Arkadaşlar bu yazımda size Türk Yazınının büyük ustası, Üç Kemal'lerin en büyüğü (diğerleri Orhan Kemal,Yaşar Kemal) Kemal Tahir'in çok bilinen yaşam öyküsüne de değinerek, Türk ve Osmanlı toplumuna bakış açısından, marksizm ile ilgili düşüncelerinden, sinema ile ilişkilerinden ve eserlerinden bahsedeceğiz.

Önce kısa bir biyografi, 1910 yılında  Istanbul'da doğan yazarımız II Abdülhamid'in (1842-1918) yaverlerinden Deniz Yüzbaşısı Tahir Bey'in en büyük oğlu. Galatasaray Sultanisini (Lisesini) 10. Sınıftan terk etmiş. İstanbul’da Vakit, Haber, Son Posta gibi gazetelerde düzeltmenlik, röportaj yazarlığı ve çevirmenlik yapmış. 1938 yılında Nazım Hikmet ile beraber Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde 'Askeri İsyana Teşvik' suçlamasıyla yargılanmış ve 15 yıl hapse mahkum olmuş. Çankırı, Malatya, Çorum, Kırşehir ve Nevşehir cezaevlerinde 12 yıl yattıktan sonra 1950'de genel afla özgürlüğüne kavuşuyor. Cezaevi yaşamının ardından  İstanbul'a dönüyor. 6-7 Eylül  olaylarında tekrar gözaltına alınıyor, Harbiye Cezaevin'de 6 ay yatıyor. Çıktıktan sonra daha önce yayıncılık yapan Ertem Eğilmez ile eskilere dayanan  dostluğu nedeniyle sinema çevrelerine giriyor. Metin Erksan, Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz ile senaryo çalışmaları yaparak sinema ile ilgilenmeye başlıyor. 1957 de tanıştığı Halit Refiğ'e 1965 de Haremde Dört Kadın'ın senaryosunu yazıyor.

Marksist bir yazar olarak bilinen Kemal Tahir'in düşüncelerinin çıkış noktası Marksizm ile Türkiye gerçeği arasındaki bağlantı sorunuydu. Türkiye'de kendi algıladığı siyasal, sosyal, kültürel yapı ile Marksizmin sunduğu çözüm arasında bir çelişki görüyordu. Çünkü Marksizm II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet Dönemlerinin siyasal ve kültürel uygulamalarını bir ticaret burjuvazi devriminin sonucu olarak  değerlendiriyordu. Kemal Tahir ise Türkiye'de böyle bir  sınıfın varlığından kuşkulu idi. Böylece hem Marksizm'in hem de batılılaşmanın ürünü olan Cumhuriyet Dönemi Resmi Tarih Görüşünün aşılmasını düşüncelerinin temel noktası olarak öne çıkıyor. Cumhuriyet Dönemi resmi ideoloji dışındaki  Ömer Lütfi Barkın, Mustafa Akdağ, Halil İnalcık, Şerif Mardin ve Niyazi Berkes gibi yazarları okuyor, araştırıyor. Kemal Tahir'e göre Osmanlı-Türk toplumu, Marksist toplumların zorunlu aşamalar olarak gördüğü ilkel topluluk-kölecilik, feodalite/kapitalizm sürecinde yer almaz. Yapısal dinamikleri ve farklılıkları var. Bu nedenle batılılaşma gerekli alt yapısı  olmayan bir  topluma, soyut ve biçimsel bir üst yapı getirme çabasıdır. Osmanlı toplumu kölecilik ve feodalizmden çok farklı insancıl bir temel üzerine kurulmuştur. 

Onu Marksistlikle suçlayanlar sonradan çark ederek Osmanlıya bu bakış açısından dolayısıyla Osmanlıcı demeye başladılar. İşte arkadaşlarım bana göre Yorgun Savaşçı'nın yakılmasının en önemli sebebi budur. Birde filmde romanın kahramanlarından Zihni Küçümen'in oynadığı Dr. Münir'in ağzından söylenen 'İttihatçılar Abdülhamid'i tahttan indirmeselerdi 1912 de Balkan Savaşına 1914 de Birinci Dünya Savaşına girmeyecektik' sözleri. Filmi birkaç yıl önce MSÜ de izlemiştim. Birebir olmasa da Dr. Münir'in sözleri aynı anlamı içeriyordu. Bu sözler o zamanki askeri yönetim için sakıncalı sözlerdi. Yorgun Savaşçı bir  bocalama dönemini anlatır. MONDOROS MÜTAREKESİ, PEŞİNDEN iSTANBUL iŞGALİ, VE ANADOLU'DA  BAŞSIZ, LİDERSİZ KALAN MİLLİ KUVVETLERİN  YZB. CEHENNEM CEMİL LİDERLİĞİNDE BİRLEŞEREK MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞINA KATILMALARI.

Yakılma Hikayesini bir de filmin Yönetmeni HALİT REFİĞ'den dinleyelim: "En Büyük Suçum 3 yıl önce TRT ye Aşk-ı Memnu (1975) Dizisini yapmamdır. Bu diziyi yaparken TRT de bürokratik engellerle karşılaştım. O zaman Genel Müdür İsmail Cem'e meseleyi anlattım. Cem benim için özel bir statü uyguladı. Filmin yapımında tam yetkiye sahiptim. Sadece TRT Genel Müdürü'ne karşı sorumlu idim. TRT de hiyerarşiyi kıran, tepeden inme işler yapan adam durumuna geldiğim için üç yıl kapımı çalmadılar. BÜLENT ECEVİT yeniden başbakan olunca sinema üzerine konuşmamız oldu. Aşk-ı Memnu'yu çok beğendiğini ve devletin sinemaya elini uzatması gerektiğini söyledi. Ardından TRT den Yorgun Savaşçı  teklifi geldi. Sanırım bunun ardında BÜLENT ECEVİT vardı. Ben TRT den gene aynı şartları istedim. çekimler başladı. Sonra 12 EYLÜL DARBESİ oldu TRT yönetimine paşalar geldi. Emekli General MACİT AKMAN TRT nin başına getirilmişti. İlk konuşmamızda masasının üzerinde duran bir tomar mektuptan birkaçını bana uzattı. Mektuplarda Kemal Tahir vatan haini, Nazım Hikmet'in yetişdirdiği Atatürk düşmanı bir yazardır şeklinde ifadeler vardı. Altında emekli asker imzaları. Macit Paşa "ben araştırdım, hepsi sahte, siz işinize bakın" dedi. Daha sonra çekimler sırasında taleplerimiz karşılanmaz oldu. Macit Akman'la konuşmaya Ankara'ya gittim. Beni yardımcısı Behçet Devay'a gönderdiler. O da emekli muhaberat paşası. Burası Yeşilçam değil istediğinizi yapamazsınız dedi. Ben de Devay'a "bugüne kadar hep Genel Müdürlerle konuştum, şimdi de onunla konuşurum" dedim. Hiç cevap vermeden Macit Akman'ı aradı. Görüşmek istediğini söyledi. Sanıyorum yakılma süreci o gün başladı. Asıl önemlisi bu yakılma fikri kimin ağzından çıktı. O zamanın Başbakanı Bülent Ulusu'ya "EMRİ VEREN SİZ MİSİNİZ ?" diye sorulunca "evet öyle oldu" dedi ve kapattı. Kenan Evren'in tasdiki olmasa o iş olmazdı. Üst Kademe Askeri yönetimine bir şeytan, bu yakma fikrini getiriyor. Yaktıracak sonra TÜRK ORDUSU'nu kültür düşmanlığı ile suçlayacak. Evren'i bile etkileyecek  bu düşman kim ola. Açık bir itham imkansız. Ama bu gizli servislerin işi. En büyük ihtimal CIA. O dönemde MİT ile işbirliği yaptığı biliniyor."

İşte Arkadaşlar yakılma ile ilgili iki yorum. İlki benim kişisel yorumum. İkincisi filmi çeken Halit Refiğ'in anlattıkları. İkisi de aynı kapıya çıkıyor, değil mi? Tarihimizi doğru okuyalım. Herkesi hak ettiği yere koyalım. Özellikle İmparatorluğun son yüz yılı çok önemli...

Çok şükür ki dün Resmi tarih ideolojisinin dışında gördüğümüz kişilerden, Tarih Profesörü Halil İnalcık ve onun gibi düşünenlere artık devlet olarak da güvenip ödüller verebiliyoruz. İlber Ortaylı gibi çok değerli hocalarımızı Topkapı Sarayı'na Müdür yapabiliyoruz. Peki yakılan o canım sanat eseri Yorgun Savaşçı'nın hesabı kimden sorulacak. Yazık değil mi onca emek, zaman ve paraya. Ya birde elde MSÜ nin sakladığı bir kopya olmasa. Birkaç kişinin kişisel  tatminleri için  orduya kültür düşmanı damgası vurmaya hakkı var mı?                                   

Yazarımızın eserlerini herkesin bildiğini düşünerek saymaya gerek görmüyorum. Devlet Ana, Esir Şehrin İnsanları, Kurt Kanunu, Rahmet Yolları Kesti, Yedi Çınar Yaylası, Yorgun Savaşçı ve Bozkırdaki Çekirdek. Bir de ölümünden sonra derlenen Karılar Koğuşu. Saymaya gerek yok dedim ama saymadan da duramadım. Umarım genç arkadaşlara hatırlatmış olurum, belki de vesile olurum okurlar. Yazarımız 1973 yılında akciğer rahatsızlığından vefat ediyor. Kabri Erenköy Sahray-ı Cedid Mezarlığında. Yolu düşenlerin ziyaret ve fatiha okumaları dileğiyle. Işıklar içinde yatsın.

Kaynak : mkurtsen

Son Yorumlar (1)

ÜmitYaşar avatar ÜmitYaşar 02 Şubat 2016 03:28:23

''Onu Marksistlikle suçlayanlar'' da ne demek acaba? Marksist olmak hırsızlık, namussuzluk, hortumculuk, din tüccarlığı, ırkçılık, mezhepçilik gibi ayıp birşey mi? Ayrıca ATÜT'çülerin ve Kemal Tahir'in tarih tezleri pek sağlam temellere dayanmaz. Osm anlı iktisat tarihi yeni bilgilerle oldukça değişikliğe uğradı geçen yıllarda. Kemal Tahir'in düşünceleri de tıpkı muarızlarının düşünceleri gibi 60'lara özgü ilginç tartışmalar olarak kaldı. Yine de -yer yer insanı sıkan didaktikliğine rağmen- severiz kendisini.

Yandex.Metrica