Tarantino tüm dünyada tanınan bir isim haline geldikten sonra teklifler ardı sıra gelmeye başlamıştır. Ama Tarantino başkaları gibi yapmaz. Yani gelen her teklifin üstüne atlamak yerine ince eleyip sık dokur...
31 Temmuz 2012

Tarantino tüm dünyada tanınan bir isim haline geldikten sonra teklifler ardı sıra gelmeye başlamıştır. Ama Tarantino başkaları gibi yapmaz. Yani gelen her teklifin üstüne atlamak yerine ince eleyip sık dokur... Yönetmenlik tekliflerinin yanında senaryo yazarlığı içinde Tarantino’ya başvurulmaktadır. Bunlardan birisi de Blade Runner ve The Hitcher filmlerinin ünlü oyuncusu Rutger Hauer’in başrolünü oynadığı Jan Eliasberg’in yönetmenliğini yaptığı PAST MIDNIGHT filmidir. Bir gerilim filmi için oldukca komik bir senaryoya sahip olan filme Tarantino tekrar el atar. Ne yazık ki, belki de Tarantino’nun da içinde bulunduğu en kötü proje bu olacaktır. Zaten filmin künyesinde de Tarantino senaryo yazarı olarak değil sadece yardımcı yapımcı olarak görülür.

Madem konu Tarantino, başında dediğim gibi bizde onun filmlerinde ki gibi ordan oraya atlamaya devam edelim. Tarantino, yakın dostu ve filmlerinin senaryo ortağı olan Roger Avary'in yönetmenliğini yaptığı 1994 yapımı KILLING ZOE filminde bu sefer karşımıza yapımcı olarak çıkar. Mafyavari bu film beklenen etkiyi yaratmaz ve hemen video piyasasına düşer. Değişiklikleri seven Tarantino bu kez bir filme sadece sesini verir. THE CORIOUS EFFECT adlı filmde Panhandle Slim’in sesi olarak bir ilki gerçekleştirir ve seslendirme yapar. Daha önce senaryosunu yazmış olduğu TRUE ROMANCE filmini yönetmiş olan Tony Scott'ın 1995 yapımı CRIMSON TIDE filminde 250.000 $ karşılığında bazı karakterlere diyaloglar yazması için kiralanır ve ortak yazarlık yapar. Tarantino’nun fazla etkisi olmasa da film sinemalarda büyük bir başarı yakalar. Bir de kendi açıklamasından öğrendiğimiz bir film; IT’S PAT adındaki filmin senaryosunu baştan aşağı tekrar yazar.A ma filmin künyesinde adı görülmez. Bilemiyorum kaçınız bu filmin adını duydu ama çok iyi bir şey olsaydı kesinlikle duyulurdu diye düşünüyorum.

Kendi filmleri dışında senaryo yazarlığı yaptığı filmleri sıraladık. Bakalım Tarantino oyuncu olarak hangi filmlerde görülmüş. 1994 yılında Cannes Film Festivali'nin açılış filmi SLEEP WITH ME'de çok kısa bir rolle görülür. Tam anlamıyla kendi filmlerinden çıkıp gelmiştir. Hiç durmadan abuk subuk şeylerden konuşan bir adamı oynar. Konuştuğu şey ise TOP GUN filmidir. Filmi kendi anladığı şekilde yorumlayan bu karaktere göre filmin kahramanı Maverick yani Tom Cruise eşcinselliği ile savaşan birisidir. Iceman'in (Kilmer) ekibin de homoseksüeldir ve Maverick'i kendi taraflarına çekmeye çalışıyorlardır. Kelly McGills ise Heteroseksüel tarafı temsil etmektedir. Ve Maverick’e kendi tarafında kalması için baskı yapmaktadır. Onun hikayesi böyle uzayıp gidiyor. Konu itibari ile TOP GUN neredeyse bu adamın anlatımıyla erotik bir film olarak karşımıza çıkıyor. Böyle hayal gücü yüksek (kaçık demek daha doğru) bir karakteri canlandıran Tarantino filmde ki en akılda kalıcı unsur oluyordu. Onun oyunculuk yeteneğinin bununla tabi ki bir ilgisi yok. Tamamen anlattığı hikaye onu belleklere kazıyordu. İnsan aslında şunu da düşünmeden edemiyor. Ağzı bu kadar iyi laf yapan bir adam kendi hayal gücüyle acaba Pamuk Prenses'i nasıl yorumlar? Neyse, orta halli bu komedi filmi daha sonraları festivallerin gediklilerinden oluyordu. Tarantino’nun oyunculuk yeteneğini sergilediği bir diğer film ise 1995 yapımı DESTINY TURNS ON THE RADIO oluyordu. Sinemalarımızda Kaderin Seslenişi gibi alakasız bir isimle gösterilen bu film çekildikten tam 5 yıl sonra sinemalarımıza geliyor ve 750 kişi tarafından seyrediliyordu. Jack Baran’nın yönetmenliğini yaptığı bu suç parodisinde Nancy Travis, James Belushi, Dylan McDermott, James Le Gros gibi oyuncular da yer alıyordu. Tarantino yine ufak bir rolle bulunuyordu. Ama dağıtımcı şirket neredeyse bu filmi bir Tarantino filmi gibi lanse ediyordu... Bütün reklamlarda hatta fragmanlarda ön plana çıkan tek şey Tarantino'ydu. Ama neyse ki fazla bir kimse bu oyuna gelmemişti. Film gişelerde hüsrana uğramış insanların neden çekildiğini dahi anlamadan ortalardan kaybolmuştu.

DESPERADO, Robert Rodriguez’in yönetmenliğinde Tarantino’nun oynadığı bir başka film oluyordu. Hayat öyküleri neredeyse Rodriguez ile aynı paralellikte ilerleyen Tarantino yakın arkadaşının filminde her zaman alışık olduğumuz bir rolle geliyordu. Evet tahmin edeceğiniz gibi hiç durmadan bir şeyler anlatan bir adam. Adam barda taburesine oturmuş etrafındakilere bir hikaye anlatmaktadır. Tabi bunu anlatan Tarantino ise öyle sıradan bir öykü bekleyemezsiniz. Merak etmeyin... İşte karşınızda o kısa öykü:

Adamın birisi bara girer. Etrafına bakar. Bilardo masasında iri kıyımlı adamlar oyun oynamaktadır. Sonra gider bir tabureye oturur. Barmenle sohbet başlarlar. Barmene şöyle der: "Ben çok iyi bir işeyiciyimdir. Bir metreden bira bardağına işeyebilirim. Hem de tek bir damlasını bile dışarıya kaçırmadan." Barmen ise buna gülüp geçer. Adam barmene "istersen 100 Dolar'ına iddiaya girelim" der. Barmen de bunu seve seve kabul eder. Adam bir bardak alır barın üstüne koyar. Bir metre uzaktaki taburenin üstüne çıkar. Fermuarını açar ve işemeye başlar. Bir anda bütün bar, tabureler, barmen sidik içinde kalır. Adam bardak dışında her yere ama her yere işemiştir. Fermuarını kapatır ve tabureden iner. Barmen gülmeye başlar. "Kaybettin dostum. Şimdi bana 100 $ borçlusun." Adam barmene bir dakika beklemesini söyler ve bilardo masasında onları seyreden iri kıyımlı adamların yanına gider. Adamlardan birisi homurdanarak para çıkartır verir. Parayı alıp tekrar bara dönen adam barmene 100 Dolar'ını verir. Barmen şaşkındır. "Nasıl bu kadar keyiflisin ?" der. Adam da olayı anlatmaya başlar. "Şu bilardo oynayan iri kıyımlı adamlarla iddiaya girdim. Buraya gelip taburenin üstüne çıkarak her tarafa işeyeceğimi ve seninde buna güleceğini söyledim. Ve onlarla 300 $'ına iddiaya girdim."

Antonio Banderas. Salma Hayek, Steve Buscemi gibi yıldızlarla, Tarantino filmlerini aratmayacak şiddet sahneleri ile büyük beğeni toplayan DESPERADO Tarantino’nun en feci şekilde öldüğü film oluyordu (Kafası bir güzel dağıtılıyor). Daha sonraları BİR ZAMANLAR MEKSİKA’DA adıyla ikincisi çekilen film, ne yazık ki ilk filmin tadını vermiyordu. Filmin oyuncu kadrosunda kimi ararsanız bulunuyordu. Antonio Banderas, Salma Hayek, Johnny Depp, Willem Dafoe, Eva Mendes, Mickey Rourke, Enrique İglesias, ama bu kadro bile filmi kurtarmaya yetmiyordu. Biz gelelim Tarantino’ya. Bu sefer ünlü siyahi yönetmen Spike Lee ile çalışır. Spike Lee'nin filmografisindeki en kötü film olarak gösterilen GIRL 6 Tarantino içinde pek farklı olmuyordu. QT lakaplı mızmız, ukala bir yönetmeni oynayan Tarantino kısa rolüyle istemese de biraz tepki topluyordu. Bu tepki aslında yersizdi. Ama siyah insanların sorunlarını perdeye çok iyi yansıtan bir yönetmenin filminde sürekli Nigger (argoda zenci) kelimesini kullanması ve sürekli zencileri aşağılayan tavırlarıyla Spike değil de Tarantino tepkileri topladı. Hal bu ki bütün filmlerinde onun kahramanları bu kelimeyi sürekli sarf etmektedirler. Spike Lee bile zamanında bu yüzden Tarantino’nun filmlerini eleştirmiştir. Ta ki onunla beraber çalışıncaya kadar. (Galiba insanları etkilemeyi iyi başarıyor. Spike’ı bile etkilediğine göre). Alexandre Rockwell’in ilk yönetmenlik denemesi olan 1995 yapımı SOMEBODY TO LOVE filminde barmen olarak kameraların önüne geçiyordu Tarantino. Harvey Keitel ve Rosie Perez’in oynadığı film ne yazık ki beklenen ilgiyi görmüyordu. Tarantino ise o kadar kısa görülüyordu ki oynayıp oynamadığı bile anlaşılmıyordu. 1995 yılında rol aldığı bir diğer projede bir televizyon programıydı. ALL-AMERICAN GIRL isimli bu programda konuk oyuncu olarak kameralar karşısına geçiyor ve milleti gülmekten kırıp geçiriyordu. Ünlüler geçidi olan SATURDAY NIGHT LIVE SHOW adlı televizyon dizisinde bir kez daha kameralar karşısına geçiyordu. Ama unutulmaz parodilere imza atılan bu programda Tarantino hiçbir zaman akıllarda kalmıyacaktır.

1996 yılında Tarantino ilk başrol denemesiyle seyircilerin karşısına çıkar. Sadece başrol mü? Hem senaryo yazarı,hem de yapımcı. Robert Rodriguez'in yönetmenliğin de bir kez daha beraber çalışma fırsatı bulurlar. FROM DUSK TILL DAWN isimli bu filmin Tarantino için özel bir yeri vardır. Gençliğinden beri korku filmi çekmek isteyen Tarantino ilk defa bir korku senaryosu yazıyordu. Aslında bu öykü Robert Kurtzman’nın kısa bir hikayesinden Tarantino tarafından senaryolaştırılıyordu. Film birbiriyle anlaşamayan iki kardeşin Teksas’da yaptıkları soygundan sonra yanlarına aldıkları rehinelerle yaptıkları klostrofobik yolculuğu anlatıyordu. Vampirlerle dolu bir bara sığındıklarında onlar için artık her şey çok geçtir. Yapmaları gereken şey çevrelerini sarmış olan yüzlerce vampirden kurtulmaktır. Başrollerinde George Clooney (bence şimdiye kadar oynadığı en karizmatik rol ), Quentin Tarantino, Harvey Keitel, Juliette Lewis, Salma Hayek gibi yıldızları ile türünün hatırı sayılı örneklerini arasında yerini alır.

Dört yakın arkadaş bir film yapmaya karar verirler. Quentin Tarantino, Robert Rodriguez, Allison Anders, Alexandre Rockwell kendileri yazıp kendileri çekerler. Dört farklı öyküden oluşan filmin yapımcılığınıda Lawrence Bender üstlenir. Tarantino dördüncü öykünün yönetmenliğini yapar. THRILL OF THE BET isimli bu öyküde yönetmenliğin yanı sıra senaryo yazarlığı ayrıca oyunculukta yapar. Alfred Hitchcock’ı ele aldığı bu öyküde Hollywood’un yeni komedyenlerinden Chester Rush (Tarantino) ve arkadaşları Leo (Bruce Willis) ile Norman (Paul Calderon) Mon Singor Oteli’nin çatı katına yerleşirler. Bir süre sonra kendi aralarında Hitchcock'un televizyonda oynayan dizilerinden birini canlandırmaya karar verirler. Ve olaylar hiç beklenmedik şekilde gelişmeye başlar. Malum bu Tarantino öyküsü ise işlerin yolunda gitmesi beklenemez. Film seyirciden beklenen ilgiyi görmez ama eleştirmenlerden olumlu puan alır. Filmde Dört öykü olmasına rağmen en çok ilgiyi Tarantino’nun öyküsü çeker. Hatta Tarantino ismi bu filmin pazarlanmasında ki en büyük etkendir.

Eveeeet. Tarantino’nun oyunculuk yaşantısına şimdilik bir ara verelim ve tekrar has ve has kendi filmlerine dönelim. Yani Öz Tarantino filmlerine. Tarantino 1992-93 yılları arasında yazdığı PULP FICTION'ı 8 milyon Dolar'a Hollywood standartlarının çok altında bir bütçeyle çeker. Yalnız filmin getirisi 150 milyon Dolar'ın üstünde olur. Getirisi sadece bunlar mıdır? Tabi ki hayır. Tarantino’yu bir anda dünyanın en iyi yönetmenleri kategorisine sokar. Bu filmle Orson Welles’dan sonra sinema tarihine adete yeni bir anlatım tarzı kazandırır. Aslında Orson Welles’in CITIZEN KANE filminin izinden giden bu anlatım tarzı yani farklı öykülerin iç içe geçirilmesi ve kronolojik sıraların yer değiştirmesi belki de hiç bu kadar etkili anlatılmamıştır. Filmin konusundan önce isterseniz oyunculardan bahsedelim. Önce kimden başlasak bilemiyorum. Evet evet başlanacak ilk isim tartışmasız Travolta. Sanırım sizler de benim gibi düşünüyorsunuz.

70’li yıllarda gençlerin en büyük idollerinden birisi tartışmasız John Travolta’ydı. Genç erkekler onun gibi saç kestirir onun gibi dans etmeye çalışırlardı. Saçları öyle bir ekol olmuştu ki John Travolta modeli diye bir tarz çıkmıştı. Eminim ki sizde şu geyiği mutlaka yapmışsınızdır. Yani saçlarını yeni kestirmiş bir arkadaşınıza yapılacak en güzel iltifatı; "John Travolta gibi olmuşsun." Tarık Akan’nın dan Kemal Sunal’ına pek çok Türk Filmi’nde de bu geyiği duymuşsunuzdur. 70’ler ve 80’lerin başları onun için rüya gibidir. CUMARTESİ GECESİ ATEŞİ filminde Oscar adaylığı kazanması pek çokları için sürpriz olsa da bence çok doğru bir karardı. Ama daha sonra onun için kabus dolu günler başlar. İşte bu yüzden. Bana göre Travolta okullarda ders olarak okutulması gereken bir aktör. Zirveye çıkmış bir aktörken bir anda "küçük dağları ben yarattım" havasına girince düşüşü de aynı hızla oluyordu. Alkol batağına saplanan Travolta bir anda ne olduğunu şaşırıyor ve peşinden koşan insanların artık ona ilgi göstermemesine neden oluyordu. Bir çok kez basınla başı derde giriyor ve her hafta başka skandal haberle sarsılıyordu. Sonunda yapımcılarda ona sırt çevirir ve hiçbir filmde rol vermezler. Bütün bunların sonunda John Travolta efsanesi sona eriyor ve unutulup gidiyordu. Ama Travolta’nın yaşayan aktörler içinde en iyilerinden birisi olduğunu düşünen birisi vardır. Ona neden rol verilmediğine bir türlü anlam veremeyen Tarantino, Travolta’ya yeni filmi için başrol teklifi götürür. Herhalde Travolta’ya "kötü dans ederek büyük bir başarı yakalayacaksın" deseler buna kendisi bile inanmazdı. Yıllar sonra sinemaya Vincent Vega karakteriyle öyle bir dönüş yapıyordu ki yeniden bir Oscar adaylığı kazanıyordu. (Bir rivayete göre Vincent Vega RESORVOIR DOGS filminde ki Vic Vega’nın kardeşidir.) Şimdilerde milyon dolarlarla film çeviren Travolta yeniden doğuşunu Tarantino’ya borçlu dersek yeridir. Ama her şeyin yanında Travolta bu sefer eski hatalarını yapmıyor, yere sağlam basıyor ve yaptığı en iyi işle yani oyunculukla anılıyor. Ee tabi bazen BATTLEFIELD EARTH gibi neden oynadığını anlayamadığımız rollerle çıkmıyor da değil hani. Biz yine de arada böyle şeyler olur diyor ve filmdeki diğer oyuncularımıza geçiyoruz.

SAMUEL L. JACKSON ismi sizleri bilmiyorum ama PULP FICTION’a kadar benim için bir anlam ifade etmiyordu. Ne zaman kafasında o kıvırcık saçlı perukla gördüm o zaman "bu adamda iş var" dedim. Sonra gölgede kalmış filmleri bir bir ortaya çıkmaya başladı. O zamanda bu adam bu kadar film çevirmiş ama "neden hiç bilmiyorum" dedim? PULP FICTION’nun Jules Winnfield’i hem Samuel L. Jackson’ı usta oyuncuların arasına yazdırıyor hem de ölümsüz karakterler arasında ki yerini alıyordu. UMA THURMAN’nın oyunculuğunu biliyorduk. Ama bu kadar çekici bu kadar seksi olduğunu doğrusu bilmiyorduk. Buz gibi bakışlarının altında elinde ki sigarasıyla filmin afişini de süsleyen Thurman, Tarantino’nun yönetmenliğinde ki bir filmde ilk kadın kahramanımız oluyordu. Mia Wallace karakteri zararsız gibi görünse de etrafında ki herkes için saatli bir bombadır. Herhalde ne demek istediğimi herkes çok iyi anlamıştır. Aslında sinemayla ilgisi olmayan insanların bile yakından bildiği bir film olduğunu düşünürsek fazla ayrıntılara girmeye gerek yok diye düşünüyorum. Ama oyuncu kadromuza devam edelim bakalım. Tarantino’nun ilk filminde de oynayan Tim Roth bir kez daha karşımıza çıkıyor. Kabak yani Pumpkin karakteri filmin açılışında ve kapanışında bizlere eşlik ediyordu. Honey Bunny rolü ile yani sevgilisi olarak Güzel Ve Çirkin tarifine en iyi uyan aktrislerden Amanda Plummer oynuyordu. Boks yaparken göremediğimiz ama elinde ki samuray kılıcı ile birini ikiye ayırırken seyrettiğimiz boksör Butch Coolidge rolü ile Bruce Willis her zamanki karizmasını konuşturuyordu. Daha önce Arquette kardeşlerden abla Patricia bir Tarantino filminde oynamıştı. Bu sefer Arquette kardeşlerin iki bireyi PULP FICTION ’da rol alıyordu. Jody yani Rosanna Arquette dile takılan piercing’in ne işe yaradığını bizlere çok güzel anlatıyordu. Bir diğer Arquette olan Alexis’de ne kadar kötü bir nişancı olduğunu gözler önüne seriyordu. (Bknz. Vega ve Jules’in üstüne kurşun yağdıran adam). Bu filmle beraber yolu açılan diğer bir aktörde Ving Rhames oluyordu. Kimselerin adını dahi bilmediği bu aktör bir anda Hollywood’un en iyi projelerinde yer almaya başlıyordu. Film boyunca Marsellus Wallace karakterinin öyle bir havası var ki sanki başka bir Tony Montana (Scarface) ortalarda dolaşıyor diyorsunuz. Ama bir yere kadar. Herhalde PULP FICTION’nın beş bölüm devamını çevirseler kaybettiği karizmayı geri getiremezler. Ama karizmaya laf söyletmeyen The Wolf’u da unutmayalım. Harvey Keitel bozulan işleri yoluna koymakta bir numara olan Wolf’la bir kez daha Tarantino’nun yanında yer alıyordu. Sadece 15 saniye görülen Steve Buscemi, Buddy Holly karakteri ile Tarantino’ya saygılarını sunuyordu. Odaya girip ufacık bir çocuğa babasının kahramanlıklarını!! sıralayan Binbaşı Koons yani Christopher Walken filmin en sakin karakterlerinden birisini oynuyordu. Yarım akıllı Fransız dilber Fabienne ise Maria De Madeiros ile hayat buluyordu. Yedinci sınıf macera filmlerinden tanıdığımız Peter Greene, Zed karakteriyle bir mafya babasına yapılabilecek en kötü şeyi yapıyordu. Ve olmazsa olmazlardan. Tarantino yine karşımızda. Aslında oyunculuk yapmasına çok sinirlenmeme rağmen herhalde oynadıkları içinde ki en iyi rol diyebileceğim Jimmie karakteri ile filme bambaşka bir hava katıyordu. Eveeet. Oyuncularımızı sıraladıktan sonra filmimizin konusuna geçelim. Aslında bu filmin konusu nasıl anlatılır onu da bilmiyorum ya neyse. Bir deneme yapalım bakalım. İlk bakışta üç farklı hikaye var. Ve bu hikayelerde oynayan kahramanlar hep aynı. Birinde başrolde görülen bir diğer hikayede yardımcı oyuncu konumunda. Yok böyle olmayacak bu. İyisi biz bu konu olayını atlayalım. Yoksa ben konuyu özetleyim diye uğraşırken seyretmeyenler (eğer kaldıysa tabi) filmden soğuyacak. Biz şimdi filmle ilgili başka haberlere geçelim.

İlk filminde ünlü oyuncularla çalışmaktan kaçınan Tarantino ikinci filminde adeta Hollywood’u kadrosunda topluyordu. Bu onun artık kendisine ne kadar güvendiğinin de işaretidir. Kendisine bu kadar güvenmekte de haksız değildir. PULP FICTION Cannes Film Festivali’n de en iyi film ödülünü kazanır. Aslında film ilk oylamada birinci seçilmiştir. Ama Fransız jürinin baskısıyla bu karardan vazgeçilmiştir. Daha sonra biraz gecikmeli olsa da filmin en iyi film seçildiği açıklanmıştır. Oscar adaylıkları ise kimseyi şaşırtmıyordu. Toplam yedi dalda Oscar’a aday olmuş ama "En İyi Film" dalında bu ödüle uzanamamıştı. Tarantino "En İyi Orijinal Senaryo" dalında Oscar’ı kapmış ve çok ağır hareketlerle sahneye gelip ödülünü alıp, hiç bir teşekkür konuşması yapmadan yerine oturmuştu. Filmle ilgili diğer bir şaşırtıcı haber ise Uma Thurman’nın oynadığı Mia rolü için ilk düşünülen isim Sylevester Stallone’nin eski karısı Brigitte Nielsen’dir. Ama Nielsen sinemayı bırakma kararı alınca gözler ikinci seçeneğe döner. Bu kişi de Holly Hunter’dır. Ama Hunter bir başka filmin çalışmalarına başladığı için bu projeye katılmaz. Üçüncü seçenek ise Uma Thurman’dır. Tarantino,Thurman’la yaptığı görüşmeler sonucunda onu kadroya dahil eder. Tarantino’nun kendi hayatına göndermeleri ve başka filmlerden esinlendiği sahnelerde oldukça fazla. Örneğin boksörümüz Butch Coolidge’nin çocukluğunda yaşadığı yer Knoxville’dir. Ve şu meşhur altın saat Knoxville’de alınmıştır.Jules kafede soyguncu Pumpkin’e "Ringo" diye seslenir. Ringo, Tarantino’nun en sevdiği spagetti-western dizisinde ki bir kahramandır. Jules aynı sahnede eli tetikte duran Honey Bunny’e "What is fonzie" diye sorar. Aldığı cevap ise aynı dizide ki gibi İngilizce-İtalyanca karıştırılmış bir aksandadır. Ayrıca Jules tıpkı Kung-fu dizindeki Çekirge gibi dünyayı dolaşmak istemektedir. Daha önce, hayatını borçlu olduğu THE PARTRIDGE FAMILY isimli diziden bahsetmiştim. Mia ile Vincent’ın sohbetinde Mia şunu sorar. BRADY BUNCH ya da THE PARTRIDGE FAMILY? Vincent’ın cevabı tabi ki THE PARTRIDGE FAMILY’dir. Jules kurbanlarını öldürmeden önce İncil’den alıntı yapar. Ve sözlerini bitirdikten sonra kurbanını öldürür. Bu sahnede Tarantino’nun en çok sevdiği dizilerden birisi olan SHADOW WARRIORS'dan esinlenilmiştir. Tıpkı daha önce Samuray kılıcının kullanıldığı sahneden bahsetmiş olduğum gibi. Bu dizide Sony Chiba kötü adamları öldürmeden önce sıkı bir laf söyler "GÜNEŞ VE AY ÖLDÜREBİLEN GÖLGELER OLDUĞUNU BİLİYORLAR MI?". Jules’da aynı şekilde sıkı bir konuşma yapıp sonra kurbanlarını öldürür. (Bu arada bir hatırlatma yapalım. Çocukluğundan beri hayranı olduğu Chiba’ya Kill Bill’de rol verir ve  en büyük hayallerinden birisi gerçekleştirir. Ama buna daha sonra geleceğiz). Filmde ki altın saat hikayesi ise Mıchael Cimino’nun THE HUNTER’ından esinlenilmiş. Aslında Tarantino çarpıcılığı bu yüzden çok güzel. Onun filmleri kuru şiddetten ibaret değil. Sinema hakkında edinilmiş bir birikim ile seyredildiklerinde bu filmlerden çok daha fazla bir zevk almak mümkün. Çünkü o zaman filmdeki göndermelerin farkına varabiliyorsunuz. Onun filmlerinde sanki aralara serpiştirilmiş şifreler gibi bir çok gönderme mevcut. Kendisi de zaten bunu açıkca dile getiriyor. Onu usta bir hırsız olarak tanımlayanlar da var, işlenen bir konuya güzellik katıyor diyenler de. Ama ne denirse densin Tarantino sinemasında ki en büyük tad en büyük haz burada yatıyor. Bu yüzden onu eleştirmek yerine hep övgülere boğuyorlar.

Evet, Tarantino bu filmden sonra neler yapmış bir bakalım. PULP FICTION bütün dünyada inanılmaz bir başarı yakalayınca Tarantino’ya inanılmaz teklifler gelir. Bunlar içinde en ilginç olanı şüphesiz HALLOWEEN 6’nın yönetmenliğidir. Tarantino bu teklifi ciddi ciddi düşünür ama yakın dostu Roger Avary onu bu düşünceden vazgeçirir. Sonra yapımcılığını üstlenmeye karar verir ama Avary buna da müsaade etmez. Böylece büyük bir yanlıştan dönülmüş olur. Ama sıkı durun. Tarantino’nun oyunculuğuna hayran olan birisi vardır. Bu kişi Steven Spielberg’in ta kendisidir. Tarantino’ya SAVING PRIVATE RYAN filminde başrol teklif eder. Ama Tarantino JACKIE BROWN filminin çalışmalarına başladığı için bu teklifi kabul etmez. Spielberg daha sonra onun rolünü Tom Sizemore’a verir. Hepsi bu mu? Tabi ki hayır. MEN IN BLACK filminin yönetmenliği teklif edilir. Ama senaryoyu okumadan tekrar iade eder. Çünkü bu onun istediği şey bu değildir. O kendi filminin senaryosunu kendi yazmak istiyordur. Ayrıca PULP FICTION'dan sonra onun ayarından çok aşağılarda bir film yapmak istemektedir. James Bond serisinin ilk romanı olan CASINO ROYALE’ı yeniden uyarlamaya karar verir. Kafasında James Bond filmlerinden çok farklı bir şeyler vardır. Hakları için girişimlere başlar. Ama yapımcılar bu sırada GOLDEN EYE filmini yapmakla meşguldürler. Böyle olunca da kendilerine rakip çıkartmak yerine projeyi satmama kararı alırlar. Böylece Tarantino’nun bu hayali suya düşer. Bu sırada film teklifini geri çevirdiği Steven Spielberg’le başka bir projede yer alır. Spielberg tarafından hazırlanan interaktif CD-ROM oyunundaki kahramanı canlandırır. İlgilenenlere ufak bir hatırlatma yapayım. Bu oyun ülkemizde çıkmadı.

Tarantino en sonunda hayranı olduğu, ünlü yazar Elmore Leonard’ın "Rum Punch" isimli romanını uyarlamaya karar verir. Ve JACKIE BROWN’nın senaryosunu yazmaya başlar. Senaryoyu bitirdiğinde Elmore Leonard ile irtibata geçer ve senaryosunu ona gönderir. Amacı hayranı olduğu bu yazarında fikrini almaktır. Elmore senaryoyu okuduktan sonra Tarantino’ya geri gönderir ve üstüne şöyle yazar. "Sadece bugüne kadar yazdığım eserlerimin en iyi adaptasyonu değil, aynı zamanda okuduğum en iyi senaryo". Bu cevap Tarantino’yu çok memnun etmiştir. Daha sonra Elmore’la görüşerek filme yönetici yapımcı olarak katılmasını sağlar. Aslında bu sadece göstermeliktir. Çünkü çekimlerde Elmore hiç bulunmamıştır. Sadece Tarantino’ya destek olmak amacıyla bunu kabul etmiştir. Bir diğer bomba habere geçelim bu arada. Elmore’un Tarantino’nun hayatında trajik komik bir yeri de vardır. Bunu daha önce anlatmak istemedim, çünkü buraya saklamıştım. Tarantino 15 yaşındayken bir kitapevinden hayranı olduğu ünlü yazar Elmore Leonard’ın "The Switch" adlı kitabını çalmaya çalışırken yakalanır ve gözaltına alınır. Gözaltına alınmasına içerlemez ama kitabı çalamadığına çok üzülür. Nitekim 1 hafta sonra aynı kitapevine giderek kitabı yakalanmadan tekrar çalar. Yıllar sonrada uğrunda gözaltına alındığı  Elmore’la aynı proje içinde çalışır. Bu gerçekten tam Tarantinoluk bir olay.

Tarantino "Rum Punch"ı senaryolaştırırken en büyük değişikliği öyküdeki kahramanda yapar. Rum Punch’da kahraman Jackie Burke adında beyaz bir kadındır. O rol için aktris düşününce aklına kimseler gelmez. Sonra aklına eskiden beri hayranı olduğu hatta RESERVOIR DOGS filminde kahramanlarımızın arabada bütün bir yol boyunca hakkında tartıştıkları Pam Grier gelir. Onun için bütün senaryoyu değiştirmeyi bile göze alır. 70’lerin unutulmaz sert kadını şimdilerde unutulmuş bir şekilde sadece televizyon şovlarından ve yardımcı oyunculuklardan para kazanmaktadır. Tarantino elinde ki senaryoyla Grier’ın kapısını çalar. Öykünün onun üstüne kurulu olduğundan ve o olmaz ise bu filminde olmayacağından bahseder. Zaten zor günler geçiren Grier, böyle bir teklifi görünce hele ki, Robert De Niro ve Samuel L. Jackson gibi ünlülerin üstünde isminin yazılacağını öğrenince gözlerine inanamaz. Tarantino, Grier’e jest olarak filmin adını da değiştirir. Grier’in 70’lerde çevirdiği bütün filmlerde canlandırdığı karakterler oynadığı filmlere adını vermiştir. (Foxy Brown, Coffy, Sheba Baby) Böylece filmin ismini zenci bir karaktere uygun hale getirir:JACKIE BROWN... Yani bu film artık her şeyiyle bir Pam Grier filmidir. Diğer roller için düşündüğü ilk isimlerle anlaşma sağlanır. Kimi istediyse filmine dahil etmeyi başarmıştır. Samuel L. Jackson filmde ki kilit isimdir. O sıralar da SPHERE filminin çekimlerine başlamak üzeredir. Ama Tarantino’yu kıramaz ve iki filmin çekimleri arasında mekik dokur. Ordell Robbie karakteri onun için yazılmıştır. Aslında bu karakter kötü bir adammış gibi gözükse de aynı zamanda cana yakın biri gibi görülmelidir. Zaten PULP FICTION’da aynı böyle bir karakteri başarıyla canlandırmıştır. Bu yüzden Jackson, Ordell Robbie’de hiç zorlanmadan çok başarılı bir oyun çıkarır ve bir kez daha Oscar’a aday oluyr. Yalnız En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü Martin Landau’ya kaptırır. JACKIE BROWN’da sadece Grier geçmişten kopup gelmemiştir. Geçmişten kopup gelen bir diğer isim de Robert Foster’dır. 70’li yıllarda bir çok TV dizisinde sert adam karakterleri çizen Forster tam sinemanın ne olduğunu dahi unutmaya başlamışken Tarantino tarafından gelen teklifle yeniden doğar. Filmde Max Cherry adındaki kefalet bürosu işleten birisini canlandırır. Veeeeeeeeeeeee bir çok sinema severin hayallerinden birisi gerçekleşir. Bana göre gelmiş geçmiş en büyük aktör Robert De Niro bir Tarantino filminde oynar. Tarantino ve De Niro’nun aynı projede yer alması bile bence bu filmi her şeyiyle mükemmel kılıyor. İsterse bu ikili Pollyanna’yı çevirsin. Nasıl olursa olsun o bile mükemmel olacaktır. De Niro sinema kariyerinde ki en sessiz ve en karizmatik rollerinden birisinde gözükür. Louıs Gara hapisten yeni çıkmış olan ikinci sınıf bir hayduttur. Aslında birazda yarım akıllı dersek hiç yanlış olmaz. Arkadaşı Ordell günün birinde ondan, peşinde olduğu bir milyon doları alabilmesi için yardım ister. Böylece o da paranın peşine düşer. Ordell’in kız arkadaşı rolünde Fonda hanedanlığının son kuşak temsilcisi Brıdget Fonda olur. Filmde ki en genç isim odur. Adeta yaşlılar tayfasıyla çevrilen filmin dilberi de diyebiliriz. Melanie Ordell’in sevgilisidr. Ama gözü paradan başka hiç bir şeyi görmez. Bu uğurda sevgilisine dahi kazık atmayı göze alacak cesarete sahiptir. Amacı Ordell’i yakalamak olan dedektif Ray Nicolette rolü ile Micheal Keaton bana göre MY LIFE filminden beri en oturaklı rolünde gözüküyor.

Şimdi gelelim filmimizin konusuna. Aslında oyuncuları anlatırken biraz konuya da değindim ama şöyle bir özetini yazalım bakalım. Amerika’da yedinci sınıf bir havayolu şirketinde hostes olarak çalışan Jackie, silah kaçakçısı Ordell için kirli para taşımaktadır. Bu olaydan haberdar olan polis Ordell’i yakalamak için Jackie’yi kullanmaya çalışır. Ama Jackie bunu kabul etmez. Ordell ise Jackie’nin polisler tarafından göz altına alındığını duyunca kendisine ihanet edeceğini düşünür ve onu ortadan kaldırmaya çalışır. Bunun üstüne Ordell ile Jackie son işlerinin parası olan yarım milyon doların peşine düşer. Bundan sonrası ise kimin kiminle oynadığı belli olmayan bir oyuna dönüşür.

Film eleştirmenlerden tam puan alır. Ama seyirciler tarafından yadırganır. Aslında yadırganması film kötü olduğu için falan değildir. Onlar klasik Tarantino çizgisinden çok uzakta bulurlar. Bu sefer kan revan içinde sahneler yoktur. Aslında Tarantino bu konu için şöyle diyor. "Ben bundan önceki filmlerimde şiddeti nasıl bilerek yükseltmediysem bu filmde de bilerek düşürmedim. Ben senaryo neyi gerektiriyorsa onu yaparım. Olaylar nasıl gelişiyorsa onu yansıtırım. Eğer Elmore Leonard daha fazla kişiyi öldürseydi bende daha fazla kişiyi öldürürdüm. Ben ne gerekiyorsa onu yapıyorum". Bu filmi diğerlerinden ayıran en önemli unsur filmin senaryo üstüne değil tamamen karakterler üstüne kurulmuş olması. Yani bu filmde Tarantino aksiyonu değil oyuncuları yönetiyor. Oyuncuları diğer filmlerine göre daha derinlemesine inceliyor. Öyle ki kendi filmlerinde oynamayı adet haline getiren Tarantino bu filmde hiç gözükmüyor. Nedeni sorulduğunda da "Bana uygun bir rol yoktu. Eğer filmin gidişatına uyacak bir rol bulursam onu filme eklemeyi hiç yadırgamam. Sadece ben oynayacağım diye bu filme herhangi bir karakter ekleyemezdim. O yüzden bu filmimde yokum" diyor. Bana göre Tarantino durulsa da , hızlansa da ne olursa olsun bu işi çok iyi yaptığı kesin. Bu filmi ise başında dediğim gibi De Niro = Tarantino... Bu filmin kötü olması gibi bir olasılık akıllardan bile geçirilmez.

Eminim sizde benim gibi bu yazı ne zaman bitecek diye merak ediyorsunuzdur. Ama merak etmeyin. Sona yaklaştık. Sadece kafamda bir iki konu kaldı. Gerçek babasının neler yaptığı, sevgilisinin kim olduğu, evinin açık adresini, hangi cafeleri sevdiği... Onları da anlattık mı serbestsiniz. Tabi hala buradaysanız... Şaka bir yana 3. bölümümüzün sonuna gelirken ek bilgi olarak  Tarantino’nun en sevdiği filmleri ekliyeyim. İşte Tarantino’nun en iyileri

CITIZEN KANE (Orson Welles), TAXI DRIVER (Martin Scorsese), RIO BRAVO (Howard Hawks), BLOW OUT (Brian de Palma), FANDANGO (Kevin Reynolds), BIG WEDNESDAY (John Millius), ROLING THUNDER (John Flynn), BREATHLESS (Jim mc Bridge), THE THING (John Carpenter), SUSPIRIA (Dario Argento), SHOCK CORIDOR (Samuel Fuller), THE GOOD,THE BAD AND THE UGLY (Sergio Leone), DELIVERANCE (John Boorman) ve diğerleri CRAB MONSTER, SCHINDLER’S LIST, TITANIC, EN İYİ ARKADAŞIM EVLENİYOR, GUN SMOKE, LE DOULOS, MAD MAX, ONE EYED JACKS, MAGNIFICENT OBSESSION... İşte bunlar Tarantino’nun en sevdiği filmler. Belki bu listeyi inceledikten sonra arşiviniz için araştırmalara başlayabilirsiniz.

Kaynak
Tamer Erçığ
 YORUMLAR  ({{commentsCount}})
{{countDown || 2000}} karakter kaldı
{{comment.username}}
{{moment(comment.date).fromNow()}}
Uyarı:  Yorumunuz, yönetici tarafından onaylandıktan sonra tüm ziyaretçilerimiz tarafından görüntülenebilecektir. (Bu mesajı sadece siz görüyorsunuz)
{{reply.username}}
{{moment(reply.date).fromNow()}}
Uyarı:  Yorumunuz, yönetici tarafından onaylandıktan sonra tüm ziyaretçilerimiz tarafından görüntülenebilecektir. (Bu mesajı sadece siz görüyorsunuz)