O bir Onur Adamıydı! posteri

- Thomas Langmann ve Vincent Cassel ile paylaştığınız Jacques Mesrine algılaması nasıldı?

Birçok insanda Mesrine ile ilgili olarak fantezi bir vizyon vardır. Onu bir çeşit Robin Hood gibi görürler. Ki öyle değildir. Bazıları da onun bir cani olduğunu söyler. İkisi de değildir. Langmann ve Cassel ile paylaştığımız ortak bakış açısı, onun hayatındaki ışıklı bölgelerin yanısıra gölgeli bölümleri de göstermek şeklindeydi. Hayatıyla ilgili hiçbir şeyi gizlememeyi hedefledik.

- Sizi motive eden ne oldu?

Anlık bir arzuydu. Yeni projeler gündeme gelince genellikle reddetme duygusuyla başlarım ama bu defa öyle olmadı. Fransa tarihini “mikro-tarih” aracılığıyla anlatma fikri cazip geldi. Bunu da Napolyon Bonaparte veya 14. Louis yerine sokakta her gün yanından geçebileceğiniz bir adam aracılığıyla yapmak istedim. Mesrine 1959 yılında Cezayir Savaşı’ndan geri dönmüştü. 1979 yılında sol kanat militanı Charlie Bauer’in arkadaşıydı. Aradan geçen bu 20 yılda ne olmuştu? Bu soruyu sormak istedim.

- Mesrine üzerine bir film yapmak tutku projesiydi diyorsunuz…

Konu çok iyi ve oyuncu kadrosu prestijli… Vincent Cassel, Mathieu Amalric, Gérard Lanvin, Cécile de France, Ludivine Sagnier, Gérard Depardieu, Gilles Lellouche, Samuel le Bihan... Hepsinden önemlisi de tartışmalı bir konu… İnfazını herkes görsün diye Paris’in tam ortasında öldürülen bir adam.

- Senaryo yazarı Abdel ile tanışmanız nasıl oldu?

Abdel ile birlikte çalışmak istedim, çünkü çalışmalarını yapısal açıdan örnek alınacak derecede buluyordum. Aynı bakış açısına ve odak noktasına sahibiz. Bu nedenle hemen anlaşmaya vardık. Mesrine ile ilgili tüm kitapları, gazete makalelerini okuduk, tanıklarla konuştuk. Sonra bu bilgiler ışığında kafa kafaya verip senaryoyu şekillendirdik. Bunu yaparken karakterin anlaşılmasına yardım edecek önemli anları seçtik.

- Sizce temel anlamda Mesrine kimdir?

Bir onur adamı… Aklıma gelen ilk özelliği bu… Bir söz verdiği zaman, koşullar ne olursa olsun sözünü tutmaya çalışır. Sözü senettir. Kendi hayalleriyle yaşayan karmaşık bir karakterdir ki, adeta onunla özdeşleşen “Binbirsuratlı Adam” tanımlaması aslında kişiliğinin bir yüzeyini yansıtır. Böyle bir karakter üzerinde çalışmak çok keyiflidir ama aynı zamanda zordur. Bugün bile hala birşeyler keşfediyor, onun hakkında yeni şeyler öğreniyorum.
Hayallerini gerçekleştirmek için yaşadı. Orta sınıfa mensuptu. Uzlaşmacı olmayı hiçbir zaman istemedi. Onu suç dünyasına iten unsur toplumsal determinizm değildir. Fabrikada çalışmak istemedi. Bunun yerine paranın olduğu yere gidip onu çalmayı tercih etti. Yani banka soydu. Zaten gangster olma hayali kurmuştu. Ama onurlu, kendi doğruları,ilkeleri olan bir gangster olmak istedi. Kendi doğrularına göre ilerledi. Gangsterlik işiyle ilgili bir fantezisi vardı. Gary Cooper filmlerindeki gibi olmak istiyordu. Büyük ihtimalle Cezayir Savaşı’na atılmış her genç insan gibi o da savaşın ağır travması altındaydı.

- Kadınların gözdesi bir adam mı?

Romantik… Hem de gerçek bir romantik… Jeanne Schneider’a (Cecile de France) çok çok ateşli aşk mektupları yazacak kadar gerçek romantik…

- Mesrine’in bir stili var mıdır?

Çeşitli bankaları seri halde soymak… Polis sirenlerinin çalmasını bekler, sonra arabasına atlayıp sıradaki başka bankayı soymak üzere öbür caddeye gider.

- Bir manipülatör mü?

Hayır, olağanüstü karizması olan bir adamın birşeyleri manipüle etmesine gerek kalmaz. Zaten herkes onu olağanüstü entelektüel ve çekici bir erkek olarak tanımlar.

- Provokasyon yapar mı?

Provokasyonu egosunu savunmak için bir direniş gibi yapar. 1 Numaralı Halk Düşmanı olmak ve Fransa’daki tüm polisler onu her yerde ararken Paris Match dergisiyle söyleşi yapmak, eğer buna provokasyon diyorsanız, evet o bir provokatördür.

- İsyancı yapısı için ne diyorsunuz?

Gerçek bir isyancı… Karşısındakine hayır diyebilen bir insandır ve şu sözler ona aittir: “Kanunları sevmem, çünkü zenginler için yapılmışlardır”, “Hükümeti sevmem”, “Maksimum güvenlikli bölgeleri sevmem.”

- Hayatı filmleştirmek için çok uygun bir karakter…

O hayatın adeta bir film karakteri gibi yaşadı. Filmler onun hayatının bir parçası oldu. Kendi hayatını konu alan bir filmi görebilseydi kesinlikle çok hoşuna giderdi. Umarım onun beklentilerini karşılayabilmişizdir. Arkadaş edinme yeteneği çok kuvvetliydi. Yemek pişirmeyi severdi. Hatta bir milyoneri kaçırdığı zaman ona bile lezzetli yemekler yapmıştı. Sonuçta polis tarafından sokak ortasında  öldürüldü. Üstelik hiçbir uyarı yapılmadan… Böyle birşey bir kanun devletinde nasıl olabilir?

- Mesrine sizce bir efsane miydi?

Kesinlikle. Çünkü o kendi efsanesini yaratabilecek yeteneğe sahipti. Olağanüstü bir kişilik yapısı vardı. Yeteneği ve karizması yerindeydi. Medyayı nasıl kullanacağını çok iyi bildiği için de bazı inanılmaz sonuçlar almayı başardı.

- Ölüm şekli için ne diyorsunuz?

Bence o ölüm şekliyle de bir efsane oldu. En çok ilgimi çeken yanı ise, doğduğu yerin sadece birkaç mil uzağında öldürülmesiydi. Arabasının içinde öldürüldü.

- Bu tartışmalı bir konu mu?

Özünde evet... Cinayet miydi, değil miydi? Uyarı yapıldı mı, yapılmadı mı? Aslında Mesrine’in kendi bant kayıtlarında dediği gibi konumuz bu değil. Bu filmde Clichy’den gelen küçük bir adamın kısa süre içerisinde “1 numaralı halk düşmanı” ünvanını elde etmesinin öyküsü var. Kendisini çevresindeki dünyaya açan, avlanan ve kendi tuzağına yakalanan bir adam bu…

- İki film arasındaki bağlantı?

Birinci filmin sonu aynı zamanda Mesrine’in masumiyetinin de sonudur. Gangsterlikte romantik hiçbir şey yoktur. Mesrine de buna kuvvetle inanıyordu. İkinci filmin açılışında o artık 1 numaralı halk düşmanı Mesrine’dir. Hayatta kalabilmek için kendi efsanesini ateşleyen, kendisini medyatik yapan ve insanları kendi davasına çeken bir adam…
Fransa’da biz “hayır” diyebilen karakterleri severiz. Çünkü Fransa bir protesto üzerine kurulmuştur. Fransız Devrimi, Paris Komünü, 1968 öğrenci olayları hep burada oldu. Mesrine de bir çeşit anarşist, bir muhaliftir. Böyle karakterler hoşumuza gider. Jacques Mesrine etiketlenmek ve paketlenmek istemeyen bir adamdır.
İkinci film daha hızlı tempoludur. Savaş filmini çağrıştıracak şekilde filme alındı. Birinci film ise savaşın planlandığı yerdeki stratejiler üzerinedir.

- Aksiyon ve duygular arasındaki dengeler?

Sırf aksiyon olsun diye yapılmış aksiyonu sevmem. Filmin aksiyon boyutu, karakter hakkında bazı ipuçları vermeli, keskin köşelerini sergilemeli, onu değiştirebilmelidir. Bu açıdan bakınca Mesrine’in duygusallıkla sarmalanmış bir aksiyon adamı olduğunu söyleyebiliriz.

- İki film arasındaki tutarlılığı nasıl sağladınız? İkisinin de kendine özgü farklı bir damgası, farklı bir tonu var mı?

İlk film için farklı bir damga, ikincisi için de farklı bir damga var. Birinci filmde 1959 ile 1973 arasındaki dönem anlatılır. Mesrine’in kendisini bulduğu bölümdür. Bir akıl hocasının desteğini alır. İkinci filmde ise meslekdaşları ve arkadaşlarıyla çevrilidir. Daha benmerkezci ve paranoyaktır. Bir şov adamı gibidir. İki kişiliğini de farklı sebeplerle seviyorum. Her iki film de aynı insanın öyküsünü anlatır ama görüntüleme ve sahneleme açısından oldukça farklıdır. Her ikisi de kronolojik sıralamaya bakılmaksızın başından sonuna kadar ayrı ayrı izlenebilir.

- Bu film sizin sanatsal patikanıza hangi ölçüde uygun düştü?

Daha önce yönettiğim filmlere uygun düştüğünü hissediyorum. Tabii ki bugüne kadarki en olgun çalışmamdır. Buna hiç kuşku yok. Kariyerimde ilk kez olarak bir insanın hayatı üzerine bir film yaptım. O insanın güçlü ve zayıf yönlerini, aşklarını, korkularını gösterdim.

- Hazırlık süreci nasıl oldu?

Senaryo yazımı ve mekan tarama süreci bir buçuk yılımızı aldı. Sonra yüzlerce mekanda dokuz aylık çekim süreci geldi. Filmin çekimlerini olayların yaşandığı gerçek mekanlarda yapmak istedim.

- Görüntü yönetmeniniz, her iki filmi farklı kılacak bir çalışma yaptı mı?

Hakim renkler ikisinde de farklıdır. Birinci filmde siyah, mavi ve kırmızı ağırlığı var. İkincisinde ise siyah, kahverengi ve portakal rengi hakimdir.

- Başrol için Vincent Cassel’in tercih edilmesi kolay bir seçim oldu mu?

Evet, çok kolay oldu. O olmasaydı böyle bir filmi yapamazdık. Öncelikle fiziksel açıdan olmak üzere rolünü tam anlamıyla sahiplendi. Yeni boyutlar getirdi. Kısacası Jacques Mesrine’in ta kendisi oldu. İlk filmin başlangıcından ikincisinin sonuna kadar aynı insan olmaması, sürekli değişim ve gelişim sergilemesi gerekiyordu. Bunu başardı. Bence o olağanüstü bir aktördür. Vincent’i 15 yıldır tanırım, bu filmin çekimlerinde bildiğim Vincent’i bile unuttum.

- Rolünü yaparken nelere dikkat etti? Örneğin konuşma biçimini sergilerken Mesrine’in kendisinden mi esinlendi, yoksa kendi yorumunu mu getirdi?

Kopyala-Yapıştır metodunu kesinlikle reddettik. Peşinde koştuğumuz şey duygulardı. Vincent kendi karakterini kendisi yarattı. Bunu yaparken bir taklitçi gibi değil, aktör gibi çalıştı.

- Karakteri yapılandırırken beraber verdiğiniz kararlar oldu mu?

Gerçek anlamda bir işbirliği süreci yaşadık. Mesrine’i oynayan Vincent’i diğer karakterlerden farklı şekilde filme çekmeye karar verdim. Bence Mesrine çevresindeki herşeyi etkileyen bir adamdı. Filmin teknik yönünü planlarken çoğunlukla Mesrine üzerinde odaklandık. Kendisini bulmaya çalıştığı birinci filmde filmin çerçeveleri daha dardır. İkinci filmde ise tüm boşluğu o doldurur.

Aktörlerle birlikte çalışmayı severim. Bu filmde Fransız Sinemasının en iyi oyuncularıyla çalıştığım için çok şanslıydım. Gerard Depardieu, Gerard Lanvin, Mathieu Amalric, Ludivine Sagnier, Cecile de France, Gilles Lellouche, Samuel le Bihan, Olivier Gourmet, Florence Thomassin ve diğerleri… Böyle bir kadroyla işe başlayınca elim dolu ve son derece avantajlı olarak işe başlamış oldum.

Güçlü ve keskin kişilikli bir kadın olan Jeanne Schneider, Mesrine’in can yoldaşıdır. Bu rolde oynayan Cecile De France, daha önce hiç kimsenin bana veremediği duygular yaşattı. Kendisiyle tanıştığım anda Jeanne rolünü en iyi onun oynayacağına ikna oldum.

Mesrine’in hayatındaki son kadın Sylvia rolünde Ludivine Sagnier oynadı. Mesrine ona tıpkı ergenlik çağındaki çocuklar gibi ateşli aşk mektupları yazmıştı. Şiirlerle doluydu o mektuplar. Sakarca yazılmışlardı ama samimiydi. Ludivine oynadığı karakteri tam anlamıyla özümsedi. Ben ondan yüzde 100lük performans istedim, o bana yüzde 200 verdi.

Mesrine’in çocuklarının annesi Sofia rolünü Elena Anaya’ya verdim. Sofia’nın Mesrine’yi durdurmaya çalıştığı çok sayıda sahne vardı, hepsinin üstesinden başarıyla geldi.
Florence Thomassin’in portresini çizdiği Sarah, Mesrine’in ilk cinsel ilişkisini kurduğu bir fahişedir. Florence ile daha önce de defalarca yollarımız kesişmişti. Bu nedenle Sarah rolü için istediğim sert ama aynı zamanda da kırılgan boyutu verebileceğini biliyordum.

Ellerinde hiç kan olmayan düşük profilli, atletik yapılı ve zeki François Besse rolünde Mathieu Amalric oynadı. Hızlı ve dağınık yaşamayı seven Mesrine’in tam zıttıdır. Şampanya eşliğinde iyi yemek yemeyi sever. Mesrine ile Besse sıradışı bir ikili oluştururlar. Fiziksel beceri gerektiren bu rolde Amalric’in inanılmaz bir performans sergilediğini düşünüyorum.

Mesrine’i kendi koruması altına alan ve paralel bir dünyanın merdivenlerini tırmanmasını sağlayan Guido rolünde Gerard Depardieu kamera karşısına geçti. Onun en önemli özelliği, Mesrine için neredeyse bir baba figürü olmasıdır. Gerard ile tarihsel ve politik içerik üzerine geniş kapsamlı konuşmalar yaptık. Bence Gerard bilgi, genel kültür ve Fransa tarihi açısından adeta altın madeni gibidir.

Quebec Özgürlük Cephesi ile ilişkileri olan gangster Jean-Paul Mercier rolünü Kanadalı yıldız Roy Dupuis’e verdik. Mesrine’den daha şiddet yüklü bir kişiliği olan Mercier’i özellikle birinci filmde Mesrine ile daha sıkı işbirliği içerisinde görürüz.

Jacques Mesrine’in çocukluk arkadaşı Paul rolünde Gilles Lellouche oynadı. Bu karakterin özelliği, Mesrine’e Paris gece hayatını, kadınları, kumar şebekelerini tanıtan/öğreten bir karakter olmasıydı.
Michel Ardouin rolünde Samuel Le Bihan kamera karşısına geçti. Michel Ardouin tam bir gangsterdir ve diğerlerine oranla Mesrine’in yanında daha uzun süre kalmıştır. Bu rol için Mesrine ile uzun süre işbirliği yapmış bir gangsteri oynayabilecek çapta aktöre ihtiyacımız vardı. Samuel bunu başardı.

Charlie Bauer’in portresini ise Gerard Lanvin çizdi. Charlie politik bir kişiliktir, gangster değildir. Şahsen beni de hayatım boyunca etkilemiş bir insandır. Bu rolde kamera karşısına geçen Gerard Lanvin’in Charlie’yi özümsediğini düşünüyorum. Charlie’yi oynamakla kalmayıp bizzat Charlie oldu.

Son Yorumlar

Yandex.Metrica