Çocuk yaşlarda öğrendik sinemaları ve onların hayal kahramanlarını...
Sinemaya gitmek olağanüstü bir şeydi. Gündüz kapımızın önünden at arabasıyla sinema kartelası gezdirilirdi... 2 metreye 1,5 metre büyüklüğünde dev gibi bir panoya o akşam oynayacak filmin afişi Asılır ve At arabasıyla gezdirilirdi. Kartelayı gezdiren genelde abdal dediğimiz esmer vatandaşlardan olurdu. Bu kartelacı gezdirirken de elinde huni şeklinde megafonla gür sesiyle bağırırdı. “Yılmaz Güney ve Nebahat Çehre’nin Başrolerini paylaştığı film bu akşam yazlık Yavuzlar aile sinemasında” diye olanca gücüyle bağırır, sinema için reklam yaparlardı.

Rahmetli babam eğitimli okumuş adamdı. Akşam eve geldiğinde babama filmin reklamını yapardım. Sanki filmi görmüş gibi afişlerde Kartela'lar da ne gördüysem ballandırarak anlatırdım. Babam elini cebine atar, "hadi git sinemacıya selamımı söyle, aile yerinde locadan 4 kişilik yer versin" derdi... Ben koşmak değil, Uçarak Adana’nın o sıcağında giderdim. Gişede kimin olduğunun önemi yoktu. Gişede kim varsa "ben şunun oğluyum locadan yer ver" derdim. Biletleri paradan daha kıymetli olan o sinema biletlerini elimde incitmeden eve getirirdim. Akşam olunca heyecan kat kat artardı. Sinemaya gideceğiz ya... Annem süslenir, babam en güzel kıyafetini giyerdi. Sinemaya gitmek için evden çıktığımızda sokak ana baba günü olurdu. Herkes süslenip püslenir, kadınlar altınlarını takar,  takıştırır, genç kızlar en güzel kıyafetlerini giyerlerdi.

O dönemlerde anneler oğullarına kız görmeye bile sinemaya giderdi. Kızlar Belgin Doruk olur, Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray olurdu; erkekler Ayhan Işık olur, İzzet Günay olurdu. Yeni doğan bebekler Nilüfer olur, Türkan olurdu. Yazlık Sinemalar bizim en güzel eğlencemizdi. Film başlamadan önce gazoz satanlar, çerez satanlar olurdu. O gazozlar sinemada sanki çok daha güzeldi, dışarda kasayla içsem o kadar tatlı gelmezdi bana. Filmden önce o sezonun en güzel, en yeni şarkıları çalardı, Şükran Ay'lar, Nuri sesigüzel'ler çalardı. Sabırsızlıkla filmin başlamasını beklerdik. Film başladığında hiç kimseden çık çıkmazdı, filme kendimizi o kadar kaptırırdık ki, sanki gerçek gibi...

Eski sinema makinaları ışık için elektrod kullanırmış lamba yerine. O elektrodlar da hem ışık hem de ısı verirdi. Eskiden sinema filmleri de bugünkü gibi değildi. Asetat filmlerdi, asetat filmler de hayvansal bir üründü (buzağı kulağından), kıkırdaklardan yapılırmış, dolayısıyla hem Adana’nın o sıcağı hem de makinanın elektrodlarının verdiği ısı ile film en güzel, en heyecanlı yerde yanardı. Zaten o filmlerin adı da yanar filmdi. Film yanınca beyaz perdede aniden bir yamuk yumukluk olurdu. Tüm sinema seyircisi ayağa kalkar, ıslık çalardı: “ulan makininiiiiiiiiiiiiiiiiisst“ diye bir Adana küfürü sallarlardı. Makinist filmi düzeltir ve sinema heyecanımız devam ederdi.

Ben o çocukluk yıllarımda sinemaya gidip o yanan filmlerden artan parçaları isterdim ve alırdım. Mahallede çocuklara sinema gösterisi yapardım. O çocukluk yıllarımda çok ilginç bir şey öğrendim. O yanan filmlerin akibetini öğrendim. Sizin de şaşacağınızı umarak yazıyorum. Yanan sinema filmlerini çöpe atmazlardı. O filmlerin de alıcısı vardı. Filmi alanların, çamaşır suyuyla üzerindeki film görüntüsünü silip, beyaz kalan asetatları da asetonla eritip, içine renk koyarak (pigment) tırnak ojesi yaptıklarını Öğrendim. Bununla da bitmiyor. Çamaşır suyuna batırılınca yok olan film görüntülerinden de gümüş elde edildiğini öğrendim. Sinema heyecanım o yıllardan beri hala devam ediyor. Tüm sinema emekçilerine ve sinema severlere saygılar sunuyorum.

Son Yorumlar

Yandex.Metrica