Yorgun bir günün akşamı, işte eve döndünüz, televizyonun karşısına geçtiniz ve bir yandan televizyonu seyrederken öte yandan hayaller kurmaya başladınız. Şimdi bir dakika durup düşünün ve kendinize sorun: Bu hayaller gerçekten de sizin hayalleriniz mi? Yoksa sadece hayal etmeniz gerektiğini düşündüğünüz şeyler mi?

Şüphesiz hayatta mutlu olmanın en önemli koşullarından biri, gerçekte ne istediğini bilmek ve bu isteklerin peşinden gitmek. O zaman emellere ulaşılmasa bile, ulaşma yolunda çaba harcamak insana son derece keyifli geliyor. Ne var ki çoğu zaman etraftan bize dayatılan bazı şeyleri, gerçekten istediğimiz yanılgısına kapılabiliyor ve yanlış hedeflerin peşinden koşturabiliyoruz. Bu bize pazarlanan bir bluz da olabiliyor, üniversitede okunacak bir bölüm de. Sam Mendes’in yönettiği ve Kate Winslet ile Leonardo DiCaprio’nun başrollerini paylaştıkları Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road) gerçekten istedikleri şeyler ile istemeleri empoze edilen şeyler arasında gidip gelen, bu nedenle iç çatışmasında boğulduklarını hisseden insanlar üzerine etkileyici, çarpıcı, düşündürücü bir film. Tam anlamıyla bir 30 yaş bunalımı filmi.

Oturmuş bir kariyere, iki çocuğa, güzel bir eve ve arabaya sahip bir karı koca olan Frank ve April Wheeler çifti, filmin odak noktası. April ve Frank, 30lu yaşlarının başına gelmişlerdir ve birçok yaşıtları gibi, hayatta şimdiye kadar neler başardıklarını, istedikleri noktada olup olmadıklarını, gerçekten hayalini kurdukları hayatı yaşayıp yaşamadıklarını sorgulamaya başlamışlardır. April, iyi bir aktrist olarak tanınmak istemiş, bunun için yıllarca çalışmış ama bu emeline ulaşamamıştır. Frank’in ise hayatı boyunca en büyük emeli, 20 yılını sevmediği bir işe feda eden babasından farklı bir hayat sürmektir ama April ile 7 yıllık evliliğinin sonunda kendisini tam da babasının çalıştığı şirkette babasının yaptığı işi yaparken bulmuştur. Bu nedenle mutlu başlayan evliliklerde kavgasız çatışmasız bir gün yaşanmaz olur. Derken evliliklerine balayı günlerindeki neşeyi, coşkuyu geri getirecek bir olay olur, Frank’in doğum gününde, April ona birlikte Paris’e taşınmayı önerir. Çünkü Frank’in Paris’i ne kadar çok sevdiğini ve orada yaşamak istediğini unutmamıştır. Böylece cesaretlerini toplayıp hayallerinin peşinden gitmek için şanslarını kullanmaya karar verirler ve sevinçle eşyalarını hazırlamaya başlarlar. Ne var ki Frank patronundan kariyerinde büyük bir atılım yapmasını sağlayacak ve maaşını kat be kat arttıracak bir iş teklifi alır. Böylece çok para getiren ama nefret ettiği işi ve para sıkıntısı çekeceği ama hoşuna giden bir hayat süreceği Paris arasında, iki arada bir derede kalakalır.

Film 50'li yıllar Amerikası’nda geçiyor. Ama birçok açıdan hala güncelliğini koruyor. Hatta saçların, kıyafetlerin ve kullanılan teknolojik aletlerin farklılığı olmasa filmin geçmiş zamanda geçtiği anlaşılmazdı bile. Dışarıdan mutlu gözüken bir hayat Frank ve April’inki. Güzel bir evleri, arabaları vardır, işleri yerindedir ama mutlu değiller. Çünkü gerçekten istedikleri hayat aslında bu değil, bunu istemeleri gerektiğini zannettiklerinden dolayı bunun için çalışmış, bu hayata kavuşmuşlar. Ama gerçekten istedikleri hayat bambaşka olduğu için girdikleri bunalım sonucu birçok kişinin çılgınlık diye nitelendirdikleri kararlar alabiliyorlar. Aslında üçüncü dünya ülkelerinde yokluk çeken birçok kişiyle kıyasladığımızda, Frank ve April’in mutsuzluklarına bakıp onlara rahat battı galiba diye düşünebiliriz. Ama sanayileşmiş ülkelerde günün belli birkaç saatinde sevdikleri hayatı yaşamak ve istediklerini satın alabilmek için günün büyük bölümünde sevmedikleri işlere mesai harcayan milyonlarca kişiyi düşünerek Frank ve April’e hak da verebiliriz.

Banliyö hayatında bolluk içindeki mutsuzluğa, zaman zaman bu çiftin komşularına da odaklanarak vurgu yapılıyor. Mahallede herkesin birbirine mutluluk oyunu oynarken içten içe ne kadar sıkıntılı olduklarını fark ediyoruz. Filmin üslubu, gerekli yerlerde doğru vurgularla daha da belirgin bir hale geliyor. İnsanları kendi hayatları üzerinde düşünmeye sevk ediyor, birçok insan Frank ve April’de kendini buluyor. Ama çok az kişi kendi yolunu çizecek cesareti bulabiliyor. Büyük çoğunluk başkalarının empoze ettiği hayatı yaşamayı tercih ediyor. İstedikleri yoldan gitseler, istedikleri mesleği seçseler daha başarılı ve mutlu olacaklarını, belki daha çok para kazanıp daha iyi evlerde oturacaklarını, daha güzel arabalar kullanacaklarını bile bilmeden. Bir an bile sıkmayan sonu merakla beklenen, izleyenin belki de bir daha seyretmek isteyeceği bir film Hayallerin Peşinde.

Kaynak : Ece Sonat Kaya

Son Yorumlar

Yandex.Metrica