Ben Bir Öykü Anlatıcıyım... posteri

- Basın toplantısı yöneticisi ve sunucusu: Herkese merhaba. Bugünkü “Öldüren Sis-The Mist” basın toplantısına hoşgeldiniz. Sizlere Stephen King ile Frank Darabont’u takdim etmekten onur duyuyorum.

-Stephen King: Teşekkürler…
-Frank Darabont: Biz burada olmaktan mutluyuz.

-Sunucu: Bugün burada yeni bir şey yapacağız. Bu basın toplantısı internetteki palktalk.com sitesi aracılığıyla milyonlarca izleyiciye canlı olarak ulaşacak. Sayın Stephen King, dün okuduğum bir yazıda “Öldüren Sis” öyküsünü Vietnam Savaşı sırasında yazdığınız söyleniyordu. 80’li yıllara kadar yayınlanmadan kaldığı da belirtiliyordu. Öykülerinizi yazdıktan sonra çekmecenin bir köşesine koyduğunuz; yıllar sonra yeniden ortaya çıkarıp yayınladığınız söyleniyor. Bu öykünün kökenlerini anlatır mısınız?

-Stephen King: Öncelikle Vietnam Savaşı dönemi değildi. Bu öyküyü yazdığımda Vietnam Savaşı çoktan bitmişti. O günlerde “Dark Forces – Karanlık Güçler” adlı bir antoloji hazırlayan Kirby McCauley adlı bir arkadaşım, korku-gerilim yazarlarından orijinal öyküler istiyordu. Yaptığımız sohbette, “Bu aralar yazarlık açısından bloke oldum galiba. Yeni bir şey yazamıyorum” dediğimi hatırlıyorum. Gerçekten de öyleydi. Yazmakta olduğum üç kitabı da bitirememiştim. Elimde “Carrie”, “Salem’s Lot” ve “Night Shift” vardı. Bir yandan da arkadaşımın ricasını yerine getirmek istiyordum.
O günlerde yerel bir markete gittim. İnsanları alışveriş yaparken seyrettim ve gözlemledim. Marketin ön pencerelerine bakarken burada kötü birşeyler olsa ve insanlar içeride mahsur kalsa neler olurdu diye hayal kurdum. “Öldüren Sis-The Mist”in öyküsü o anda şekillenmeye başladı. Artık yeni birşeyler yazamaz olduğum bir dönemde aniden ortaya çıkıverdiği için “Öldüren Sis-The Mist”i çok severim. Bu öykü son derece doğal şekilde filizlendi. Zaten işinizi ciddiye alarak yazıyorsanız böyle konuların aklınıza gelmesi an meselesidir.

-Sunucu: Filmde fundamentalizmin (köktendincilik) saldırısı üzerinde durulduğu gibi bir izlenim edindim. Daha o zamanlar böyle bir tehlike var mıydı?

-Stephen King: Evet, Bayan Carmody gibi insanlar her zaman vardı. Frank Darabont’un çektiği filmdeki Bayan Carmody karakterinin kitapta anlattığım Bayan Carmody’e çok benzediğini söyleyebilirim. Aslında politik söylemler yapmaktan hoşlanmam. Ben bir öykü anlatıcıyım, Frank de öykü anlatıcıdır. Yaptığımız iş bundan ibarettir. Daha önce de söylediğim gibi yaptığınız işin en iyisini yaparsanız böyle konular kendiliğinden aklınıza gelir. Yazdığınız öykünün bir parçası olurlar ve insanlar da bu konular üzerinde tartışmaya başlarlar.
Bazen ben de kendime, “Öldüren Sis-The Mist” politik bir öykü müdür? diye kendime soruyorum. Bence “Öldüren Sis-The Mist” sabit fikir haline gelmiş köktendinciliğin tehlikelerini anlatan bir öyküdür. Kendime sorduğum bir başka soru da, “Öldüren Sis-The Mist”in kırmızı ile maviyi karşı karşıya getiren bir öykü olup olmadığıdır. Bu tipte sorulara cevap vermek istemiyorum. İnsanlar sinemaya film izlemek için giderler. Böyle soruları gündeme getiren bir film varsa oturup tartışırlar. Eğer çekilen filmler bir tartışma zincirinin kaynağını oluşturuyorsa bu en iyisidir diye düşünüyorum.

-Sunucu: Yapıtınızda “korku” unsuru başrol oynuyor diyebiliriz. Aklınızda korku kavramıyla ilgili geniş kapsamlı bir düşünce olup olmadığını merak ediyorum. Korku duygusunun gelişmesi nasıl oldu, bunu yapıtlarınıza nasıl uyguluyorsunuz?

-Stephen King: Korku aslında hayatta kalma endişesinin getirdiği bir fonksiyondur. Eğer bazı şeylerden korkuyorsanız, örneğin geceleri otoyolun orta şeridinden gitmek veya Maine eyaletindeki av mevsimi sırasında kırmızı veya turuncu renkte kıyafet giymekten korkma gibi korkularınız varsa, avcıların size yanlışlıkla ateş etmesinden korkuyorsunuz demektir.
Az önce söylediğim gibi korku kavramı, hayatta kalma endişesinin bir fonksiyonudur. Yazdığım öykülerde insanlara en güvenli gibi gözüken ortamlarda kabuslar yaşatırım. Bu da öykülerimin daha inandırıcı olması sonucunu getirir.
Korku aynı zamanda negatif bir duygudur. İnsan beyninin en zayıf noktasıdır da diyebiliriz. Bu yüzden ara sıra da olsa kendi korkularımızı kontrol etmemiz gerekir. Sürekli araştırmamız gereken bir duygudur. Ben de öykülerimde bunu yapmaya çalışıyorum.
Filmde de göreceğiniz gibi bu insanlar süpermarket ortamında tuzağa düşerler. Aslında bu normal bir durum değildir. Ancak kendi hayatımızda er ya da geç böyle duygularla yüzleşmek zorunda kalırız. Korktuğumuz şey belki sis içerisindeki yaratıklar değildir ama kanser olmaktan korkuyor olabiliriz. Korktuğumuz herşeyi keşfedilmeye değer buluyorum.

-Sunucu: Frank Darabont ile yaptığım ön söyleşide bu öykünün bilimkurgu ile doğaüstü olaylar arasında bir yerlerde olduğu üzerinde konuşmuştuk. Bence yazdığınız bu öyküde doğaüstü boyutu biraz daha ağır basıyor ama bilimkurgu boyutları da var. İkiniz de nasıl gördüğünüzü açıklayabilir misiniz? Ayrıca Stephen’ın şahsına yönelik sorum da, bu filmin yapımına neden katılmadınız?

-Stephen King: Kitabı yazan bendim. Verebileceğim en kısa yanıt budur. Bilimkurgu boyutuna gelince, bugüne kadar bilimkurgu kapsamına girecek birçok öykü yazdım. Öte yandan başta “The Thing” ve “Them” olmak üzere 50’li yılların filmlerine benzeyen birçok film izledim. Radyasyonun canavarlar yarattığını biliyorum. Daha da önemlisi bilinmeyen şeylerle fazla uğraşırsak kötü olaylar meydana getireceğini biliyorum.

-Frank Darabont: Fiziğin birinci kuralıdır. Radyasyon canavarlar yaratır. Büyük karıncaları örnek verebiliriz. Bu soruya yanıt verdikten sonra bilimkurgu türünü çok sevdiğimi söyleyebilirim. Genetik şekil değişimleri konusuna ikimizin de ortak ilgisi var. Bu türdeki materyal üzerinde çalışmayı sevdiğim için Stephen King gibi bir ustanın çalışmasına katıldım.
Bence işin en keyifli bölümü, insanların düştüğü bu tip tuzakların biraz da olsa bilimkurgu kapsamına giriyor olmasıdır. Buna bir miktar da korku filmi boyutunu ekleyebiliriz. Umarım korku boyutu da hissedilir. Ancak hepsinden önemlisi Stephen King’i usta bir yazar yapan insani boyut yönüdür. Onun öykülerinde daima insani boyut vardır. Stephen King öykülerini okurken insani duygularla dolu bir yolculuğa çıkmış oluruz. Bence onun öykülerini asıl değerli kılan yönü budur.
Korku duygusunun ne olduğunu biraz önce kendisi anlatmıştı. Bence de bu öyküde korkunun yorumu vardır. Bu öyküde korkunun mantığın yerini aldığı baskı dolu bir ortamda kalan insanların değerlendirmesi yapılır. Bu öykünün bu yönünü daima çok sevdim. Marketin dışındaki sisin içinde gizlenen yaratıklar elbette büyük bir sorundur ama asıl önemli olan marketin içinde neler olup bittiğidir.
Zaten herşey son derece gerçekçi şekilde gelişir. Oldukça da rahatsız edicidir, çünkü insan doğası ve insan davranışlarından daha ürkütücü başka bir şey yoktur. Buna korkunun kendisinden korkmak da diyebiliriz. Korku duygusunun insanlara neler yaptığı anlatılır. Korku duygusu bizi ne gibi hareketler yapmaya zorlar? Bizi birleştirir mi, yoksa ayırır mı? Hata yapar mıyız? Mantığın sınırlarının dışında mı gezinmeye başlarız? Bu gibi sorular bir yönetmen için sağlam konulardır. Böyle bir filmi çekmeme fırsat verdiği için Stephen King’e teşekkür ederim.

-Sunucu: Bay King’e ve Bay Darabont’a iki parçalı sorum var. Birincisi ikinizi birden bağlıyor. Bay King, siz üretken bir yazarsınız. Okurlarınıza bir gününüzün nasıl geçtiğini anlatır mısınız? Nasıl çalışırsınız? Elle mi yazarsınız, yoksa bilgisayarla mı? Nasıl bir prosedürünüz vardır?
Sorumun ikinci bölümüne gelince, yapıtlarının filme çekilmesi için Hollywood’dan teklif geldiğinde yazarların moralinin bozulduğu görülür. Sizde böyle bir durum olmadığını görüyorum. Büyük başarılar elde ettiğiniz gibi Bay Darabont ile de birkaç defa işbirliği yaptınız. Projelerinizi üretirken kendinizi rahat hissetmenize neyin yol açtığını ve ikinizin dünyasını neyin birleştirdiğini açıklar mısınız?

-Frank Darabont: Bence onlara Wang kelime işlemciden bahsetmelisin…
-Stephen King: Evet, daha gençken bir Wang kelime işlemci kullanıyordum. Bu beyninizin kıvrımlarını açan ve temizleyen bir kelime işlemcidir. Frank ile çalışmayı çok seviyorum. Daha önce de beraber çalıştık. Aslına bakarsanız onunla olan çalışmamızda ben bir köşede durur, onu kendi haline bırakırım. Frank’in en hoşuma giden yanı, bir çocuğun hayalgücüyle bir ergenin yeterliliğine aynı anda sahip olmasıdır. Birçok yönetmende bu iki özelliği aynı anda göremezsiniz. Eldeki materyalin özünü çok iyi görür ve kendi vizyonunu uygular.
Frank işini daima iyi yapar. Ortaya olağanüstü bir iş çıkaracağını iyi bildiğim için de kendimi çok rahat hissederim. Bildiğiniz gibi ilk olarak “The Woman in the Room” adlı yapıtımı filme çekti. Küçük bir filmdi ama mükemmel oldu. Daha sonra “Shawshank Redemption” ve “The Green Mile”ı; son olarak da “The Mist”i yaptı. Hepsi de harikaydı. Bunu ben söylemiyorum, filmleri izleyen herkes aynı şekilde düşünüyor.
Yazma sürecime gelince… Yapıtlarımı elde veya klavyede yazmak çok da önemli değil. Aklımda bir konu olduğu sürece neyle yazdığımın fazlaca bir önemi yok. Sabahları yazmak gibi düzenli bir programım vardır. Bunu yıllardır başarıyla uyguluyorum. Bence önemli olan, üzerinde çalışmaya değer iki veya üç fikrin olmasıdır. Sonrası zaten kendiliğinden gelir. Tanrı benim yanımda olmalı ki, bugüne kadar daima ilginç fikirlerim hep oldu. Bunları büyük keyif alarak da yazdım.

-Sunucu:Bu soruyu ikinize birden sormak istiyorum. Siz bir öykü yazarken ve siz bir film çekerken başka sanatçıların yapıtlarından etkilendiğiniz olur mu? Örneğin bir edebiyat eserinden, filmden veya tiyatro oyunundan… Konusu süpermarkette geçen öyküde Bayan Carmody ve diğerleri arasındaki tartışmaları yansıtırken esinlendiğiniz yapıtlar var mıydı?

-Stephen King: “Rhinoceros” adlı yapıtını okumadım ama Ionesco ile kıyaslanmama çok sinirleniyorum , çok kızıyorum. Bazı benzerlikler varsa da rastlantıdır. Yazacağım öyküyle ilgili bir fikir aklıma geldiği andan itibaren etkilenimlerle ilgili canımı sıkmam. Etkilenmiş olabilirim ama pek umursamam. Bence yapılması gereken en iyi şey, işime devam etmekten ibarettir.
-Frank Darabont: Bizler öykü anlatıcıları olarak daha önce yayınlanmış başka yapıtlardan esinlenebiliriz. Bu çok normaldir. Bazen tamamen bilinçdışı yapılır ama bazen de bilerek, bilinçli olur. Şundan eminim ki, benim de başkaları üzerinde mutlaka etkim vardır. Bu piyasada bir üstad haline gelince birçok insan da sizin yaptıklarınızı kopyalamaya başlar.

-Basın toplantısı izleyicisi: Merhaba. Benim adım Joe McCabe. En büyük korkunuzun ne olduğunu merak ediyorum?

-Frank Darabont: İnsanlar… Bunu görmek için 21. yüzyıl insanına bakmak yeterli. Korkarım ki, 20. yüzyıl insanını mumla arayacağız. İnsanların neler yapabileceğini düşünmek bile beni ürkütüyor. Zaten bu filmde de insanların ne kadar acımasız olabileceği anlatılıyor. Bence bu her dönem için geçerli bir konudur. İnsanların mantığını kaybetmesi ve korkuya kapılması halinde neler yapabileceği konusunun kökenleri Yunan trajedilerine kadar gider. Stephen King’in yapıtlarında terörün mekanizması anlatılır. Bu beyefendi bugüne kadar korku olgusunu anlatarak büyük kariyer ve efsanevi isim yaptı. Sonuçta onun yapıtlarında korkunun kontrollü deneyimlenmesi anlatılır. Beni asıl ürküten ise korkunun kontrolsüz deneyimlenmesidir.
-Stephen King: Ben herşeyden korkarım. Bunu yapıtlarımda görebilirsiniz. Asansörler, arabalar, herşeyden korkarım. Size araba korkumu anlatayım. Bir gün arabayla giderken kaza geçirdim ve arkadan bir kamyon arka tamponuma çarparak kırdı. Yeni romanımda bu olayı temel aldım. Ortaya çok uzun bir roman çıktı.
Her gece yatağıma gittiğimde dünyamızın herhangi bir yerine yeni bir nükleer santral kurulmamış olmasını dilerim. Günün birinde nükleer felaketten kaçamayacağız. Daha önce kaçmayı başarmış olsak bile bunlar bize daha büyük çaplı felaket olarak geri dönecek.
“The Stand”den “Öldüren Sis-The Mist”e kadar birçok yapıtımda farklı şeyler anlattım. O yapıtlarıma bakarsanız, korku ile öfkenin el ele gitmesi nedeniyle insanların korku dolu ve öfkeli olduğunu görürsünüz. Onlar, korku ve öfkeyi temel alan Bobsy İkizleri’nin ilk günah versiyonlarıdır. Cevabın bizde olduğunu söyleyenler daima olmuştur. Dinimiz her ne olursa olsun cevabın bizde olduğu söylenir. Tek cevabın Tanrı önünde diz çökmek ve dua etmek olduğunu söyleyenler vardır.

-Frank Darabont: Dinlerin hepsinde, dua etmezseniz başınıza gelmeyen kalmayacağı söylenir…
-Stephen King: Doğru söyledin. Dinler arasında “Bizim Tanrımız sizinkinden büyüktür” anlayışı vardır. Bunları söylerken “Öldüren Sis-The Mist”te bu konuların anlatıldığını söylemiyorum. Filmden nasıl anlam çıkaracağınız tamamen sizin kararınıza bağlıdır. Ancak anlatılmadığını da söylemiyorum.

-Sunucu: Bay King, uzun bir aradan sonra kitap ve öykülerinizin beyazperdeye geri dönüşünü izlemek çok güzel… Yazdığınız bir öykünün sinema filmi veya televizyon mini dizisi yapılıp yapılmayacağına nasıl karar verirsiniz? Yapılmasını istediğiniz başka öyküleriniz var mı?

-Stephen King: Öncelikle yapıtlarımı yeniden sinema salonlarında görmekten ben de çok mutluyum. Uzun bir gelişim sürecinden sonra şimdi daha iyi filmler çekiliyor. Bu aralar “Carrie”nin müzikal bir versiyonunun çekilmesi gündemde… Ayrıca yine “Carrie”nin iki farklı tiyatro versiyonu var. Birisi çok iyi, öbürü kötü ama kötü olanını da seviyorum. Sonuçta herşey algılamaya bağlı… Bugünlerde birisi çıkıp gelse ve yeni bir film yapmak istese elbette sıcak bakarım ama ileride Frank ile en az dört beş kere daha çalışabilmeyi çok istiyorum.
-Frank Darabont: Evet, Stephen King’in yeni hapishane öyküsünü sabırsızlıkla bekliyorum.
-Stephen King: Bence “Öldüren Sis-The Mist”te bir nevi hapishane öyküsü sayılır.

-Sunucu: Filmin nasıl biteceğini Frank Darabont’un belirlediğini biliyoruz. Filmlerin sonu daima çok önemli olduğuna göre, Darabont’un yazdığı son ile ilgili tepkinizin ne olduğunu merak ediyorum.

-Stephen King: Çok sevdim. Kesinlikle çok sevdim. Herşeyi birbirine bağlayan bir son yazdı. Filmi izleyince sizin de göreceğiniz gibi benim yazdığım öykünün sonuna sadık kalarak bazı değişiklikler yaptı. Eğer herhangi bir hata görseydim zaten müdahale ederdim. Frank’le “Öldüren Sis-The Mist” üzerine ne zaman konuşsak, çok güçlü bir sonu olması gerektiğini her zaman söylüyordu.Filme çekilirken sonunun değiştirilmiş olması, öykünün zayıf ve yetersiz bir sonu olduğu anlamına gelmez. Ancak kitaptaki son, annemin saygı duymadığı bir sondu. Herşeyin izleyicinin hayalgücüne bırakıldığı Alfred Hitchcock filmlerinin sonuna benzediğini söylüyordu. Kısacası kitaptaki sonu küçümsüyordu… Sonra Frank kağıt üzerinde müthiş gözüken bir sonla çıkageldi. Filmin bitmiş halini izledikten sonra daha da çok sevdim. Kendi kendime dedim ki, bu filmin son beş dakikasını anlatana idam cezası verileceğine dair gazetelere bir ilan vermeliyiz. Ancak internet çağında böyle bir şey mümkün değil. Zaten internet çağının en sevmediğim yönü de bu…
-Frank Darabont: Bence de öyle…

-Sunucu: Sayın King, Frank Darabont’un sizin yapıtlarınızdan çektiği daha önceki üç filmiyle kıyaslayınca bu uyarlamayı nasıl buluyorsunuz?

-Stephen King: Çok seviyorum. Frank her zaman iyi iş çıkarır. Bu filmde farklı bir görünüm vardı. Eleştirmen gibi konuşmak istemiyorum ama bu filmde belgesel tadı olmasını harika buldum. Sözünü ettiğim belgesel tadı nedeniyle son birkaç yıldır çekilen korku-gerilim filmlerinden ayrıştığını düşünüyorum. Çocukken izlediğim “The Twillight Zone – Alacakaranlık Kuşağı” ve “The Outer Limits” dizilerini çağrıştıran bir yapısı var.
Ayrıca bu film artık mesleğinin olgunluk dönemine ulaşmış bir yönetmenin yaptığı bir filmdir. İsim vermek istemiyorum ama mesleğe yeni başlayan birçok genç yönetmenin başaramayacağı tarzda bir iş çıkararak korku filmi tarzını ciddiye alan bir çalışma elde etti. Sonuçta ortaya ciddi soruları gündeme taşıyan bir film çıktı. İsteyen bu filmi tartışır, isteyen de sadece güzel zaman geçirir.
Frank ayrıca son derece gerçekçi bir görünüm sağlamakla yetinmeyip yıllardır birlikte çalıştığı bazı aktörleri de projeye getirdi. Bazıları da filmde rol aldı. Örneğin daima favori aktörlerim arasında yer alan Jeffrey DeMunn, daha önce bazı kitaplarımın işitsel bant üzerine sesli olarak kaydedilmesinde görev yapmıştı. Thomas Jane’i de her zaman sevmişimdir.
-Frank Darabont: Bill Sadler de vardı…
-Stephen King: Evet, Bill Sadler, doğru…
-Frank Darabont: Yıllar önce “Öldüren Sis-The Mist”in audio book’unda (sesli kitap) bu filmde Thomas Jane’in üstlendiği rolün seslendirmesini yapmıştı.
-Stephen King: Ve tabii Marcia Gay Harden…

-Sunucu:Sayın Darabont, bu filmde 18 milyon dolarlık sınırlı bir bütçeyle çalıştığınızdan bahsetmiştiniz…
-Frank Darabont:Evet…
-Sunucu:Sınırlı bütçe konusunda Stephen’in rolü olup olmadığını merak ediyorum. Bilindiği gibi sınırlı bütçeyle çekim yapıldığında belirli bir kalite ortaya çıkar. Küçük bütçeli filmlerde çalışmayı seviyor musunuz? Böyle filmlerde yapabileceğinizin en fazlasını yapmak gibi bir çabanız var mı?

-Frank Darabont: Evet, kesinlikle… Aslında o estetiği sıkı sıkıya yakalayabilmeye çalışırım. Korku filmleri tarzında her zaman favorim olan “Night of the Living Dead” gibi filmlerin hep küçük bütçeyle çekilmiş filmler olduğunu unutmayalım.
-Stephen King: “Night of the Living Dead” öyle bir film miydi?
-Frank Darabont: Çok çok sınırlı kaynaklarla ortaya çıktı. Ayrıca böyle başka filmler de var…
-Stephen King: Örneğin “Texas Chainsaw – Teksas Katliamı”…
-Frank Darabont: Evet, kesinlikle… Sözünü ettiğim bu estetiği yakalamak istedim. Çünkü bu öyküde böyle bir estetiğin var olduğunu hissettim. Daha önce çektiğim “Esaretin Bedeli-Shawshank”ı farklı bir kategoriye koymamız gerekir. Stephen King’in o öyküsünde kullandığı genel kitleye yönelik farklı yapı nedeniyle insani boyutların öne çıkarılması imkansızdı.
Kurulan tuzaklar, anlatılan ortamlar ve öykünün akış biçimi her ne olursa olsun, sonuçta herşey o öykünün anlatım gücüne bağlıdır. Ben bu noktada Stephen King’in korku türünü gettolardan çıkarıp genel okur kitlesine sevdirmekte çok başarılı bir yazar olduğunu düşünüyorum. Eskiden havaalanlarının bekleme salonunda korku kitabı okuyan yaşlı büyükanneler göremezdiniz. Stephen King yazmaya başladıktan sonra bu tablo değişti. Korku tarzının değerini ve kalitesini yükseltti. Çıtayı yükseltti. Sadece bu yüzden bile kendisine teşekkür etmemiz gerekir.
-Stephen King: Öykülerimin içine gerçek insanları yerleştirmeye çalışıyorum. Klişe olmayan gerçek insanları öykülerimin içine yerleştirmek hoşuma gider. Ayrıca yapıtıma sağlam bir doku da koymak isterim. Frank buna daima saygı duymuştur. Bu filmi gönül rahatlığıyla korku filmi kategorisine koyabilirsiniz. Kimseye nasıl algılaması gerektiğini söyleyecek halim yok. Tarzını nasıl tanımlarsanız tanımlayın ama lütfen o süpermarketin içinde gerçek insanların olduğunu, gerçek duygular hissettiğini kabul edin. Ve bu film bir “Friday the 13th, Part 6” değildir. Ondan çok daha sağlam dokusu vardır.

-Sunucu: “Öldüren Sis-The Mist”te silahlı kuvvetlerin (askerlerin) rolünü merak ediyorum. Askerlerin yaptığı bazı deneylerin yol açtığı büyük bir kaza olabileceği görüşü ileri sürülüyor. Böyle olunca askerler de bu filmde önemli rol oynamış oluyorlar…

-Frank Darabont: Lütfen böyle detaylar vermeyelim. Biz konunun herhangi bir bölümünü açıklamak istemiyoruz.

-Sunucu:Özür dilerim.Bu filmde askerlerin rolü nedir?

-Stephen King: Aslında ateş fırlatıcılar filmin sonu sayılmaz…
-Frank Darabont: Silahlı kuvvetlerin rolü küçük ve önemsiz diyebileceğimiz kadar rastlantıdır. Dürüst olmak gerekirse yaratıkların rolü de küçük ve önemsizdir. Bence bu öykünün asıl söylemi, içine düştükleri cehennemi ortamdan kurtulmaya çalışan karakterler filmi olmasıdır. Fiziksel kurallarını bizzat Stephen King’in belirlediği bir öyküdür ki, bu bana gerçekten çok cazip geldi. Uygarlık dediğimiz kavramın ince cila tabakasının bile ortadan kalktığı, insanların korku içinde olduğu, mantıklarını kaybettiği, rasyonel konuşabilme yeteneğinin yok olduğu bir ortam vardır. Böyle bir öykünün anlatılmaya değer olduğunu düşündüm.
-Stephen King: Bu öyküyü yazarken bir anda aklıma geldi diyebilirim. Bilinç düzeyinde bir düşünce bile değildi. Hani bazı şeyler vardır, farkında olmadan hayal gücünüze sızar. Sonra bilinciniz hiç beklenmedik bir anda onu algılayıverir. Benimki de böyle bir durum oldu. Düşünmek bile istemediğimiz bazı konulara kafa yoran çok sayıda insan vardır. Biz ne yaparsak yapalım onlar yapacağını yaparlar. Örneğin başta AT&T olmak üzere telefon şirketleri, politik sorun haline gelmeden önce de zaten insanların telefon konuşmalarını dinliyorlardı. Böyle bir teknolojiyi geliştirmişlerdi ve yapabiliyorlardı. Bunun telefon piyasasında ölümcül bir yozlaşma olduğunu söyleyemeyiz. Ortada birşeyler dönüyor ve sorumlusu bu insanlar değil. Böyle durumlarla karşılaşınca hazırlıksız yakalandığınızı anlıyorsunuz.
-Frank Darabont: Evet, akıllı mantıklı insanlar daima kendisini felaketin göbeğinde bulur. Birtakım mekanizmaların yarattığı ortamların ortasında kalırlar. Bu da beni paranoyak yapıyor. Yeteri kadar paranoyak olmadığımızı kim söylemişse gerçekten doğru söylemiş.
-Stephen King: Eğer gerçekten peşinde koşuyorlarsa paranoyak değilsindir.
-Frank Darabont: Senin de peşindeler Stephen…

-Sunucu:Sayın King, yazım tarzınızın yıllar içinde nasıl geliştiğini merak ediyorum. İkinci sorum da sayın Darabont’a, bir söyleşinizde bu filmin öfke yüklü bir film olduğunu, siz de öfkeli bir yönetmen olduğunuz için size mükemmel uyduğunu söylemiştiniz. Ve sayın King, yazım tarzınız yıllar içinde daha da öfkeli mi oldu, yoksa giderek sistemle barıştınız mı? Tekrar Darabont’a soruyorum, Stephen King’in bugüne kadar yazdığı kitaplar arasında filme çekmek istediğiniz kitap kaldı mı?

-Stephen King: Güzel soru… Böyle bir soruyu duymak istiyordum. Yazım stilimin nasıl geliştiğini sordunuz. 25 yaşımdaki halime kıyasla şu anda belki 2-3 bin kelime daha fazla bildiğimi söyleyebilirim. Dolayısıyla kelime haznem biraz daha fazla gelişti. Ayrıca artık 25 yaşımda olmadığım için eskisi kadar da öfke yüklü değilim. Şu anda 60 yaşındayım. Çok ünlü bir Elvis Costello şarkısı vardır. “Eskiden öfkeliydim şimdi artık eğleniyorum” der. Ben eğlenmiyorum tabii ama öykülerimde eskiye kıyasla biraz daha fazla umutsuzluk olduğunu söyleyebilirim. Hala iyi öyküler anlatmaya; bunun yöntemlerini bulmaya; kendimi tekrarlamamaya çalışıyorum.”
-Frank Darabont: Stephen yaşlandıkça daha az öfkeli olduğu kesin… Ben ise giderek daha fazla öfkeli olduğumu hissediyorum. Buna rağmen içimde hala güneşli bir iyimserlik de var. Sadece biraz geç işliyor. İtiraf etmeliyim ki, gençken bazı şeyleri değiştirebileceğimiz gibi bir inancım vardı. Şu anda bu düşüncem azaldı. Bu da beni daha öfkeli yapıyor.
-Stephen King: Bir de onun(Frank Darbont’un) emaillerini okusanız…
-Frank Darabont: Değiştirebileceğimiz bir şey olduğunu sanmıyorum. Ancak bizler bu gerçeği kabullenmemekte kararlıyız gibi geliyor bana… Böyle bir noktada umuda sarılmaya çalışıyorum ama umutlu olabilmek bence dünyanın en zor işlerinden birisidir. Kısacası “Esaretin Bedeli” filminde Tim Robbins ile Morgan Freeman’ın yaptığı o ünlü dağınık masa tartışmasının tam ortasındayım. Umut iyi bir şey midir, yoksa aptalca mıdır? Bu denklemin tam orta noktasında olduğumu hissediyorum. Hayatımızı kazanmak için yaptığımız işin en keyifli yanının da bu olduğunu düşünüyorum. En azından insanlara öyküler anlatabiliyoruz veya böyle öykülerin anlatılmasına yardımcı olabiliyoruz.

-Sunucu: Sayın Darabont, sizce Stephen King’in bugüne kadar yazdığı en esrarengiz ve tuhaf öykü hangisiydi?

-Frank Darabont: Stephen King’in yazdığı en esrarengiz ve tuhaf öykü herhalde “The Long Walk”tır.
-Stephen King: Evet doğru…
-Frank Darabont: O öyküyü lisedeyken yazmaya başlamıştın diye hatırlıyorum…
-Stephen King: Üniversitedeydim.
-Frank Darabont: Üniversitede miydin?
-Stephen King: Birinci sınıf öğrencisiydim.
-Frank Darabont: Henüz üniversite birinci sınıftaki bir çocuğun böyle olgun bir yapıtı kaleme alması harika bir şey… Vietnam Savaşı’nın gölgesinde yazdığına inanıyorum. Ne dersin?
-Stephen King: Evet, Vietnam Savaşı’nın 1967’de başladığını düşünecek olursak doğrudur. Lisedeyken yazmaya başladığım kitabım ise hiç basılmadı. İsmi “Rage” idi.
-Frank Darabont: “Rage”yi biliyorum. Okumama izin vermiştin.

-Sunucu: Sayın King, bugüne kadar “Maximum Overdrive” adlı tek bir film yönettiniz. Sanırım televizyonlarda her hafta bir kere gösteriliyor. Yeniden yönetmeyi düşünüyor musunuz? En azından iki filminiz olsun ister miydiniz?

-Stephen King: Ben asla “asla” demeyen bir insanım. Aklımdakileri tam anlamıyla ortaya koyabileceğim bir proje olduktan sonra yeniden film yönetmek harika olurdu diye düşünüyorum. Ancak yapacak kadar da çılgın değilim. Ama kaçırdığım bir fırsat var ki, onu hemen söyleyeyim. “Öldüren Sis-The Mist”te oyuncu olarak yer almamı Frank rica etmişti ama şu veya bu sebeple bunu başaramadım. Oynamadığım için şu anda çok pişmanım.
-Frank Darabont: Büyük bir oyuncuyu oynatma fırsatını kaçırdık…

Son Yorumlar

Yandex.Metrica