Ayça İstanbul'da tek başına yaşayan, çevresine ve dünya meselelerine duyarlı, tiyatrocu bir Türk kadınıdır. Yanlız yaşamaktadır, eylemlere katılmakta, siyasi içerikli tiyatro oyunlarında oynamakta, bir film çekimi sırasında tanıştığı, Kuzey Irak'lı Kürt bir oyuncuya duyduğu aşkı ete kemiğe büründürmek için ona ulaşmaya, aşkına kavuşmaya çalışmaktadır.

Ayça tutkulu bir kadındır, cevvaldir, sözünü söylemekten kaçınmayan, doğru bildiğinin peşinde giden ve hatta ABD'yi Irak'ta istemeyen bir insandır. Olay zaten tam da ABD'nin Irak'ı işgal etmek üzere olduğu, Türkiye'nin ABD'ye Türkiye topraklarını kullanması için izin vermesiyle ilgili hükümet teskeresinin geçirilmeye çalışıldığı 2003 senesi başında geçmektedir. Ayça buna izin vermeyecektir, oyunlar oynayacak, eylemlere katılacak, elinden geleni yapacaktır.

İşte böyle susmayan bir insan kardeşimiz olan Ayça, hiç de kolay bulmadığı bir aşkı kaybetmek istememektedir. O aşk ki ona hayatı boyunca hiç yaşamadığı duygular yaşatmış, 25 günlük kısacık bir film çekimi süresinde bile hayatının erkeğini bulduğuna ona inandırmıştır. Heyhat, dünya ve özellikle bu aşkın filizlendiği coğrafya çok çalkantılı günler geçirmektedir. Tutkuyla sevdiği o koca adam, savaşın kraterinde, ulaşılması çok zor yerlerdedir.

Talihin cilvesi olsa gerek, arzu nesnemiz, Kürt adam ise bir yandan Süleymaniye'de ABD'nin işgalini umutla beklemekte bir yandan da o koca adamlığıyla tezat oluşturan, komik video mektuplar göndermektedir Ayça'ya... Ayça seni seviyorum, binlerce defa öpüyorum, Ayça bak süpermen oldum sana uçuyorum, Ayça, Ayça, Ayça, bak haftaya geliyorum, olmadı gelecek hafta, Ayça hala gelemedim Ayça...

Aşk düştüğü yeri yakar. Ayça kızımızın artık dayanacak gücü kalmamıştır. Deli misin kızım sen itirazlarına ve her türlü imkansızlığa rağmen sevdiğinin izinden Süleymaniye gitmeye karar verir... Bu karar süreci ve akabindeki yolculuğu boyunca izleriz, tanıklık ederiz, belki hiç aklımıza düşmeyen ama hemen yanıbaşımızda olanlara...

Türkler görürüz, Kürtler, Ermeniler, alt komşularımız yalnız yaşayan iki tonton Ermeni Teyzedir, bütün dertleri apartman kapısının açık kalması ve vandal bir hırsızın onları kesmedir, tıpkı başka insanlar gibi... Göçmenler görürüz, Iraklı, İranlı, Afrikalı, kaçıp gelmişler uzak topraklardan, sevdikleri çocukları arkalarında, bohçalarında sadece umut kırıntıları, 8 kişi yatmaktadırlar izbe odalarda... Yaşadığı yere benzemiş, avurtları çökük, kara kuru, koca bıyıklı insanlar görürüz, sigara içerler, dumanı yutarcasına... Yoksulları görürüz, köylüleri, Doğu Anadolu'yu, Diyarbakırı, Van'ı, kocaman karlı dağları... Yıkılmış köyleri, terkedilmiş köylerdeki mezar ziyaretlerini, ezilmişliği, yıkılmışlığı, terk edilmişliği görürüz... Tüm bunların arasında köy düğünleri görürüz, rengarenk kadınları, çocukları. İran'ı görürüz, kadınsız sokakları, kadın olmanın imkansızılığını, yok kadınları, sınır boylarını, Humeyni posterlerini her duvarda, bir şeyler ima edercesine dik dik bakan... Kah bir otobüste uyuklarız, kah otel odalarında. Ayça bir zaman tünelinden geçercesine tanık eder bizi yolculuğuna...

Bu kadar uzak ama bir o kadar yakın insanların, sınıfların, sorunların (sahi oralar hep kriz mi yoksa, biz farkında olmasak da) umutsuz dünyasında Ayça ve onun aşkı vardır içimizi ısıtan, hayat var, evet gerçekten hayat var...

Sentetik aşk filmlerinden sıkıldıysanız işte size sahici bir aşk. Gitmek, Edip Cansever'in ?Mendilimde Kan Sesleri? şiirinin film uyarlaması, bir aşk filmi olmanın ötesinde, zamanına tanıklık etmekle kalmayıp ona itiraz da eden belgesel manifesto. Son aylarda peş peşe kendilerinden söz ettiren, Gitmek, Sonbahar, Fırtına, Başka Semtin Çocukları gibi, Türk Sineması'nın ?üçüncü? örneklerine selam ediyor, Ayça ve Koca süper Kürk adam Hama Ali'nin öyküsüne tanıklık etmeye çağırıyoruz.

Kaynak : Ahmet Salih Aktaş

Son Yorumlar

Yandex.Metrica