Arıların Pezevenkliği posteri

Turne organizasyonu için İstanbul dışına sık sık çıkıyorum. Bu turneler nedeniyle yaptığım seyahatlerde kışın kuşların, yazın kuşlara ek olarak sinek ve arıların zaman zaman katili oluyorum.

Arabayı kullanırken aniden bir kuş gelip çarpıyor. Panikleyip frene basıyorum ama nafile, dikiz aynasından baktığımda yolda cansız yatan kuşu görmem bir oluyor. Önceleri kuşlara çarptığımda acaba kurtarabilir miyim diye arabayı kenara çekip gider kuşlara bakardım. Yine kuşlara çarptığım bir gün, traktörle yanıma gelen köylü "arabanın çarptığı kuş yaşamaz, boşuna uğraşma kurtulma şansı yok" deyince yıkılmıştım. Üzüntümü gören köylü bilgece gülümseyerek "üzülme burası şehir değil, çöpe gitmez, birine kısmet olur" deyince köylüye tuhaf tuhaf baktım. "Yani bir kargaya, şahine nasip olmazsa, kediye köpeğe olur. Ona da olmazsa fareye, yılana olur, ona da nasip olmazsa karıncalara nasip olur. Tut ki o da olmadı gübre olur" dedi. Bu adam halk bilgesi değil sıradan bir köylü izlenimi veren traktörlü köylü amca (o zamanlar daha gençtim) o gün beni düştüğüm derin vicdan azabından çekip çıkarmıştı evet ama ben kendimi bir kuş katili olmaktan sıyıramamıştım.

Köylü amca bana, ölü kuşun doğada çöp/ kirlilik değil başka canlıların yaşamasına vesile olması gerçeği ile hiçbir şeyin olduğu gibi değil derinlemesine düşünülmesi gerçeğini öğretmişti.
Aklıma, çocukluğumda ilk defa "Cem" ibadetine kabul edildiğimde "eline, beline, diline sahip ol" düsturunun iki anlamı olduğu, zahiri (görünen) batini (görünmeyen) olarak nitelenen anlamlarından zahiri olana değil, batini olana dikkat kesilmek gerekliliğini içeren ilk sohbeti hiç unutamadığım geldi.

Eline: Yani, elini iyi olmayan hic bir şeye alet etmemek…
Beline: Yani,  cinselliği, yasak cinselliğe, ya da şehvet uğruna tecavüze alet etmemek…
Diline: Yani, yalan söylememek, refleksle kırıcı sözler söylememek, bilmediğin konularda"belirleyici" konuşmamak, hele hele düşünmeden, araştırmadan hükmetmemek…

Bu açıklamalar zahiri, yani görünen derin felsefik açıklamalardı ama bir de görünmeyen, daha da derin felsefik değil yaşamsal anlamı vardı ki…
Eline: El-il yani yurt, yani vatan’a sahip olmak.
Beline: Yani, dölüne, oğluna, kızına, akrabana ve kavmine, yani milletine sahip olmak…
Diline: Yani, lisanına, yani Türkçe’ne, yani söyleme düsturuna sahip olmak…
Bu iki anlam farklı, Anadolu insanının hem felsefik bilge ve sorunlara barışçıl yani "eren" yaklaşımı, hem de kendine ait değerlerin korunması, kollanması konusunda materyalist, mantıklı duyguları karıştırmadan (gerekirse savaşmak suretiyle)"Alp" yaklaşımı demekti. (Yani, halk "Helva" demesini de"Halva" demesini de başarmıştır. Buna rağmen bazılarının özellikle siyaseti ve felsefeyi ithal etmeye çalışmaları çok komik gelmektedir bana) Her yola çıkışımda kuş ölüleri bana bunu düşündürür…

Gelelim sineklerin, kelebeklerin arabaların ön camlarına, tampona ve kaputa yapışarak ölmelerine… Valla ne yalan söyleyeyim sineklere pek acımam, kelebekler ise zaten kısa ömürlü oluşları tesellimdir ama arılara gelince iş değişir.

Birkaç yıl önceydi, başta ABD olmak üzere bir çok ülkede (bizde dahil) toplu arı ölümleri meydana gelmişti. Bunu önceleri önemsememiştim. Malum, arabayla uzun yolda bazen onlarca bazen yirmilerce arının arabanın ön camına patır patır yapıştığını, çarpan her arının camda bıraktığı saydam kalınca bir sıvının"sanırım bal, zavallıların tüm gün boyunca topladığı bal!" diyerek üzüldüğümü ama arkamdaki tır’ın sağ şeritten ve yüz yirmi kilometre hızla seyrederken ısrarla bana selektör yapıp, yetmiyormuş gibi o tüyler ürpertici, insanlık dışı kornasını çalıp benden yol istemesi ile kendi can telaşıma düştüğüm an unuttuğum arı ölümleri.

Daha sonraları bu konuda okuduğum birkaç makale beni dehşete düşürdü. Sonuç şu idi. Eğer dünya üzerinden arılar yok olursa gıda oluşumunun en önemli halkası ortadan kalkacaktı… Dünyadaki tüm insanların ömrü yiyecek stoklarıyla doğru orantılı oluyordu.

Yani bu da "beş altı yıl ancak sürecek ve insanlar açlıktan ölecek" anlamına geliyordu. Çok şaşırmıştım. Bu durumun ciddiyetini araştırmaya itti beni. Tabii bilgiye ulaşmak zor olmadı. "Hazreti çokbilmiş" yani Google...

Neydi arıları bu kadar önemli kılan? Araştırmanın sonucu ise tuhaftı. Arıların önemi "Pezevenk" oluşlarıydı. Efendim malum arılar çiçekten çiçeğe, ağaçtan ağaca "bal üretmek için" malzeme toplamak üzere konuyorlar ya işte o sırada ayaklarına yapışan tozları bir çiçekten diğerine taşıyor ve kondukları çiçeğin döllenmesine sebep oluyorlarmış. Yani o tozlar toz değil çiçeklerin üreme dalga motorlarıymış! Yani bizim tadından yiyemediğimiz o kıymetli balı oluştururken, sebze ve meyve arasındaki üreme (cinsel) ilişkilerini sağlıyormuş. Bal gibi pezevenklik yani…

Bu yazıyı yazarken sıcak bir yanda, dışarıdaki trafik ve gürültü bir yanda bunalıp ara vererek televizyonu açtım. İlk kez gördüğüm bir programa rastladım. Bu arada mutfağa gidip kendime de bir çay demledim. Televizyondan gelen romantik ama bir o kadar da özlü sözler dikkatimi çekti. Eskiden erkeklerin kadınları tavlamak için o tarz konuşmalarına "Edebiyat parçalıyor" denirdi. Acaba bir oyundan mı bölümler oynuyorlar diye televizyonun yanına geldim. Kısa bir izleme ile anladım ki bu bir pezevenklik programıydı… Birkaç arkadaşın bu programdan bahsettiğini hatırladım, onlarla birleştirdim ve içime bir sızı oturdu. Ağzımdan vah, vah, vah lafları döküldü. Ama o da ne? Herkes memnun yani oh, oh, oh vaziyeti…

Bu programı yapanlar, çekenler, yayınlayanlar (hadi televizyon denem işportadan bozma kepazeliği paraya dönüştürüyor) ama bu katılanlara ne oluyor, silah mı dayıyorlar? Hayır, herkes memnun, seyirciler eğleniyor, evlerde de izlenme oranı rekoru kırıyor (muş) üstelik "muhafazakar" diye adlandırılan denetim mekanizmalarının gözü önümde."Of yahu, bu kadar dibe vurmuş muyuz diye hayıflandım."

Tamam, televizyon denen kepazelik başta sanat olmak üzere her şeyden yararlanarak sömürünün alt yapısını hazırlamakla görevli Truva Atı. Bunu anladık (ya da en azından anlayanlar çoğaldı) ulan bari yalnızca cebimizdeki paraları, kredi kartlarıyla ileride kazanacağımız paraları bile tokatlıyorsunuz. Bari insanlık, onur, gurur, vatan, saygı, sevgi gibi değerlerimizi tokatlamayın.

Bu dibe vurmalar çoğalırda sıra umutlara gelirse, bu halkın da gazabı fena yapar sizi.
Size bir kıssa;
Erzurumlu (merhum) Güllabi vardı. Bu Güllabi gariban bir halk çocuğu "akıldan piyade" ama bir o kadar da laf ustası filozoftu. O anlatmıştı. "Bir gün Erzurum’da kahvede oturuyordum. Hava kış havası, sıcaklık sıfırın altında on beş yirmi. İçime bir ürperti geldi, kendi kendime, galiba üşüttüm, hastalanacağım. Gideyim de annem bir çorba yapsın iki de aspirin, bir şeyim kalmaz dedim çıktım kahveden eve gelene kadar tir tir titredim. Eve geldim avluda bir çift yepyeni asker postalı var. Allah Allah bizim evde askerin ne işi var dedim kendi kendime, anama seslendim;

Ana ana nerdesin? Ben hastalanıyorum galiba dedim. Anamdan cevap gelmedi. Mutfağa baktım, odaya baktım yok. O sıra yatak odasından bir ses duydum, kapıyı araladım bir de ne göreyim. Askerin biri anamın üzerinde anamı s... Beynim döndü aldım mutfaktan satırı tam içeri girecektim baktım ki anam durumdan çok memnun.

Duraksadım, düşündüm bir an. Sonra hemen harekete geçtim. Aldım o postalları hemen çarşıya indim eskiciye on beş liraya sattım. Asker o soğukta postalsız kaldı. Adamın anasını öyle değil böyle s……"

Güllabi bana bu halkın ne denli saf, akıldan piyade, cahil ve ne kadar duyarsız olursa olsun mutlaka bir çıkış yolu bulabilecek kadar derin olduğunu hatırlatır; İşte bu televizyon kepazeliği tiyatroya, sinemaya verdiği zarar tecavüzdür, üstelik tecavüze uğrayanın kendini memnun zannettiği gaflet halidir ve bu çok uzun sürmeyecektir. Bunu düşünmemi sağlar. Eee "Kul olayım kalem tutan ellere" diyen bu halkın sağı solu hiç belli olmaz ona göre...

Kaynak : Ali Yaylı

Son Yorumlar

Yandex.Metrica