Hayallerim, AŞK'ım ve Yeşilçam posteri

İlahimle Mevlana'yı döndürdüm.
Yunus'umla öfkeleri dindirdim.
Günahımla çok ocaklar söndürdüm.
Mevla'danım, hayır benim, şer benim...

Kimsesizim hısmım da yok, hasmım da
Görünmezim cismim de yok, resmim de
Dil üzmezim, tek hece var ismimde
Barınağım gönül denen yer benim...


Nice aşıklar, ozanlar,düşünürler gibi Cemal Safi'de, yukarıdaki dizeleriyle, "yaşanmadan çözülmeyen bir sır" olarak nitelediği aşk denilen duyguya dair, beyhude bir çabayla cevap aramaya kalkışmış gönül adamlarından birisidir. Ancak,bu duyguyu kimse tam manası ile tanımlayamamış, sırrına erememiş, kimyasını çözememiş, açtığı derin yaraları tedavi edecek ilacı icat edememiştir.

Aşka dair yüzyıllardır ne söylendiyse hep eksik,hep yarım kalmıştır. Kalmaya da devam edecektir. Aşk, gerek dünya toplumlarında, gerek bizim dünyamızda, yüzyıllardır binlerce destana, efsaneye, şiire, romana, resme, heykele, türküye, şarkıya, filme temel teşkil eden evrensel bir insanlık halidir. Kimilerince sanrılı bir ruh hali olarak nitelenen aşk, insan bünyesinde ruhsal ve fiziksel anlamda  doğaüstü etkiler gösteren, olmayacağı oldurtan, yapılamayacağı yaptırtan, bir tür çılgınlık ve sarhoşluk hali olarakta nitelebilir. Nice kudretli kralları, imparatorları karşısında diz çöktüren, üstad Cemal Safi'nin deyimiyle kamili cahile, vahşiyi yahşiye çeviren, Yunus'ları, Mevlana'ları ilahisiyle döndüren yüce bir duygudur.

Tanzimat'tan bu yana "Batılılaşma sevdası"na kapılıp yüzümüzü ne kadar batıya dönmüş olsak da, duygusal ve davranışsal anlamda biz doğu kültürünü özümsemiş bir toplumuz ve bu toplumlara özgü  mistik ve tanrısal bir boyutta algılanan aşk duygusu, elbette ki bizler içinde  oldukça mukaddes ve içsel dünyamızı yönlendiren ilahi bir güçtür. Tabi ki burada bahsedilen aşk, dar anlamda karşı cinse duyulan  değil, başta tasavvufi açıdan olmak üzere geniş anlamda değerlendirilmelidir.

Yunus Emre'leri, Karacaoğlan'ları, Aşık Veysel'leri, Neşet Ertaş'ları yetiştiren bu topraklar varoldukça şüphesiz ki "aşka aşık" bir toplum olarak varolmaya devam edeceğiz. Hal böyle olunca kaçınılmaz olarak aşk teması, sinemamızın varoluşundan bu yana binlerce filme esin ve kaynaklık etmiş, kutsanmış, baş tacı edilmiş, sinemamızın kendine özel manevi ve oryantalist dokusunu oluşturmuştur.

Türk Sineması'nda aşk ve kadın-erkek ilişkilerine yönelik panoramik bir bakış atacak olursak dikkati çekecek ilk husus, üretilen filmlerin %99'unda aşk kavramının, direkt ya da dolaylı olarak filmin ana kumaşı veya önemli aksesuarlarından birisi olduğuna dair bulgulardır. Bir başka deyişle, araya bir sevda öyküsü sıkıştırılmamış filmimiz yok denecek kadar azdır, olduğunda da zaten bu durum dikkati çeker. Canım Kardeşim filminde olduğu gibi. Ya da biraz daha daraltarak söyleyelim: Kadınsız film hemen hemen yok gibidir. Öykü, Çanakkale veya  Kurtuluş Savaşı'nda da geçse, konu tarihi bir kahramanlık destanı da olsa, filmimiz uzayda da geçse mutlaka birileri birilerini sevmektedir. Sevmese bile ortalıkta birbirinden güzel kadınlar arz-ı endam etmektedir. Bunun sebebi, "insanın olduğu her yerde ve koşulda aşk kaçınılmazdır" önermesiyle açıklanacağı gibi, çok kaba ve yalın bir gerçek olarak "ticari düşünmek" şeklinde de özetlenebilir. Elbette ki güzel bir kadın ve yakışıklı bir erkeğin varlığıyla süslenmiş, sadece Barbara Cartland romanlarında yaşanacak tozpembe bir sevda hikayesi, izleyicinin içini gıcıklayacak ve hayal aleminde 1,5 saatlik tatlı bir yolculuğa çıkaracaktır. Bedeli ise sadece bir sinema bileti fiyatıdır.

Yeşilçam'da, kendine özgü hassasiyet ve duyarlılıklara hapsedilmiş kozalar içerisinde yaşanan, töre, namus, gurur, şeref gibi öğelerle sarıp sarmalanmış  sevda öykülerinin yapısını, ruhunu şekillendiren ve altyapısını oluşturan en temel göstergeler; genel olarak Doğu edebiyatı ve kültürüne ait eserler, halk öyküleri ve efsanelerdir. Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha, Mem ile Zin gibi.

Yukarıda da bahsettiğim gibi, yüzyıllardır doğu kültürünü özümsemiş, bu kültürle yaşam biçimini oluşturmuş bir ülkenin sinemasında da, insiyaki olarak bu destansı aşkların esintisi hissedilecektir. Gerçekten de sinemamızda beyazperdeye yansıyan aşkların çoğu, karasevda ve kavuşamama üzerine inşa edilmiştir. Birbirine hastalık derecesinde tutku ile bağlı aşıklar, efsanelerde ve masallarda olduğu gibi türlü türlü engellerle karşılaşırlar, engellerin biri aşılır, diğeri dikiliverir. Masallardaki kız babası kötü kalpli, zalim padişahların yerini filmlerde;acımasızlıkta onlardan hiç aşağı kalmayan modern zaman padişahları almıştır artık. Aşıklara bir parça mutluluk çok görülür.

Genç kız, ızdırap içinde inlemekten ince hastalığa yakalanır, bedbaht ve çaresizdir. Hastalığı mendiline kan tükürecek kadar ilerlemiştir. Her iki tarafta diğeri olmadan yaşamayı kendine çok görür, sevdiğinin yaşayabilmesi için, gözünü kırpmadan canını fedaya hazırdır. Bu minvalde genç erkek, hastalıklı kanın tükürülü olduğu mendili, adeta sevgilisinin yanağına buse kondurur gibi öper ve bir nevi intihar eder. Veya kahramanımız, gözleri görmeyen sevgilisinin ameliyat parası için, bir an bile duraksamadan hırsız damgası yemeyi göze alır.

Ezcümle, Yeşilçam aşkları,masalsı ve aşırı abartılıdır. Sevdanın rengi kara değil kapkaradır.Aşka dair her türlü çeşitlemede ve fedakarlık duygusunun vurgulanmasında ifrata kaçılmıştır. Sadece iki kişi tarafından yaşananlar açısından, ilişkilerin niteliğini, seyrini ve akibetini belirleyen unsurların çözümlenebilmesi amacıyla yapılacak yakın bir gözlemde ilk etapta şu çıkarsamada bulunulabilir: Sevgilililer arasında katıksız, saf bir aşk ve her anlamda tam bir uyum sözkonusudur. Entelektüel anlamda herhangi bir çatışmaya ilişkin ipucu yoktur. Biri diğerinin yaşamın herhangi bir boyutuna ilişkin görüş ve davranışlarından şikayetçi değildir. Çeşitli durum, olay ve insanlara karşı değerlendirme kriterleri hemen hemen aynidir. Farklı sosyal tabakalara mensup olmalarını önemsemezler. Onlar için sadece ve sadece  bir tek şey önemlidir: Aşkları...

Türk-İslam kültürünün sentezi ile oluşmuş geleneksel ve muhafazkar toplum yapımızın sınırlayıcı ve denetleyici özelliği, ilişkilerde adeta bir otokontrol mekanizması olarak görev yapar. Her iki tarafta içgüdüsel olarak bu yapıyla kaynaşmıştır ve sorgulayıcılıktan uzaktır. Din, aile, namus, şeref, özveri, büyüklere saygı vb. gibi toplumumuzu adeta çimento vazifesi görerek bir arada tutarak çözülmesini engelleyen değerlere gönülden bağlıdırlar.

Bu durumun sonucu, film karakterlerinin davranış, beklenti ve söylemlerine yansır. Erkek kahramanlarımızın kadına yaklaşımı, şefkat duygusu ile güçlendirilmiş korumacı ve sarıp sarmalayıcı niteliktedir. Hayallerini süsleyen kadın tipinin belli başlı özellikleri; iffetine ve ırzına düşkünlük, itaatkarlık, munislik, fedakarlık  ve anaçlıktır. Bir kadın, kocasına saygıda kusur etmemeli, çocuklarının anası olmaya layık temiz bir maziye sahip olmalı, evinin kadını olmalı ve "elinin hamuru ile erkek işine karışmamalıdır". Ah Müjgan Ah (1970-Mehmet Dinler) filminde, Sadri Alışık tarafından canlandırılan Hüsnü'ye göre; "bir kız,kendi evinden bir de kocasının evinden başka bir ev görmemeli,başka hayat bilmemelidir".

Bir başka açıdan, erkek karakterlerin  ideal bir eş adayında görmek istediği özellikler, bir rol-model olarak küçük yaşlarından itibaren kişiliklerine nüfuz etmiş ve bilinçaltlarına yerleşmiş anne figürüne ait özelliklerdir. Her Türk erkeği,ideal eş adayında, annesi gibisi tertemiz, annesi gibi cefakar ve fedakar bir meleğin izdüşümünü arar, durur. Bundan dolayıdır ki filmlerde kız önce anneyle tanıştırılır, el öptürülürür. Anne,gelin adayının oturma kalkmasını, giyimini vb. kendi aile yapılarına uygun görürse, bir başka ifadeyle gelin adayını kendi gençliğine benzetebiliyorsa bu evliliği onaylar. Erkek açısından, bu evliliğin anne tarafından onay görmesi son derece önemlidir.

Erkek kahramanlarımız için,bir başka önemli husus, ölüm-kalım meselesi olarak addettikleri namus kavramıdır. Bu konuda oldukça kararlı ve hassastırlar. Bu hassasiyet o derecelere varır ki Utanç (1972-Atıf Yılmaz) filminde, Kadir İnanır tarafından canlandıran Kemal, evleneceği kızın naylon gecelik giymesini bile içine sindiremez. Çünkü, Kemal'e göre; "naylon geceliği kötü kadınlar giymektedir". Namus mevzubahis olduğunda gözlerini kırpmadan kan dökmeye hazırdırlar. Ancak, nişanlılarının naylon gecelik giymelerine bir tahammül edemeyen, saçlarının teline bir başka erkek eli değse dünyayı ateşe verecek kadar kıskanç erkek karakterler, aynı zamanda,sevdikleri kız herhangi bir sebeple kötü yola düşünce (konsomatrislik, fahişelik, uyuşturucu, tecavüze uğrama vb.) onu yüzüstü bırakmayacak kadar da "harbi ve yüce ruhludurlar. Çünkü, her şeye rağmen hala içlerindeki sevda ateşi ilk günkü yanmaya devam etmektedir. Daha da önemlisi, "asıl erkeklik düşene tekme atmak değil,düşeni çamurdan kaldırmaktır" düşüncesi, kirlenmiş sevdalarından artık daha önemli hale gelmiştir. Bu uğurda ömürlerini tüketirler, şehir şehir pavyon pavyon dolaşıp, yitik sevgililerini arayıp dururlar. Bulduklarında da sahip çıkarlar, sevgi ve şefkatle bağırlarına basarlar.Delikan (1981-Atıf Yılmaz) filminde Tarık Akan'ın canlandırdığı Deli Sefer, biraz da kaçmasına kendisi sebep olduğu için, Zekiye'nin peşinden İstanbul'a gelir, Zekiye'yi içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmaya çalışır, ancak o çıkmazda kendisi de kaybolur, yaşamı bir pavyon fedaisi tarafından bıçaklanmakla nihayet bulur. Damga (1984-Osman F.Seden) filminde, yine Tarık Akan'ın canlandırdığı Cengiz, tecavüze uğrayan nişanlısının intikamını almak için elini kana bulamaktan çekinmez.

Filmlerimizde, silahla pavyon basıp sevilen kadını kurtarma veya fuhuş batağından çıkarıp, "hamamda kırklanma suretiyle günahlarından arındırma" sahneleri oldukça bilindik sahnelerdir. Kendilerinden bile kıskandıkları sevgililerini, çirkefin içinden çekip alma veya bir başkasının kadını olsa bile himaye etme içgüdüsü, özellikle arabesk filmlerde daha sık rastlanır bir durumdur. Bu konu ile ilgili örnek olarak; Çilekeş (1978-Osman F.Seden), Vazgeç Gönlüm (1980-Osman F.Seden),Durdurun Dünyayı (1980-Osman F.Seden), Bir Damla Ateş (1981-Osman F.Seden), Tövbe (1981-Orhan Aksoy), Hülyam (1982-Osman F.Seden), Sende mi Leyla (1982-Osman F.Seden), Hasret Sancısı (1982-Osman F.Seden), Bir Yudum Mutluluk (1982-Orhan Aksoy), Yalnızım (1985-İbrahim Tatlıses), Elveda Mutluluklar (1988-Şahin Gök), Kara Zindan (1988-İbrahim Tatlıses) filmleri gösterilebilir. Arabesk film karakterleri,kırsal kesim insanını temsil eden töresel kimlikleri ile değerlendirildiğinde bu tutumları hayli ilginçtir. Namus ve kıskançlık konusunda en radikal tutumları sergileyen veya sergileyeceği düşünülen bu karakterlerin, yeri geldiğinde büyüklüklerini göstermeleri ve ortaya koydukları yüreklilik takdir edilesidir. İstisnai olarak, Dertler Benim Olsun (1974-Safa Önal) filminde Orhan Gencebay'ın canlandırdığı Karpuzcu Sebahattin, iğfal edilen sevgilisinin öcünü alır almasına ancak Perihan Savaş'ın canlandırdığı Ayşe artık eski Ayşe değildir, bu kez Orhan Abi, sadece Ayşe'nin şerefini kurtarmakla yetinir ve Ayşe'nin hediye ettiği saati kanlı elleri ile iade ederek veda eder.

Görüdüğü gibi örnek filmlerin büyük çoğunluğu Osman F.Seden'e aittir,usta sinemacının konuya olan duyarlılığı oldukça belirgindir.    Artık o eski mutlu ve tertemiz günlere dönmek mümkün olmasa da, içlerini yakan o kor gibi sevdanın uğruna lekeli meleklerine kol kanat germekten geri durmayan Yeşilçam erkekleri,ayni özverili ve onurlu duruşu, "düşmüş" halde buldukları kadınlar içinde gösterirler. Yukarıda, her ne kadar" Yeşilçam'da aşklar toplumsal kuralların çizdiği sınırlar çerçevesinde yaşanır" ve "Yeşilçam erkek karakterleri, saflığına  ve namusuna inandığı kadınla evlenir" gibisinden iki genelleme yapmışta olsam,sinemamızda,toplumun kabullenemeyeceği türden yasak aşklar bolca konu edilmiştir.Genellikle pavyon veya genelev ortamında filizlenen bu aşklar, yoksul, mazbut ve "sağlam" kenar mahalle delikanlıları ile, istemeden bu aleme girmek zorunda kalmış, ruhen temiz, kader kurbanı kadınlar arasında yaşanır. Çoğu kez,felekten bir gece çalmak Beyoğlu'na çıkıp saza giden kahramanımızın aklı, güzel ama dünyanın bütün hüzünlerini küçücük yüreğine sığdırabilmiş o kadında kalır. Ertesi akşam tekrar gitmekten kendini alıkoyamaz,kadında ona karşı boş değildir ancak bir yandan hem mazisi hem de geleceği karanlıktır. Sevdiği adamın da hayatını karartmaktan korkmaktadır. Daha başlangıcı itibarı ile sorunlara ve açmazlara gebe bu aşkların akibeti, güncel deyimle mahalle baskısına çok fazla dayanamayıp, bir masal gibi başlar ve biter.Erkek çoğu kez evine veya eski temiz dünyasına geri döner. Bir anlamda, toplumun temel taşı olarak nitelenen aile kurumunun korunması amaçlanır. Bu tarz konuları işleyen filmler itibarı ile Yeşilçam, bir "batık aşklar müzesi" gibidir.

Ayrıca bu filmlerde,"mahallenin namusu elden gidiyor" söylemi ile, Vurun Kahpeye'nin Hacı Fettah'ı gibi ortalığı galeyana getiren tiplemeler, her türlü namussuzluğun ve dalaverenin merkezi olarak gösterilir ki amaç, bir baskı unsuru olarak kitlenin çoğu kez ikiyüzlülüğünü vurgulamak, çifte standartçı namus anlayışını sorgulamaktır.

"Fahişe veya pavyon romantizmi" anlayışına sahip bu filmlere örnek olarak elbette ki Vesikalı Yarim (1968-Ö.Lütfü Akad) başta olmak üzere,Bataklık Bülbülü (1973-Nejat Okçugil),Sahipsizler (1974-Ertem Göreç),Hatasız Kul Olmaz (1977-Osman F.Seden), Tatlı Nigar (1978-Orhan Aksoy), Aşkı Ben mi Yarattım (1979-Şerif Gören), Olmaz Olsun (1981-Temel Gürsu), Ah Güzel İstanbul (1981-Ömer Kavur), Günah (1981-İbrahim Tatlıses), Karanfilli Naciye (1984-Osman F.Seden), Yabancı (1984-Osman F.Seden),S eyyid (1985-Erdoğan Tokatlı), Yarınsız Adam (1987-Ümit Efekan) ve Alnımdaki Bıçak Yarası (1987-Şahin Gök),D ertli Dertli (1987-İbrahim Tatlıses), Bir Aşk Bin Günah (1989-Orhan Elmas) gösterilebilir.

Bazen de kudretli bir para babası veya anlı şanlı bir kabadayı, gönlünü bir genelev veya pavyon gülüne kaptırıverir. Bu durumu işleyen filmlere örnek olarak Güneş Doğarken (1984-Şerif Gören), Balayı (1984-Nazmi Özer), Yasak İlişki (1988-Orhan Elmas) ve Al Dudaklım (1993-Nazmi Özer) sayılabilir.

Bu aşamada şu önemli tespiti yapmak istiyorum. Dikkat edilecek olursa,film çözümlemelerine ilişkin bütün gözlemlerimi "erkek kahramanlar" açısından yapıyorum. Bu sonradan farkına vardığım ama tesadüfen ortaya çıkmış bir durum değildir. Çünkü  dünyada  olduğu gibi, Türkiye'de de sinema sektörü,erkeklere ait bir sektördür. Bir başka ifade ile,Yeşilçam erkeklerin dünyasına aittir. Yeşilçam'da baskın bakış açısı, erkek egemen bakış açısıdır. Bu durum,üretilen filmlerin karakterini belirlemiş, ruhuna işlemiştir.

Büyük halk ozanı Aşık Veysel'e sormuşlar: Aşk nedir? "Seversin, kavuşamazsın, aşk olur" diye cevaplamış büyük usta... Önce seveceksin, sonra araya aşılmaz dağlar girecek, türlü çetrefilli durumlarla aşıkların emdiği süt burnundan gelecek ki aşkın acı tadına varılabilsin. Seyirci tabiriyle söyleyecek olursak; "film gibi gibi olsun".

Melodram türünü şiar edinen sinemamızda, çatışma yaratıcı bir unsur olarak en çok kullanılan kalıp, hiç şüphe yok ki farklı sosyal tabakalara mensup bireylerin umarsız sevdalarıdır. Daha yaygın ve bilinen söylemle "zengin kız-fakir erkek (veya tersi") çelişkisidir. Hatta bu kalıp, sinema konusunda herhangi alternatif bir fikri ve birikimi olmayan, sinemayı  Amerikan macera ve komedi filmlerinden ibaret sayan bir kesim izleyici açısından, biraz da hafifseme amaçlı olarak, Yeşilçam'ı özetleyen bir ibare olarak kullanılır. Evet, Yeşilçam'ın bu kalıbı çok sık ve bıktırırcasına kullandığı doğrudur, ancak yaklaşık 7.000 adet film üretmiş bir sektörü, birkaç kelimeye indirgeyerek küçümsemek, her şeyden önce cehalet,sonra da insafsızlıktır. "Futbol asla sadece futbol değildir" sloganına nazire ederek, "Yeşilçam asla sadece Yeşilçam değildir" şeklinde bir önermede bulunmak istiyorum. Yeşilçam sadece sinema filmi üreten bir sektöre ait bir özel bir tanımlama değildir. Yeşilçam, bize dair, Türk insanına has akla gelebilecek her türlü hassasiyeti ve hasleti peliküle aktaran bir resimli tarih kitabıdır. Ortak hafızamızdır. Geçmişe, bugüne ve yarınlara dair umutlarımızı, neşelerimizi bazen de  hal-i pür melalimizi kaydeden, tanıklık eden,ama her daim bizden yana olan, ara sıra bizi bize şikayet eden, öğütler veren, aslında tek amacı, mutlu ve insanca yaşanabilir bir dünyayı idealize etmek olan rengarenk bir dünyadır ve her derde devadır. Bazen öyle bir repliğe rastlarsınız ki, hem güldürür hem de sayfalarca anlatılacak bir bir durumu bir çırpıda özetleyiverir.Umut Dünyası (1973-Safa Önal) filminin düğün sahnesinde, Kenan Karagöz'ün canlandırdığı mahallenin manavı, Tarık Akan'ın canlandırdığı Ahmet'in gömleğinin yakasını gevşetmeye çalıştığını görünce, şu sözlerle duruma yorum getirir: "Damatlık böyledir... Mahmutpaşa fanilası gibi sıkar insanı, sonra sonra alışırsın". Burada damatlık tabi ki aslında evlilik kurumunu simgelemekte, nispeten özgürlüğü alışmış standart bir Türk erkeği açısından, evliliğin sınırlayıcılığı ve boğuculuğunu vurgulamaktadır. Kırık Bir Aşk Hikayesi (1981-Ömer Kavur) filminde, Fuat'ın (Kadir İnanır) finalde sarfettiği "mutluluk yanımızdan geldi geçti" repliği ise, başkaları tarafından idamına karar verilmiş bir kırık aşkın ardından yakılmış bir ağıt gibidir ve çok karmaşık duyguları bir cümleye sığdırır.Kartal Tibet'in yanılmıyorsam Arkadaşlık Öldü mü? (1970-Safa Önal) filminde söylediği şu replik ise tadınmaz yenmez: "Benim şoförlüğüm karşısında en kral tayyare pilotları bile şabanlaşır". Hemen hepimizin hafızasına bir Yeşilçam özlü sözü mutlaka takılı kalmıştır. Kısacası, Yeşilçam bir lunapark gibi cıvıl cıvıldır, heyecan vericidir, kendine özgü yerel renklerle bezeli, özel ve güzel bir dünyadır.

Ana konumuz dışında irticalen gelişen bu paragraf sonrası kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda da belirttiğim gibi, Yeşilçam'ın aşkı konu edinen filmlerinin olmazsa olmaz materyali, sosyal sınıf farklılığıdır. Sosyal sınıf farklılığı kavramı geniş bir kavram olmakla beraber anlamamız gereken öncelikle ekonomik açıdan aralarında uçurumlar olan iki ailenin varlığıdır. Temel belirleyici öğe, ekonomiktir. Soylu ve köklü bir aileye mensup olma,toplumsal statü,yurtdışında eğitim görme vb. gibi kriterler sonra gelir. Çünkü, filmlerimizde, ekonomik güce bağlı olarak diğer niteliklere sahip olmak kolaydır.Ötesi,inceden inceye pek sorgulanmaz. Bakış açısı yüzeysel ve tek yönlüdür.

Daha önce de belirttiğim  üzere, Bizim Aile/Merhaba (1975-Ergin Orbey) filminde Ferit (Tarık Akan) ve Alev (Itır Esen) örneğinde olduğu gibi, sevgililer açısından maddiyatın hiç önemi yoktur. İtiraz eden taraf elbette ki taraflardan zengin olanın babasıdır. İdealindeki damat adayı, tanınmış bir ailenin yüksek tahsilli ve iş adamı oğludur. Zengin kız babaları için aşk, ucuz fotoromanlarda yaşanan bir zayıflık halidir. Ayni filmde Saim Bey'in (Saim Alpago) belirttiği gibi, "hayatta en büyük güç, sadece ve sadece paradır". Modern zamanların zalim padişahları olarak nitelediğim kız babaları, filmlerdeki en uzlaşmaz ve inatçı,gaddar kişilerdir. Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu gibi isimlerle adeta özdeşleşmiş bu tiplemeler, köy ağası iseler "nankör köpeeeeek! Ekmeğimi yiyorsun, bir de kızıma göz diktin haa!..." diyerekten kırbaç ve çizme darbeleri marifetiyle direkt şiddete başvururlar. Kentli, zengin ve mafya ile ilişkili iseler, öncelikle huzurlarına çağırtırlar, "kapımda bir haraketimle leşini yere sermeye hazır yüzlerce adam besliyorum" şeklinde tehditkar bir konuşma yaparak erkeği caydırmaya çalışırlar. Ancak, dayak, tehdit ve zor kullanma ile aşkın önüne set çekilemeyeceğine  filmin sonunda acı bir şekilde vakıf olurlar.

Türk Sineması'nda aşk olgusunun işleniş ve yorumlanış tarzına ilişkin yapmış olduğum tespitler genele yöneliktir. Filmlerde sıklıkla kullanılan ana kalıpları belirleyebilmek amacıyla kullanılan eleğimiz,sadece iri ve kaba parçaları incesinden ayırma görevini üstlenmiştir. Buraya kadar yazılmış olanlar, 1990'lı yıllara kadar herhangi bir Türk aşk filminde rastlayabileceğimiz temel özelliklere ilişkindir. Tabi ki bu süreç içerisinde,aşk kavramına zamanın ilerisinde bir anlayışla yorum getiren filmler de çekilmiştir. Örneğin; Metin Erksan'ın Sevmek Zamanı (1965) ve Kuyu (1968) adlı filmleri, aşka tutku, fetişizm ve cinsel şiddet açısından çeşitlemeler getiren, çekildiği dönem itibarı ile oldukça radikal ve cesur, aydın işi filmlerdir.

1980'ler,1990'lar,2000'ler...
1980'li yıllar sinemamız açısından çeşitli değişim ve dönüşümlerin yaşandığı, bir bakıma çöküş bir bakıma da silkiniş ve yeniden doğuş yıllarıdır. Ö.Lütfü Akad'la filizlenip, şekillenen ve Yılmaz Güney'le olgunlaşan sosyal gerçekçi sinema anlayışına sahip çıkan Zeki Ökten, Şerif Gören, Ali Özgentürk, Erden Kıral gibi sinemacılar, 80'li yıllar boyunca Güney'den devraldıkları mirası en iyi şekilde değerlendirip,kendi sinemacı kişilik ve yaratıcılıkları ile bütünleyerek sinemamızın en başarılı çalışmalarına imza atmışlardır.Yavuz Özkan ve Ömer Kavur gibi yönetmenlerde, kaba bir gerçeklik duygusunu aşıp,daha kişisel ve biçim kaygısının ağır bastığı çalışmalarla sürece katkıda bulunmuşlardır.

1980'ler boyunca, geçmişin klasik ve bilindik söylemlerine sahip aşk filmleri çekilmeye devam etmiştir.Ancak,paralel olarak, bir başka kulvarda Atıf Yılmaz,Feyzi Tuna ve Şerif Gören gibi yönetmenlerce aşk ve ilişkilere dair; daha önce denenmemiş,taptaze,realist ve en önemlisi "feminal" açılımlar getiren filmler de yeşermeye başlamıştır.Yönetmenlerin bu tutumu,sinemamızda yeni bir çığır açmıştır,küçük çaplı bir devrim niteliğindedir. 1980'ler, sinemamızda bireyin keşfedildiği,kameraların bireye "zoom" yaptığı,yığınların içerisinde sıradan bir bireyin parmakla işaret edildiği filmlere zemin ve fon oluşturmuştur.Daha önceki "Yeşilçam bir erkekler dünyasıdır" tespitim bu dönem itibarı ile etkisini biraz olsun yitirmiş, kadın odaklı ve kadınsı bakış açısına sahip filmler dönemin baskın sinema anlayışını oluşturmuştur. Geçmiş dönemlerin saflık ve masumiyet kokan aşk ve bu aşkların şablon kahramanlarının yerini,daha gerçekçi, canlı kanlı, her türlü erdemi ve zaafı ile "sokaktaki insan" almıştır. Kadınlar artık,kaderine boyun eğmiş ve bir erkek uğruna saçını süpürge etmeye razı,silik ve kişiliksiz karakterler değildir;hak arayan,hesap soran ve toplumdaki konumunu sorgulayan bilinçli birer birey haline dönüşmüşlerdir.Kadının Adı Yok (1987-Atıf Yılmaz) filminde, Işık (Hale Soygazi), "ben senin süs köpeğinmiyim ha!... Ne anlamım var senin için" diye haykırırken belki de yüzyılların ezilmişliğine olan isyanı dile getirmiştir.

Geçmişin eve hapsedilen, ekonomik açıdan güçlü olması engellenip, var olması erkeğin varlığına endekslenmiş ev hanımlarının yerini, bu kez kendi ayakları üzerinde de durabileceğini, bir erkeğin kanatları altında olmadan da yaşam savaşı verebileceğini kanıtlamak isteyen, modern kadınlar almıştır. Bir Kadın bir Hayat (1985-Feyzi Tuna) filminin Nuran'ı (Türkan Şoray) "insan karısını sever mi? Ben seviyormuşum da" gibisinden bir düşünceyi seslendirebilecek kadar ruhsuz kocası Orhan'a (Engin İnal) daha fazla katlanamaz ve çevresindeki herkesin karşı çıkmasına, "başaramazsın" diye cesaretini kırmaya çalışmasına rağmen boşanır ve tek başına var olma mücadelesine girişir. Bu arada, kalbi ne kadar örselenmiş ve üzeri tozlanmış olsa da, yeni bir aşkın heyecanı ile atmaya başlar.

Bu dönemde, aşk kavramının algılanışı ve boyutu değişmiş, altyapısı ve anlamı güçlenmiş ve çeşitlenmiştir. Yukarıdaki, "Yeşilçam'da aşıklar arasında tam bir uyum sözkonusudur" tespiti de bu dönemde nispeten geçerliliğini yitirmiştir. Bireyler artık birbirlerine ne kadar yetebildiklerini, yeteri kadar mutlu olup olmadıklarını sorgulayacak seviyeye gelmişlerdir.Özellikle, Türkan Şoray'ın, Mine (1982-Atıf Yılmaz), Seni Kalbime Gömdüm (1982-Feyzi Tuna),Bir Sevgi İstiyorum (1984-Kartal Tibet), Ölü Bir Deniz (1989-Atıf Yılmaz) gibi filmlerde hayat verdiği kadın karakterler, mutsuz evliliklerin cehenneme çevirdiği yaşamlarında debelenip çıkış yolu arayan, gerçek sevgiye, samimiyete ve cinselliğe aç kadın tiplemeleridir. Bu konu ile ilgili ayrıntılı bir analizim,Seni Kalbime Gömdüm filminin sitemizdeki sayfasında mevcuttur.

Diğer yandan, çiftler arasında fikir çatışmaları ve iletişimsizlikte su yüzüne çıkmıştır. Dünden Sonra Yarından Önce (Nisan Akman-1987) filminde,entelektüel çevreye mensup bir çiftin,ilişkilerindeki kopuş süreci anlatılır. Bülent(Eriş Akman),her ner kadar kültürlü ve aydın bir kişilikte olsa; kendisi gibi sinema sektöründe(TRT) çalışan eşi Gül'ün (Zuhal Olcay) işi bırakmasını ve bir çocuk doğurmasını istemektedir. Dünden Sonra Yarından Önce, modern bir çiftin evlilik, aldatma, kıskançlık ve aydın çelişkileri ile örülmüş ilişkilerini mercek altına almış, dönemin ruhunu birebir yansıtan güzel bir filmdir.

1980'li yıllarda, geçmiş dönemde de bolca işlenmiş olan çevre baskısı, taşra kasabası sınırlayıcılığı gibi temalar, Mine, Kırık Bir Aşk Hikayesi, Kurbağalar (1985-Şerif Gören) gibi filmlerde tekrar gündeme getirilmiştir. 80'lere dair düşülmesi gereken notlardan birisi de cinsellik kavramına daha özgür ve gerçekçi bir yaklaşımlar getirilmesidir. Dünün öpüşmeyen, sevişmeyen, yatağa girmeyen mazbut "yeryüzü meleklerinin" yerini, bu dönemde cinselliğe olan susamışlığını  bastırmaya artık daha fazla  tahammülü kalmamış kadın tiplemeleri almıştır. Bu tahammülsüzlük, kuşkusuz, kadın tiplemelerinin iffetsizliğinden değil, cinselliğin son derece insani bir ihtiyaç olarak tezahür etmesinden kaynaklanır. Bez Bebek (1987-Engin Ayça) filminde, Melek (Hülya Koçyiğit) eve onarım için gelen Ahmet'in (Hakan Balamir) tecavüzüne uğrar ve yıllardır bastırdığı cinselliği gün yüzüne çıkar. Benzeri bir zaafa,Kurbağalar filmindeki Elmas(Hülya Koçyiğit) karakteri de boyun eğecektir. Cinsel doyumsuzluk veya açlık konusunda bir başka çarpıcı ve gerçekçi çeşitleme, yine Şerif Gören'den gelir. Firar (1984) filminin Ayşe'si (Hülya Koçyiğit) hem evlat hasreti ile yanıp tutuşan acılı bir anne,hem de güreşen erkeklerin yağlı ve kaslı vücutlarından tahrik olan istekli bir "kadındır".

Şalvar Davası (1983-Kartal Tibet) adlı çalışma da,kadın sorunsalına ve eşitsizliğe ilişkin getirmiş olduğu esprili bakış açısıyla, 80'li yıların kadın filmleri zincirine eklenebilecek şirin bir halkadır. Gizli Duygular (1984-Şerif Gören), Dağınık Yatak (1984-Atıf Yılmaz), Dul Bir Kadın (1985-Atıf Yılmaz), Adı Vasfiye (1985-Atıf Yılmaz), Kupa Kızı (1986-Başar Sabuncu), Asılacak Kadın (1986-Başar Sabuncu), Aaahhh Belinda (1986-Atıf Yılmaz), Kaçamak (1987-Başar Sabuncu) filmleri ve cesur tavrı ve oyunculuğu ile döneme damgasını vurmuş  Müjde Ar ismini de anarak 1990'lı yıllara geçelim.

1990'lı yıllar, toplumsal "gusto" ve tercihlerin iç içe geçtiği, değer yargılarının erozyona uğradığı, oldukça belirsiz ve içeriği boş bir kültürel atmosferin ortalığı sarıp sarmaladığı ve halen günümüzde de etkisini sürdüren "ilkesizliğin ve kaosun" tırmandığı  yıllarıdır. 1970 ve 1980'lerin, safını ve dünya görüşünü netleştirip bu doğrultuda yaşamına yön veren bireylerden oluşan toplum yapısı yerini, bir ideale veya dünya görüşüne sahip olmayan, kişiliği, tutumu ve zevkleri rafine olamamış bireylerden oluşan bir yapıya bırakmıştır. 12 Eylül sonrası depolitizasyon politikaları ve Özal'ın dört eğilimi birleştirme çabaları 1980'li yıllarda sonuçlarını vermeye başlamış ve 1990'lar da altın dönemini yaşamıştır. Bir bakıma, geçmişin zıtlaşma ve siyasi kamplaşmalarla dolu, karmaşık ve endişe verici yapılanması çözülmüş, toplum kaynaşmış ve uzlaşmıştır. Ancak, bu durum, "ne yapacağını bir türlü kestiremeyen, geleceğinden umutsuz, kültürel ve siyasal oluşumlara yabancı" fertlere sahip,sağlıksız bir sosyal yapılanmayı da beraberinde getirmiştir.

Konuya kültür ve sanat açısından bakacak olursak;geçmişte minibüs müziği diye aşağılanan,kültür seviyesi düşük, ayaktakımı olarak nitelenebilecek yığınların dinlediği,devlet televizyonunca yasaklanan arabesk müzik ve dolayısıyla "arabesk kültür ve yaşam biçimi", 1980'lerde sınırlı bir çevre tarafından yaşanır ve tüketilirken, 1990'lar da hayatımıza artık hiç çıkmamak üzere sirayet etmiştir. Önceleri kendine özgü melodi ve güfte yapısıyla apayrı bir tür olan arabesk, 90'larla beraber "arabesk-fantezi" gibi garip adlandırmalarla diğer müzik türlerinin de içine sızmış, 1970'lerin tadına doyum olmayan Türk Pop Müziği bile,90'larla beraber altyapısı itibarı ile arabeske teslim olmuştur. Artık herkes Orhan Gencebay,Ferdi Tayfur,İbrahim Tatlıses dinlemektedir.Bir başka ifade ile, arabesk sosyeteleşmiştir. Bir zamanlar,Gülhane Parkı'nda,eli jiletli " varoş delikanlılarına" olaylı konserler veren Müslüm Gürses, Türk entelijansiyasının gözde isimlerinden Murathan Mungan ile bir araya gelebilmekte, ortak çalışmalara imza atabilmektedirler. Rock müzik dinleyen kesimde, artık arabeski tu kaka olarak görmemekte,çeşitli arabesk klasikleri rock soundu ile yeniden gündeme getirilmektedir. 70'lerin anarşik ve karanlık ortamında "Batsın Bu Dünya" diyerek feryatlar yükselten Orhan Gencebay dahi,eski keskin ve ezilenden yana olan  tavrından oldukça uzak bir noktada durmakta,Televole programına konuk sunucu olarak katılmak gibi kendisinden beklenmeyecek derecede gariplikler içerisinde bulunmaktadır.

1970'lerin arabesk müzik dinleyicisi yığınların, kendi aralarında bile "Orhancılar-Ferdiciler" olarak fraksiyonlara ayrılmış olduğunu düşününce, günümüzdeki kültürel yapıyı analiz etmek zorlaşmaktadır. Elbette belirli bir görüş veya kişiye körü körüne bağlanmak sağlıklı değildir, ancak birey olmanın gereği olarak, kaliteli yaşama dair kriterler belirlenmeli ve prensipler dahilinde yaşanmalı, sap ve saman birbirine karıştırılmamalıdır.

1990'larla başlayan bu tepetakla olmuşluk ve boyutsuzluk, sinemada da kendini hissettirmiştir. Türk Sineması'nda 1990'lı yıllar, birkaç film istisna, (Eşkıya,Gölge Oyunu,Masumiyet, Tabutta Röveşata, Zıkkımın Kökü..) tatsız, tuzsuz, boşa geçirilmiş yıllardır. Aşk filmleri açısından baktığımızda 90'lı yılların fonunu; düşsel sevdalar, tutku ve aykırı beraberliklerin oluşturduğunu görürüz.

Cazibe Hanım'ın Gündüz Düşleri (1992-İrfan Tözüm) adlı yapımda, rüyalarında yaşattığı sevgilileri ile sevişen, aşklar yaşayan bir kadının gelgitleri konu edilir. 1963 tarihli İki Gemi Yanyana adlı filminde, Suzan Avcı ile Sevda Nur'u dudak dudağa getirerek Agah Özgüç'ün deyimiyle "nabız yoklayan" Atıf Yılmaz, 1992 yılında çektiği Düş Gezginleri adlı filminde, Meral Oğuz'la Lale Mansur'u bu sefer öpüştürmekle kalmaz, ayni yatağa sokar ve birbirine aşık eder. 1990'lı yıllarda tekrar taşra kasabasına dönüş yapan Yılmaz'ın, bir doktor ile fahişenin lezbiyen aşkını anlattığı Düş Gezginleri adlı çalışması, ticari amaçlarla gereğinden fazla cilalanmış sevişme sahneleri ile de tepki toplar ve pek beğenilmez.

İçerdiği aşırı seks sahneleri ve bildirisi ile tepki toplayıp, lanetlenen bir başka film ise Seçkin Yasar'ın Sarı Tebessüm (1992) adlı çalışması olur. Eda (Şahika Tekand) film boyunca, "Ruhsal öpüşme" yaşadığı alkolik ve iktidarsız şair kocası İdris (Levent Özdilek ) ile "tensel öpüşme" yaşadığı yakın arkadaşı Erdal (Mahir Günşıray) arasında bocalayıp durur. Eda, kocasıyla şiir gibi hayat  yaşamasına karşın yatakta mutlu değildir.Oldukça tutkulu ve ihtiraslı bir kadın olan Eda, cinsel arzularının tatmini için Erdal'ın seks kölesi bile olmaya razıdır. Ancak, filmin sonunda kocası İdris'i tercih eder ve Türk Sineması'nda aşk bir kez daha şampiyonluğunu ilan eder.Film ismini, aldatmayı sembolize eden sarı renkten almıştır.Entelektüel sanat çevreleri,ilişkileri ve yaşam tarzlarına dair önermelerinde, tarafsız bir gözlemci tavrın egemen olduğunu düşündüğüm Sarı Tebessüm filmi,kirli sarı ve loş atmosferi ile de farklı ve şahsen severek izlediğim bir filmdir.     

Aykırı tiplemelerle dolu bir başka film, Orhan Oğuz'un 1992 tarihli Dönersen Islık Çal adlı çalışmasıdır. Direkt bir aşk filmi olmasa bile, toplum dışına itilmiş iki marjinal insanın, (bir travesti ile cüce)birbirlerine sığınmasını ve çıkarsız dostluklarını anlatan film, oldukça duygulu ve sıcak bir anlatıma sahiptir.

1993 tarihli Sinan Çetin filmi Berlin in Berlin, sinemasal niteliklerinden çok Hülya Avşar'ın meşhur mastürbasyon sahnesi ile akıllarda yer eder. Dönemin karakteristiğini en iyi şekilde yansıtan filmlerden bir başkası da, melodram ustası Orhan Aksoy'dan gelir: Yumuşak Ten (1994).Yaşlı ve zengin bir adamın (Ekrem Bora), gece hayatı ile ilgili bir roman yazmak için konsomatrislik yapan genç ve güzel kadına (Meral Oğuz) olan tutkusunu anlatan Yumuşak Ten, yine  sevişme sahneleri ile dikkati çeker.

Başka örnek vermeye gerek yok. Kısaca durum şudur: 1990'lar da aşk yok seks vardır.

2000'li yıllar, Türk Sineması'nın seyircisi ile barıştığı yıllardır. 1980'lerin sonları ve 90'lı yıllar boyunca Amerikan Sineması'nın boyunduruğu altında ezilen ve filmlerini gösterecek salon dahi bulamayan sektör, 2000'li yıllarda adeta altın dönem olarak nitelenen 1960'lı yıllara geri döner. Eşkiya, İstanbul Kanatlarımın Altında, Ağır Roman, Kahpe Bizans gibi filmlerin açtığı yoldan ilerleyen sektör, 2000'lerde salonları tekrar ele geçirir. Ancak, çekilen film sayısındaki artış beraberinde kaliteyi getirmez. 2000'li yıllar boyunca Mehmet Ali Erbil'in dahil oldukları başta olmak üzere sulu zırtlak komediler ve sözde gençlik filmleri, çok tutulmuş Tv dizilerinin sinema versiyonları, kötü çekilmiş korku filmi denemeleri ortalığı kaplar. 
 
Diğer yandan Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem ve Semih Kaplanoğlu gibi yönetmenlerimiz, birbiri ardına çektikleri "auteur" işi filmlerle, yurt içi ve yurt dışı festivallerde ödül üzerine ödül kazanırlar. Türk Sineması'nın son dönemde dünya çapında yıldızını parlatan bu dört önemli yönetmen, özgün anlatım biçimleri ve tematik anlayışları ile birkaç kuşağı etkileyecek gibi görünmektedir.

2000'ler, aşk filmleri açısından, sinema tarihimizin en kısır dönemidir.

Bu dönemde çekilen aşk filmlerinin analizini yapmak çok zordur, çünkü ortada analize konu edilecek film bulabilmek neredeyse imkansızdır. Gönderilmemiş Mektuplar (2002-Yusuf Kurçenli) ve Hayatımın Kadınısın (2006-Uğur Yücel) adlı filmler, bu aşksız geçen kurak yıllara hayat vermiş filmlere örnek olarak gösterilebilecek, eli yüzü düzgün iki nadide yapımdır. Gerçekten de sinema tarihimizin hiçbir döneminde aşk ve romantizm bu kadar dışlanmamıştır.

Bu döneme ait bahsedilecek tek bir film vardır. O da Sinema tarihimizin en sevilen, en tartışılan aşk filmlerinden birisi olan Issız Adam (2008-Çağan Irmak). Büyük şehrin korkutucu kalabalığı içerisinde yalnızlaşmış ve tecrit edilmiş yaşamlara hapsedilmiş orta sınıf kentlilere özgü aşk anlayışı, özgürce yaşanan hayatları (seks ilişkileri dahil) kısıtlayıcı ve günümüz insanına özgü "birisine ömür boyunca bağlanma korkusu" bağlamında irdelenmiştir. Issız Adam,ticari başarısı ve geniş kitleleri derinden etkilemiş dramatik içeriği ile sinema tarihimizde seçkin bir yer edinmiştir.

Son bir iki yılda, hiç şüphesiz Issız Adam filminin gördüğü ilginin ve estirdiği duygu fırtınasının etkisiyle, sinemamızda bir "aşka dönüş" olgusu gözlemlenmektedir. Aşk tutulması (2008-Murat Şeker), Uzak İhtimal (2008-Mahmut Fazıl Coşkun), Aşk Geliyorum Demez (2009-Murat Şeker), Romantik Komedi (2009-Ketche), Başka Dilde Aşk (2009-İlksen Başarır), Aşk Tesadüfleri Sever (2010-Ömer Faruk Sorak), İncir Reçeli (2010-Aytaç Ağırlar), Ya Sonra (2011-Özcan Deniz) filmleri, yaklaşan neo- romantizm dalgasının ayak sesleri olarak değerlendirilebilir.

 

Kaynak : Eylül Fırtınası

Son Yorumlar (5)

t_rex 21 Temmuz 2011 10:25:07

çok doğru.kesinlikle. hiç beğenmiyorum bu dönem  sinemasını

gecedensonra avatar gecedensonra 20 Temmuz 2011 03:39:07

aşk filmleri mi  boşverinsenize bi halta yaramaz filmler çekiliyor yeşilçam daha sıcak daha samimiydi en azından kanıyorduk hikayeye şimdi hiç inandırıcı değl.

mimarsinan avatar mimarsinan 16 Temmuz 2011 10:17:07

10

Hayallerim, AŞK'ım ve Yeşilçam makalesi için söylenecek olumlu sözler o kadar çok ki, eylül fırtınası belli ki, beyninde fırtınalar estirerek, yazıya ruhunu katarak hazırlanmış. Sinema filmlerimizin teması itibariyle kronolojik sıra takip etmesi, yap ım yılı ve özellikle yönetmenlerinin verilerek işlenmesi, benzetmeler, konusu benzer filmlerin belirlenmesi sonuçta ülkemiz insanının yıllar içinde nereden nereye geldiğinin filmlere yansıması gibi buluşlar hemen öne çıkan unsurlar olmuştur. Makalenin başında verilen şair Cemal Safi’nin 2 kıtalık dizeleri, inanıyorum ki, hayatın, sinemanın, müzik dünyasının, söz konusu yazının ve insanın kendisine bakışının ta kendisidir.   Herkese göre tarifleri bulunan, yelpazesi 360 derece olan AŞK filmlerinin sinemamızdaki yeri hiç boş kalmamış, seks filmleri furyasına rağmen ihmal edilmemiştir. eylül fırtınası, son yılların filmlerinden isminde aşk kelimesi geçenleri bir bir sıralayarak aşk ağırlıklı anlayışa geçildiğini vurgulayarak ta doğru bir tespit yapmıştır. Çünkü 7 den 77 ye içinde hayal bulunmayan, aşk bulunmayan yaşam çok tuzsuz bibersiz olurdu.   eylül fırtınası’na bu uzun yazısı için, göz nuru için, yazısının ilgilenenlere kaynaklık edecek çapta doyurucu oluşu için teşekkürler.   

Yandex.Metrica