeni Yıldız Tezcan’lar ? Yanıtı ne yazık ki ‘hayır’ olan bir soru. Nedense kuğu hep ölüyor;  Alice’in tavşanı gibi, bir dakika için çook erken ya da o tek dakika için her zaman çook geç kalıyorduk. Cindirella’nın mermer basamaklarda unutulmuş ayakkabısına kimse dönüp bakmıyordu bile. Rapuntzel saçlarını kesmişti... Rapuntzel kemoterapi görüyordu.Hansel, Gratel’in öz kardeşi olmadığını öğrenmişti.Pamuk Prenses, Çeşme’de bir beach’de üstsüz yakalanmış, Peter Pan yüksek dozda uyuşturucudan ölmüştü.Yaşam kendi süfli mecrasında akıyordu. Şimdi gece. Havada bildik yağmur sıkıntısı. Yıldızlar uçsuz bucaksız bir karanlıkta titreşiyor. Çılgınca alkışlanıyor sahnede Yıldız Tezcan, gözyaşlarını tutamıyor. Bakışlarında hep o eflatun günbatımları. Yorumcu, aktris, gerçek bir star ve son 45 yılımızda yer alan bir myte. Çoktan yıllar sonrasında da varolacak bir mythe.Döneminin en büyüklerinden.Hep varolmuş. Dedim ya, Yıldız Tezcan sonsuzluktur !  Sahneye çıkışıyla yaşanan kitle histerisine benzer hadise, sanatçı / seyirci ilişkisini biçimlendiren tılsımdı aslında. Daha çocuk yaşındayken Münir Ceyhan “ Amerika’da okuyacak günün birinde dünyaca meşhur bir soprano olacaksın,” demişti.Soprano olmadı belki.Ama ülkesinde bir efsaneye dönüştü. Muzaffer Akgün, Ahmet Sezgin, Yıldız Tezcan, Nuri Sezigüzel gazinolarda alaturkanın süksesini bulutlandırırken, Yıldız Tezcan “ solist” olarak ayakta alkışlanıyordu.

Kaynak : Pınar Çekirge

Son Yorumlar

Yandex.Metrica