"Yeşilçam beni çok yordu" posteri

Yakup Sancı: Bize kendinizi anlatır mısınız?

Hakan Balamir: 1945 İstanbul doğumluyum. Hakan Balamir sinemada alınan ismimdir. Asıl adım Balamir Tavacıoğlu. Babam subaydı nasıl ki memur çocukları bir sene orada bir sene burada dolaşırsa bizde öyle dolaştık. Babam Giresun tarafında inzibat subayıymış çocukluğum Giresun da geçmiş. Babam çok tayin olurdu, örneğin ilkokula Sivas Ziya Gökalp ilkokulunda başladım. İkinci sınıfı İstanbul da okudum. Ortaokulun bir bölümünde Ankara ya gittik. Lise ikinci sınıfa kadar Ankara da kaldım, lise son sınıfta tekrar İstanbul'a geldik burada okudum. Babaya bağımlı yaşadığımı için rüzgar nereye savurduysa ailemle oraya gittim.

Lise bittikten sonra gazetecilik okudum. Okudum ama gazetecilik yapmadım. İlk para kazandığım iş; Ankara'dayım gazinolarda sahne alan sanatçıların afişleri basılacak. Fotoğrafçı Erol Atar'ın babası ile konuştuk dedi ki… "bu afişler İstanbul da basılıyor. Ankara'dan biraz afiş siparişi alsak da İstanbul da bastırıp para kazansak". Siparişleri aldık, İstanbul'a geldim burada afişleri bastırıp Ankara'ya götürüyor, dağıtımını yapıyordum. Neşe Karaböcek, Yeşim Salkım'ın babası vardı Dursun Salkım. Bunların ilk ofset baskı afişlerini ben yaptırdım. İlk para kazanışım böyle oldu.

Yakup Sancı: Sinema yapmak gibi bir idealiniz var mıydı?

Hakan Balamir: Okuldayken arkadaşlarım hep söylerlerdi "artist ol yakışıklı adamsın" diye. Hatta ben lisede okurken ünlü film artisti olan bir öğrenci vardı Özden Çelik. Hocalar bakıyor tabi ben ondan daha yakışıklıyım hocalarım "sen de bu işlerle ilgilen" derlerdi. Çevremde bulunan insanlardan sürekli sözler duyuyordum. Benim için çok yabancı bir iş, ben yapamam diyordum. Biraz da içe dönük bir yapım var, benim için oyunculuk gerçekten çok zor bir iş diye düşünürdüm.

Yakup Sancı: Sinemayla tanışmanız nasıl oldu?

Hakan Balamir: "Ses" dergisi yarışma düzenliyordu, her yıl bir erkek, bir bayan finalist oluyor bunlar da hep kalıcı oluyorlardı. Bizden önce Filiz Akın vardı Ankara da aynı mahallede oturuyorduk. Filiz Akın da bu derginin birincisi olmuştu. Bir deneyim bakalım diye fotoğraf gönderdim, elemeler, seçmeler derken birinci ikinci değildim ama sona kalan 7 kişinin içinde olduğum için böyle bir yol açıldı. Ama hep düşünmüşümdür o zamanlar, kim beni bulacak da "gel filmde oyna" diyecek? Bir gün bir baktım film teklifi geldi. Olur mu? Olmaz mı? Derken hadi bir deneyelim bakalım dedim.

Yakup Sancı: Neler yaşadınız sete gittiğinizde?

Hakan Balamir: Erdoğan Tokatlı'nın çektiği "Bir Aşk Bin Ölüm". Sete gittim ama o kadar yabancıyım ki bir parça sahne çekiyorlar, doğru dürüst senaryo yok ellerinde. Birisi oradan sufle veriyor onu tekrarlıyorum. "Olmadı baştan, olmadı baştan" çok zor geldi bana. Şimdiki gibi değil tabi bir şeyler yaptık ama ne yaptık bilmiyorum şimdi monitör var çekileni görüyorsunuz. Biz anca film oynarken görüyorduk. Çektiğimiz bu filmin "gösterisi var sen de gel" dediler. Bir yerde seyrettik, herkes " harika, çok iyisin" diyor ama ben baktım baktım kendimi hiç beğenmedim. Nereden bulaştım bu iş'e devam etmeyeceğim dedim. Herkes övgüyle söz ediyordu oyunculuğumdan ama ben katiyen beğenmedim.

Erdoğan Tokatlı önemli bir yönetmedi, hala da öyle. İyi bir yönetmenle öyle bir film çektik arkasından bir iki gün sonra bir film teklifi daha geldi. Daha onu düşünürken başka firmadan bir teklif daha geldi. Ne oluyoruz? Dedim kendi kendime. Tamam demeye başladım, paralar da iyi. Gerçi para falan almıyoruz senet alıyoruz ama olsun senetleri götürüp kırdırıyorduk. İşler iyi gidiyor, güzel de para var, ikinci film, üçüncü film derken 6-7 kadar film çektik ama ben kendi oyunculuğumdan hiç memnun değildim. Bu arada yaptığımız ikinci ya da üçüncü filmi festivale gönderdiler bayağı bir ses getirdi. Allah Allah diyorum ben beğenmiyorum bunlar nasıl beğeniyorlar? Bana niye film teklifi geliyor?

"Üç Silahşörler" filmini çektik giderek aranan bir tip oldum. Benimle birlikte yarışmaya girenler benim kadar film yapmadılar ama ben devamlı film yapıyorum. 6-7 film olunca oturup düşündüm ya tamam film teklifleri geliyor, iyi kötü para da kazanıyorum, değişik bir atmosfer bunlar güzel ama ben kendi oyunculuğumu beğenmiyorum ki. O dönemler farklı bir hayat yaşıyordum, geceleri gezer tozardım sabaha kadar. Bırakılacak bir iş değil ama kendimi tatmin edemiyorum bir türlü.

Bir de bizim dönemimizde sinemalarda "ayak" diye bir düzen vardı. Sinemalar ayrılmış birinci ayak, ikinci ayak, üçüncü ayak diye. Birinci ayakta çok büyük prodüktörlerin, çok büyük starlarla çektiği filmler oynuyordu. Onlar o sinemaları kapatmışlar onların hacmi büyük. Sinemalar 1000-1500 kişilik. Starlar Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, Fatma Girik, Ayhan Işık bizim yaptığımız filmler üçüncü ayak denilen kıyıdaki köşedeki sinemalarda oynuyor, oralarda oynayınca da hiçbir şey olamazsınız. Birinci ayak sinemalarda oynayacak filmlerden de teklif gelmiyor karar verdim ben bu işi yapmıyorum dedim. Arıyorlar hayır yurtdışına gideceğim diyorum. Hakikaten de öyle bir projem vardı, yurt dışına gitmek. Pasaport çıkartmak için hazırlıklar yapıyorum, gittim gideceğim.

Bir gün bir telefon geldi "ben Ruçhan Adlı bana bir uğrar mısınız?" Dedi. Ruçhan Adlı'ya da ben hayranım. Onun oğlu Şevket Adlı'yla aynı kolejde aynı sınıfta okuduk. Hafta sonları bazen oğlunu almaya gelirdi, bakardık Amerikan artistleri gibi yakışıklı, kibar, asil müthiş bir adamdı. Benimle telefonda biri dalga geçiyor diye düşündüm. Niye geleceğim? Diye sordum. " Türkan Hanım'la başrol oynayacaksın" dedi. Yok kardeşim ben film milim yapmıyorum dedim telefonu kapattım. Biraz sonra bir daha aradı "şu numaradan sen beni ara" dedi. İş biraz ciddileşti, biraz toparlandım verdiği numarayı aradım. Telefonun diğer ucundaki "buyurun Adlı Ticaret" deyince doğru galiba diye düşünmeye başladım. Bir yandan da adama ayıp ettim, ters konuştum ne söyleyeceğim diye düşünüyorum. Neyse çağırdı gittim Türkan Hanımla Acar film diye büyük bir firma için film çekilecekmiş film renkli çekilecekmiş. Hem renkli film, hem karşımda Türkan Şoray, bir yandan karar verdim yurtdışına gitmeye...

"Biz seni bir yerlerden gördük, duyduk seninle film yapacağız. Türkan Hanım'la birlikte oynayacaksın" dedi. Beni aldı bir heyecan. Türkan Şoray çok büyük bir isim. "git Acar Film'le konuş" dedi. Gittim Acar Filme ismimi söyledim Hakan Balamir. 7-8 film yaptık ama kimse tanımıyor Hakan Balamir kim? "niye geldi" diye içeriden soruyorlar beni Ruçhan Bey gönderdi deyince içeri çağırdı. Rahmetli oldu şimdi oranın sahibi Murat Köseoğlu "aa sen o çocuk musun?" Dedi evet ben o çocuğum dedim. " Tamam gel, seni beğenmişler bu filmde Türkan Hanım ile başrol oynayacaksın" dedi. Bir senaryo verdiler elime ilk defa senaryoyu orada  gördüm…. "Al oku, yarın gel sözleşmeni yapalım" dedi. Okudum sonraki gün tekrar gittim "kaç para istiyorsun?" dedi. Ne bileyim ne söyleyeyim? En son aldığım rakamları söyledim iki misli para söyledi bana, "burada böyle" dedi. Bir de senet vermedi çek yazdı. Senet'i kırdıracağım diye uğraşıp dururken çek yazdı git bankadan çek paranı.

Ürgüp'e gittik "Mahpus" filmini çektik. Çok güzel bir film oldu. O yıl Antalya Altın Portakalı aldı o film. Türkan Hanım en iyi oyuncu oldu, film en iyi film oldu. Benim de adım çok geçmiş kimse tanımıyor merak edilmeye başlandım. Hatta "Yedinci Sanat" diye bir dergi vardı bu film üzerine bayağı bir şeyler okudum. -Jüri kavga etmiş beni seçeceklermiş Jale Yılmabaşar jüriden ayrılmış " ille de tanıdığınız insanlara mı vereceksiniz" demiş. Onlar da "sinemada kalıcı olsun gelecek sene veririz" demişler. Bunları da okuyunca demek ki bende iş var dedim. Önceleri inanmıyordum "iyisin" falan dediklerinde. Film ses getirince birden bire bana gelen teklifler de farklı olmaya başladı. Büyük sinemaları elinde tutan her türlü birinci sınıf firmalar çağırıyor, film teklifi yapıyordu. Bir gün " Yunus Emre" diye bir proje geldi.

Yakup Sancı: " Yunus Emre" filmi kendinize olan özgüveninizi de getirdi diyebilir miyiz?

Hakan Balamir: Tabi ne demek? Yürüyüşüm bile değişti. Bu filmi de Özdemir Birsel çekiyordu. Film 6,5 ay sürdü, bütün Türkiye'yi dolaştık. O zamanlar 10 günde film bitiyordu. Hemen hemen her ili dolaştık tam 6,5 ay sürdü çekimler. Bitirdik filmi, film müthiş bir patlama yaptı. O zamanlar telefonu sabah yazdırıyorsun akşam bağlanıyordu. Gece 3'lere 4'lere kadar bana şehirlerarası telefon bağlanıyordu. Ben o zamanlar 25-26 yaşlarındayım telefon eden…"Yunus dede ölmeden sesini duydum ohh" diyor. Film müthiş iş yaptı, ondan sonra da kim tutar Hakan Balamir'i?

Yakup Sancı: Bu filmden sonra rol seçmeye başladınız mı?

Hakan Balamir: Teklifler zaten iyi firmalardan geliyordu. Ben de gözümün pek tutmadığına evet demiyordum. Yunus Emre'yi 1973 de çektik festivale katıldı, 10 da 10 tartışmasız tek aday oldu, ben de en iyi erkek oyuncu ödülü aldım. Antalya Aspendos da yapıldı yaklaşık 20.000 kişi vardı. Deniz Baykal ödülümü verdi. Bıraktım gidiyorum derken birden bire bu noktalara kadar gelince bir sorumluluk üstleniyorsunuz. İnsanlar artık seni tanıyor, seviyor. Bu tabi birden bire benim yaşam çizgimi de değiştirdi. Eve kapandım artık ne gezme, ne tozma farklı bir yaşam yaşamaya başladım, kendimi eve kapattım, hala da öyle 1973 den bu tarihe kadar.

Yakup Sancı: Genelde tam tersi olurken siz kendinizi eve kapattınız. Neden böyle bir tercih yaptınız?

Hakan Balamir: Geceleri orada burada alkol almak, sarhoş olup düzensiz bir hayat yaşamak. bunlar bana gösterilen sevgiye zarar verecek şeylerdi. Daha derli toplu olayım, daha düzgün bir yaşantım olsun istedim. O zamanlar alkol de alıyordum 1973 de Yunus Emre'yi çektik alkolü de bıraktım. Eve kapandım evde evcimen bir yaşam gidiyor, memnunum da, pek sokağa çıkmıyorum. Bir yere gideceksem de bu arkadaş gezmeleri oluyor, arkadaşlarım bana gelir ben onlara gidiyorum hepsi bu. Eğlence hayatı ile ilgili 1973'den beri bir hayatım olmadı.

Yakup Sancı: Var olduğunuzu kendinize inandırdınız, bir başkasına kanıtlamaya ihtiyaç duymadınız diye bilir miyiz?

Hakan Balamir: Bu saatten sonra basına şirin gözükmek daha önce de olmadı şimdi de olmuyor. O tür tasalarım hiç olmadı. Ben de basından uzak durmaya kalkınca bu sefer basın bana karşı yıpratıcı bir şekilde yaklaşmaya başladı. En iyisi hiç kimseyle görüşmeyim dedim. Ama sana hayır diyemedim. Beni kandırdın. Bir de örnek aldığım insanlar vardı, bakıyorum işte Türkan Şoray benim hayatımda önemli bir isim. Hayatımın çizgisini değiştiren isim. Türkan Hanım öyle bir yaşam seçmiş, kimse bir yerde görmüyor. Diğer Starlara bakıyorum çoğu öyle yaşıyor. Ben de fazla dış hayatı seven bir insan değilim, bende öyle yaşarım dedim.

Yakup Sancı: Oyunculuğa bir süre ara verdiniz bunun nedeni neydi?

Hakan Balamir: Sinema 1977'ler de çizgi değiştirdi. Birden bire seks konulu filmler yapılmaya başlayınca ciddi işler yapılmaz oldu. Ben de  en son Vedat Türkali'nin "Kara Çarşaflı Gelin" ve "Güneşli Bataklık" diye iki senaryosu vardı. Bu filmleri Süreyya Duru çekmişti ve çok önemli filmlerdi. Bu filmlerde oynadım o tarihlere denk geldi ama ondan sonra da arayan soran olmadı. Aydemir Akbaş'lı filmler ve peşinden diğer isimlerin filmleri yapılmaya başlandı.

O aralar aldığımız sorumluluk gereği biraz sinemanın insanlarının yaptığı işin farkına varmadığını düşünüyorsunuz. Bir emek veriyorsun emeğine yabancısın, sömürülüyorsun. Örgütsel bir takım faaliyetlere başladım. Bir dernek kuralım haklarımızı arayalım istedim. Sinema oyuncuları derneği'ni kurduk beni başkan seçtiler.

Yakup Sancı: Büyük Ankara yürüyüşünü organize ettiniz?

Hakan Balamir: Aslında ben, ben demeyi sevmiyorum, hep beraber yola çıktık diyorum. Yürüyüşün amacı o yıllarda sansürün çok katı olması, müthiş acımasız olmasına tepkiydi. Sansüre hayır diyor, bir de sosyal güvenlik istiyorduk. Sinemada insanlar haklarını alsınlar istiyorduk. İşverenin bir ay içinde sigorta yapma hakkı var ama hiçbir film bir ay sürmüyor ki. Filme başlıyorsunuz 10 gün sonra bitiyor, adam senin ne sigortanı yatırıyor ne de başka bir şey. Çalışıyorsunuz, çalışıyorsunuz bir sosyal güvenceniz yok. Bu yürüyüşün iki ana amacı vardı. Biri sansürün bu katılığının kırılması bir de sinema çalışanlarının sosyal güvenceye kavuşması. Kapı kapı dolaştım bunu arkadaşlara çok iyi anlattım. Biraz çekiniyorlardı insanlarımız kolay kolay bir araya gelmiyordu. Hele o aralar bir de karşıt görüşlerin müthiş çatışmaları... Herkes birbirini duraklarda vuruyordu, evler, setler basılıyordu. Arkadaşlar da iyice korkuyorlardı doğal olarak. Peki ama bu insanları nasıl örgütleyeceğiz de haklarımızın peşine düşeceğiz? Konuşarak, ikna ederek bir iken birden bire yüzlerce binlerce olduk yürüyüşümüzü yaptık.

Tiyatroları dolaştım birer gün bize oynayın dedim. Aşağı yukarı hepsi kabul etti. Bütün tiyatrolar bir gecelik hasılatı bize verdiler. Belli yerlerde bu biletleri satıp müthiş bir çalışmayla belli paralar topladık. O paralarla koca bir bina tuttuk, sadece oyuncular kalmasın kameramanlar, yönetmenler, ışıkçılar, her katı bir branşa ayırdık. Sizde kendi derneğinizi kurun bir araya gelin dedik. Zar zor masa sandalye alındı binanın içini de düzenlendik. Derken kahvehane gibi bir iki diye toplanmaya başladılar.

Yakup Sancı: Bir dönem yurtdışında yaşadınız. Yurtdışına çıkış nedeniniz neydi?

Hakan Balamir: Şimdiki gençler; Okul okumak, sinemayı daha iyi öğrenmek istiyorlar. Okula karşıymışım gibi konuşmama rağmen gidip bir okul okumak istedim. Sinemaya başlarken de yurtdışına gitmek gibi bir idealim vardı. Gitmeden önce burada yüksek öğrenim kurumuna müracaat ettim, öğrenci pasaportu aldım, Londra da sinema okulu ayarladım derken sinema okumaya başladım. Burada bir dolu ödüller aldım ama seks furyası döneminde bizim işler iyice kesildi. 1977 yılının sonunda gittim 1980 yılının içinde Atıf Yılmaz arıyor, Türkan Şoray arıyor "Senin oynamanı istediğim güzel bir rol var, gel" Sinemayı falan boş verin, ev tuttum buraya yerleştim, okulum var. "Gel biraz para kazan gidersin" diyorlar.  Orada da tüketiciyim bir gelir yok, paralar da suyunu çekiyor gidip bir ay kalayım, film yapıyım hem burada paraya da ihtiyacım var diye kalktım geldim. O arada 12 Eylül oldu. Bana da 5 ayrı dava açtılar. Yurtdışına çıkamaz diye pasaportu aldılar elimden. Her gün Selimiye kışlasına gidiyorum savcı Mustafa bey'e ifade veriyorum. Oralarda inleyen insan sesinden geçilmiyor, bar bar bağırıyordu insanlar. Selimiye'nin orada müthiş ürpertici bir insan uğultusu vardı. Her gittiğimde her halde bu defa beni burada tutarlar, bırakmazlar diyordum.

Yakup Sancı: Sizi neden tutacaklar? Suçunuz neydi?

Hakan Balamir: Sendika kurdum, yürüyüşler yaptım, pankartlarda imzam var. Bütün deliller ellerinde. Aydınlar dilekçesinden tutun şu dava bu dava 5 dava var ellerinde. Nedense beni almadılar içeriye, ama yurtdışına çıkışım yasaklandı. Orada okulum var, evim var, birkaç ay geçti oturmadığım eve kira gönderiyorum. Baktım olacak gibi değil oradaki arkadaşlara dedim ki bari toparlayın eşyalarımı da boşaltın evi. Buraya gelenlerle benim eşyaları ufak ufak gönderin dedim. O dönem yurtdışına çıkamadım. 1982 de uğraştım yasağı kaldırdım.

Yakup Sancı: 1982 de Ömer Kavur'un "Göl" filminde oynadınız. Aynı dönemlere denk geliyor. Bu filmde çalışmanız nasıl oldu?

Hakan Balamir: Bu arada hayat devam ediyor tabii. Şişli de butik gibi bir dükkan açtım, sonra çocuk elbiseleri imalatına girdim. Bir anda da benim dükkan meşhur oldu. Ömer Kavur'dan film teklifi geldi… Ömer Kavur ile o tarihe kadar hiç çalışmamıştık "güzel bir projem var, seninle yapmak istiyorum", ben sinemayı bıraktım, kaç yıldır ticaret yapıyorum deyince "boş ver, sen bir gel görüşelim" deyince gittim görüştük. Hikayeyi anlattı sevdim hikayeyi benim rolüm çok iyi bir rol. Ben Müjde Ar, Talat Bulut birkaç kişi daha vardı "Göl" filmini çektik. Göl filminde oynadığım karakter de gelgitleri olan çok güzel dişi bir roldü. Ama bıçak sırtı bir roldü. O Karakteri biraz abartırsanız insanı batırır. Bu karakteri güzel oynadım derken o yıl da bir ödül aldım.

Yakup Sancı: Hep şunu merak etmişimdir. Hakan Balamir kendini mi oynuyor? Yoksa rol mü yapıyor? Oynadığınız karakterlerde ezik bir insan var ve bu karakteri çok güzel oynuyorsunuz. Babanızın asker olması çocukluk hayatınıza baskı yaptı mı? Çocukluğunuzu ezik mi yaşadınız?

Hakan Balamir: Anne baba ayrıydı ben babamın yanında kalıyordum. Babam subaydı ama annemin durumu daha iyiydi. Annemle birlikte kalan bir kız kardeşim vardı, bakıyorum yaşantısına kolejde okuyor, eve piyano hocaları geliyor, diğer ders hocaları geliyor. Ben babamın yanında o kadar rahat koşullarda değildim. Ne de olsa bir subay, emekli olmuş üstelik. Mağdur da değildik orta halli bir yaşam içindeydik. Lüks bir yaşamım olmadı babamın yanındayken. Annem de "gel bende kal" diye ısrar ediyordu. Geldim, hayatın şekli biraz farklı geldi bana. Babam da "gidersen dönme" diye asker emrini verdi, babadan kopup anneme geldim. Buradaki yaşama da ayak uyduramadım açıkçası. Örneğin ben üniversiteyi kendi imkanlarımla kendim çalışarak okudum. Beyoğlu'nda bir pansiyon tuttum çalıştım okudum. "Ezik mi büyüdün" tam ezik büyümedim. Hatta daha sonraları şımartılmış bir yere geldim ama oraya intibak edemedim, o yaşama uyum sağlayamadım.

İçe dönük bir yapım var. Okullarda "tiyatro kollarına katıl" derlerdi. Ben yapamam derdim. Sinema farklı bir şey kameranın; şimdi dijital çekiyorlar o sesini duyamıyorsunuz. Kameranın sesini duyduğumuz anda sanki trans oluyorsunuz. O ses beni motive ediyordu. Oynayacağım karakteri yaşamaya çalışırdım, o karakteri zaten çok iyi kavramazsam işi almazdım. Oynayacağım karakterle alakalı bir eksiğim varsa da bunu çok kısa bir sürede kapatıyordum. Şimdi aylarca karakteri oynamak için kendilerini hazırlarlar ya? Buna hiç gerek yoktu, kısa bir sürede gözlemleyerek kapatırdım.

Yakup Sancı: Sürekli sinemadan kaçtınız ama birileri arkanızdan adeta çekti. Tekrar sinemaya döndüğünüzde ödülle başladınız ve yapımcı olarak da pek çok film çektiniz. "14 numara" adlı filmle ödüller aldınız. Bu film sizin yapımcı olarak ilk filminiz miydi?

Hakan Balamir: Evet, 1983 de sinemaya geri döndüm, ödül aldım. Bu filmden sonra birkaç teklif daha geldi ama yapımcıların çalışma sistemleri pek hoşuma gitmedi. Söylenen hiçbir şeyi yapmıyorlar. Yapılan iş'te halk beni tanıyor, çalışan insanlar beni tanıyor, her şeyin hesabını benden soruyorlar. Senarist bir şey yazıyor, yapımcıların çoğunun dünyadan haberi yok. Çalışan insanlar sömürülüyor. Kendi filmimi kendim yapayım dedim. Hatta birçok arkadaşıma; insanlar bizi tanıyor gelin kendi filmimizi yapalım, gelin yaptığımız işin sahibi de biz olalım dedim. Pek cesaret edemediler. "Biz yapamayız, edemeyiz, işsiz kalırız" dediler. İyi o zaman ben başlıyorum dedim 1985 yılı'nda da yapımcılığa başladım.

Doğrudur yapımcı olarak çektiğim ilk filmim "14 Numara" ilk filmimden 4 ödül birden aldım. Müthiş de iş yaptı. Sinan Çetin daha önceleri bir film çekmişti ama Bu film Sinan Çetin'in de ilk ciddi filmidir. Hatta bana kalırsa Sinan Çetin'in en iyi filmidir. Bu filmle 4 ödül birden alınca tabir yerindeyse "gaza" geldim, yapımcılığa devam ettim. Birçok kişi bilmez ama güzel filmler yaptım. Bir çok filmin yapımcısı, oldum. Çok filmde kendim oynamayıp başkalarını oynattım.

Bizim insanlarımız yurtdışı bağlantılarla pek uğraşmıyordu. Yurtdışı bağlantılar kurarak ortak yapımlar yaptım. Yaptığım filmleri Fransa da 7 kanal, Almanya ZDF kanalı gibi televizyonlara satarak değerlendirdim. Bu arada video dönemi başladı. İnsanlar sinemaya gitmiyor,4-5 kaset alıyor evinde izliyordu. Derken video sektörü türedi. Yapımcının da hem yurt içi hem yurtdışı video hakkı çıktı. Filmlerimi satarak değerlendiriyordum derken filmler iyi paralar etmeye başladı. O dönemler iki firma vardı, Ulusal video Türker İnanoğlu ve Estet video Erol Avcı. Ben Estet video ile çalışıyordum, bana film siparişi veriyordu bende güzel kadrolu filmler yapıyor bu firmaya satıyordum. İyi de para geliyordu. Bir de yurtdışında birkaç videocuyla çalışıyordum, oradan da para geliyordu.

Tabii yapımcı oldum ama filmler ciddi maliyetli filmlerdi. Benim o kadar param yoktu bir kısmını borçlanırdım daha sonraları film oynayınca ödüyordum. Hep borçlanarak film de olmuyor tabi bir miktar paranızın olması gerekiyor bazı ödemelerinizi yapmanız gerekiyor. Oyunculara avans veriyordum, ham maddeyi; negatif, pozitif nakit almam gerekiyordu. Stüdyo işlemler, Prodüksiyon giderleri için paranızın olması gerekiyor, bunları veresiye yapamıyordum. Esas parayı da bunlar tutuyor zaten. Şimdi bir iki milyon dolarlardan bahsediyorlar tabi biz o paraları harcamıyorduk ama o dönem için önemli paralardı.

Şimdi müthiş bir savurganlık var. Sete gidiyorsunuz dizi de 100 kişi çalışıyor şaşırıyorum. 4 asistan birinin, 5 asistan birinin. Bir ton da hata yapılıyor bunca insana rağmen. Biz tabi işi bilen insanlar olarak o kadar harcamıyorduk, tanındığımız için bazı ödemeleri savurganlıkla çözmüyorduk. Mekan mı gerekiyor?  Mekan sahibi uygun bir rakam istiyordu bizden, oyuncu arkadaşlar dışarıdan 5 alıyorsa benden 3-4 alıyorlardı. Böyle yapımcılık yapmaya çalıştım.

Erol Avcı iki film ısmarlamıştı biri "Rumuz Goncagül" bu filmde Türkan Hanım'la oynadık. Biri de " üç halka 25 " Bu filmde de Hülya Avşar'la birlikte oynadık. Anlaşma yaptık filmleri çektim, bitirdim. Erol Avcı "Fiyat kıralım, video sektörü batıyor" dedi. Anlaştık bu anlaşmaya göre harcama yaptım olmaz dedim. Olurdu olmazdı anlaşamadık vermiyorum dedim. "Filmleri ne yapacaksın?" dedi. Kendim video şirketi kurarım deyince "ya deli olma batıyor video sektörü, girme bu işe" dedi. Ben yaparım dedim. Müteşebbis biriyim her işe girerim, girdiğim işte de mutlaka başarıyı yakalarım. Bu şekilde 15 kadar film yaptım Güya Türkiye video ağını da çok iyi ördüm. Pazarlamacılarla uyum içinde olamadım. Onlar hasılatın % 25'ini alıyorlar ve peşin alıyorlardı. Bana da senet sepet veriyorlardı. Elazığ'daki videocu, Hakkarı'de ki videocu, Antalya'da ki videocunun ne yerini bilirim ne kendini tanırım. Sürekli oraya buraya gidiyorum ama kim ne sattı takip edemiyorum. Pazarlamacılar % 25 haklarını alıyor kalan hesabı bana sürekli senetler göndererek kapatıyorlardı.

Günü gelen senetlerin tahsili için avukatlarım gidiyor ama adreste öyle bir adam yok. Meğer bu senetler "mezarlık senetleriymiş" yani senette yazan isimde bir adam yaşamıyor, senette yazan adreste öyle bir dükkan yok. Birde o dönem Ankara'dan öteye gidemiyorsunuz güneydoğu olayları başladı. Avukata versem avukat gidemiyor alacaklarımın önemli bir kısmını tahsil edemedim. Bu video işinden çok büyük zarar ettim.

Çektiğim filmlerin borçları vardı bu paraların ödenmesi lazım. Türkiye'nin bir yarısından bana hiç para gelmedi. Bütün kazancım gittiği gibi bir o kadar da borçlandım. Çok bunaldım kapattım iş yerini. Sıkıntılı bir sürece girdim. Borcum olan insanlara borcum borç ödeyeceğim dedim. Elimde bana ait olan filmleri televizyonlara kiraya verdim, oradan gelen parayla borçlarımı ödemeye çalıştım. Televizyondan da paralar gelmez oldu bir süre sonra. "Çarşamba gel, Cuma gel, Pazartesi gel" gidersin muhasebeci kaçar, yerinde yok. Televizyonlarda alacağım kalmadı ama tahsili için 2-3 yıl beklemek zorunda kaldım. Sıkıntılı bir yapımcılık, videoculuk hayatım oldu.

Erol Avcı bir ortak bulup "TMC" diye bir firma kurmuş, piyasadan filmleri topluyorlardı. Erol Avcı, "Senin filmleri bana satar mısın?" dedi.  Bu arada filmlerimi borçlara karşılık kaptırmamıştım, geçte olsa bu filmlerden gelen paralarla hem hayatımı devam ettiriyor hem de borçlarımı ödemeye çalışıyordum. Bu filmlerle uğraşana kadar lanet olsun bu filmlerin bütün haklarını verip kurtulayım dedim. Tüm filmlerimi Erol Avcı'ya sattım. Paramı da aldım. Borçlarımı ödedim.

Film çekeceğim diye o kadar çok kişiye avans vermişim ki filmler çekilmeyince bu verdiğim avanslar da geri dönmedi. Bunların içinde çok ünlü Starlar var, çok ünlü yönetmenler var. Halen de bu insanlarda alacaklarım var. Yeşilçam beni çok yordu, bırakalı 20 yıl oluyor şimdiki halimle 20 yıl önceki halime bakacak olursak hiç de öyle sinemayı bırakacak bir yaşta değildim. Çok verimli olduğum bir yaşta sinemayı bıraktım. Çünkü çok bunalmıştım.

Yakup Sancı: Yönetmenlik yapmayı düşündünüz mü?

Hakan Balamir: Çok düşündüm hatta 14 numarayı ben çekecektim. Yapımcı olarak ilk filmim, yönetmen olarak da ilk filmim olsun istiyordum ama hem yapımcı, hem oyuncu, hem de yönetmen çok ağır olur diye düşündüm... Bir de yapımcı olarak ilk işimdi. Yapımcı ve oyuncu olarak kalayım, iyi bir yönetmen bulup ona çektiriyim dedim. Sinan Çetin'le anlaştım o çekti. Filmlerimi iyi yönetmenlere çektirdim. Zaten yaptığım filmlerin çoğu edebiyat eserleriydi. Sonraları da yönetmenliği denemedim. Şimdi ne yaparım bilemiyorum. Bazı projeler üzerinde çalışıyorum ya tekrar yapımcılık yaparım ya da oyunculuğa devam ederim.

Yakup Sancı: Şimdiki sinemacılarımızı nasıl buluyorsunuz?

Hakan Balamir: Müthiş yetenekli insanlar var. Çok iyi oyuncular var, oyuncu olacak olan adaylar var. Bu insanların bu kadar yetenekli oluşuna da şaşırıyorum doğrusu. Yönetmenlere gelince birkaç isim dışında pek başarılı isimler var diyemeyeceğim. Tabi senaryo da çok önemli, en büyük eksiğimiz senarist. Eskiden de bunun sıkıntısı vardı. 2-3 kişi yazardı ve "şişirme" senaryolar olurdu. Bu eksiklik hala devam ediyor. Senaristimiz maalesef yok denecek kadar az. Herkes yönetmenlik yapıyor son çektiğimiz dizi de 5-6 tane yönetmen değişti. Bir de dijital yönetmenlik farklı bir şey. 35mm çekerken negatif- pozitif hesabı yapılırdı, bu malzemeler pahalıydı. Dizi yönetmenlerinin böyle bir sorunu yok. Bir sahneyi onlarca defa çekiyorlar. Bu kadar tekrara gerek yok, bu bir emek israfıdır, ayrıca oyuncuyu da çok yorar. Diziler uzun soluklu olduğu ve her hafta bir bölüm çektikleri için pratikle yaptıkları işi biraz geliştiriyorlar. Bütün dizileri takip ediyorum. Yayın saati çakışan dizileri kaydedip sonra izliyorum. Oyunculuk konusunda çok zenginiz. Eskiden de öyleydi, bizde oyuncu yetişiyor. Yönetmenler konusunda da eskiden çok zengindik, şimdi çok az başarılı yönetmenimiz var.

Yakup Sancı: Bir yerde şöyle bir yazı okumuştum "Türkan Şoray hepimizi jön yaptı" bu söz size mi ait?

Hakan Balamir: Aynen bana ait ve çok da doğrudur. Neden? Türkan Şoray bir Stardı halen de öyle. Türkan Şoray yaptığı televizyon programı "benim aşkım sinema"da anılarını anlatırken o da bir Ayhan Işık'la oynamanın, bir göksel Arsoy'la oynamanın kendisini nerelere getirdiğini anlatıyor. Çünkü onlar stardı. O yıllar Türkan Hanım'ı kimse tanımıyordu. Bu starlarla oynadığın zaman bu starların oynadığı sinemalar da birinci sınıf sinemalar oluyordu. Çok insana ulaşıyorsunuz, çok insan sizi tanıyordu. Bende ilk ciddi filmimde Türkan Hanım'dan çok şey öğrendim. Bu söze karşı çıkan insanlar varsa ben hatırlatırım. Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın. Ben Filiz Akınla çalışmadım ama diğer üç isimle çalıştım. Bu isimlerle çalıştığınız zaman milyonlarca insan da sizi izliyor. Her kentte hayran kitleniz oluyor adınıza mekanlar açılıyor, fan kulüpleri açılıyor. Bu büyük kitleye bizi ulaştıran isimler de bunlardı. Bu nedenle Türkan Şoray bizi jön yaptı.

Hülya Hanım'la Lütfü Akad'ın "Gelin-Düğün-Diyet"  üçlemesinin "Diyet" filminde beraber oynadık. Sonraları iki film daha yaptık. Bir şansım da iyi yönetmenlerle çalıştım, karşımdaki oyuncu iyi. Film iyi sinemalarda oynuyor. Fatma Hanım'la "kuma" filminde oynadık, Atıf Yılmaz çekmişti ve çok güzel bir filmdir. Yine Fatma Hanım'la "ağrı dağı efsanesi'ni" çektik o da önemli filmdir. Bunlar da benim şansım olsa gerek. Bu kadar güzel işler yapmasaydım buralara gelemezdim. Gelemeseydim zaten bende bu işi bırakıp giderdim.

Yakup Sancı: "Ağrı dağı efsanesi" filminde Fatma Girik'le oynadınız. Bu filmi Mehduh Ün çekti. Mehduh Ün hocanın anılarını anlatan kitabını piyasadan toplatma nedenlerinden birisi de kapağında "ağrı dağı efsanesi" filminin afişinin olması ve sizin fotonuzun olması. Memduh hoca ile aranızda bir tartışma olduğu söylenir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hakan Balamir: Benim bir duruşum var, bu duruşum da çocukluğumdan beri haksızlıklara karşı çıkan bir yapıda oluşum. Filme başlayışımız zaten sorunlu başladı. Fatma Hanım'la daha önce "kuma" filmini çekmiştik bu film çok güzel film oldu, çok da izlendi. Halen de zevkle izlenilen bir filmdir. Fatma Hanım'ın kız kardeşi Gani Turanlı ile evleniyordu beni de davet etti. Bir fotoğraf çektiler, gelin damat ortada bir başta Fatma Hanım, Bir başta da ben varım. Aramızda birçok insan var. Ortada bulunan gelin ile damat'a bakarken Ağah Özgüç bir fotoğraf çekmiş. O baştan bu başa tire, tire, tire benim gözüme, benim gözümden Fatma Hanım'ın gözünden karşılıklı bakışılıyor iması verilmiş. Altına da "kuma filminde başlayan aşk devam ediyor" diye yazmış. Bu da bir dergide çıktı. Şimdi Fatma Hanım Menduh Ün'ün hayat arkadaşı. O arada bana ağrı dağı efsanesi filmi için Memduh Ün'den teklif gelmişti. Ağrı dağı efsanesi Yaşar Kemal'in dünya çapında bir eseri. Aramızda parasal ve diğer konulardaki pürüzleri sorun etmeden kabul ettim. Sözleşme yaparken süre konuluyordu normal sinema filmi 15 günde biter ama bu büyük Prodüksiyon diye "bir ay yapalım" dedi. Ya bir ay'ı geçerse dedim. "Bir film parası daha veririm" dedi Memduh hoca. Peki dedim, bu sözleşmeye de yazıldı bir ayda anlaştık. Bu tarihlerde iyi de iş var başka gelen tekliflere de oluyordu. Gelen tekliflere bir ay sonrasının tarihini verdim. Memduh Hoca filme başlamadan önce beni çağırdı "dergide çıkan haber çok çirkin, bu haberin aslı var mı?" diye sordu. Bende bunun doğru olmadığını, basının asparagas bir haberi olduğunu söyleyerek, Memduh Bey ilk defa tanışıyoruz, Fatma Hanım sizin eşiniz sayılır nasıl konuşuyorsunuz? Böyle olacaksa ben bu filmde oynamıyorum dedim çıktım giderken arkamdan bağırdı "hayır oynayacaksın, sözleşmen var" dedi.

Filme başladık ama Memduh Bey benimle konuşmuyor hiçbir lafını direk bana söylemiyor, birilerini aracı olarak kullanıyor. O zamanlar kostümleri kendimiz hazırlıyoruz iş davetiyesini verin ertesi gün nerede çalışacağız? Hangi kostümleri alacağım, saat kaçta olacağı? İş davetiyesini verin karşılıklı imzalayalım dedim. İş davetiyesini bir türlü vermiyorlar, yarın nerdeyiz? Ne giyeceğim, saat kaçta olacağım belli değil bunu da idare ediyorum. Bir ay geçti tatsızlık olmasın diye sözünü etmiyorum. Bir buçuk ay geçti benimle konuşmuyor. Sürekli benimle atışıyor o zamanlar 55-56 yaşında ben 26-27 taşlarındaydım. Kendi kendime Hakan koskoca adam sen uyma diyorum.

Neyse son gün final sahnesi çekilecek bir buçuk ay geçti. Tam 45'inci gün… Bu şimdi beni zorla oynayacaksın bu film için sözleşmen var dedi ya?  Bende dedim ki benim sözleşmem var sözleşmede ne yazıyorsa o uygulansın, bir film parası daha yazıyor ama ben bu parayı değil yarısın istiyorum dedim. Yine aracıyla…"Öyle şey olmaz, zaten dünya kadar para masraf etmişiz, gelirse gelir gelmezse gelmez" diye haber göndermiş. İş davetiyesi de vermediler ertesi gün final sahnesini Silivri tarafında bir mağarada çekecekmiş, açık adres versen bulamazsın. "İster gelsin ister gelmesin" diye ters bir haber de gönderince sete gitmedim ama, gitmedim diye içim içimi de yiyor. Duramadım gittim öğleden sonra 14:30-15:00 gibi mağarayı buldum. Ekip orada bekleşiyor, beni bekliyorlar. Fatma Hanım " bütün ekip seni bekliyor, bu saate kadar niye gelmedin" dedi. Filmin sahibi konuşsun, onun bir söyleyeceği varsa kendisi söylesin, Sen karışma lütfen dedim. Böyle de bir tatsızlık oldu. Final sahnesini çektik, film bitti. Ama Memduh Ün hiç susmadı çok büyük laflar etti. "Bir Allahın kulu buna film yaparsa Taksim meydanında heykelin üstüne çıkıp bar bar bağıracağım ben şuyum ben buyum" diye laflar etti. Ondan sonra çok film yaptım, çok da ödüller aldım. Aradan onca zaman geçmesine rağmen bana kızgınlığı halen sürüyor ve kitabının kapağını değiştiriyorsa söyleyecek sözüm yok. Ki zaten bana kızmasına da gerek yoktu o zamanlar kendi kendine bir şeyler düşündü. Bu düşüncesi hiçbir zaman doğru değildi.

Yakup Sancı: Size "tokmak" demedi mi?

Hakan Balamir: "Tokmak" onun meşhur sözüydü. Benimle konuşmadığı için söyleyemiyordu. Memduh hoca ile hiç konuşmadan bu filmi bitirdik. Bu olaylar tamamen Ağah Özgüç'ün bir kare fotoğrafı ve bu fotoyu kullanarak haber yapmasından çıktı. Fotoğrafta ortaya sadece Fatma Hanım'la ben değil, fotoğrafta kime baksan ortadaki gelinle damat'a bakıyor, ama böyle bir haber yapılması Memduh hocanın kafasını karıştırdı.

Yakup Sancı: Sizi en çok etkileyen film ve rol hangisiydi?

Hakan Balamir: Taban tabana zıt roller oynadım. Yunus Emre çok farklı bir roldü. Ayrıca Yunus Emre rolünü oynarken onun kişiliğinden gelen bir ağırlıkta vardı. Yunus Emre'nin lafları, felsefesi beni bayağı bir etkilemişti. Bu rolü çok isteyerek, çok motive olarak oynadım. Bir de 14 numara filminde oynadığım roldü, Yunus Emre'nin tam zıttı, genelev de geçen bir hikayeydi. Bu iki rol çok zıt karakterlerdi. İkisini de severek oynadım.

Yakup Sancı: Unutamadığınız bir anı anlatır mısınız?

Hakan Balamir: İlk filmimdi. O dönemler sporla da çok ilgilenirdim. "Atlamalı zıplamalı avantür filmlere daha yatkınsın" dediler. Filme başladık birinci plan çekiliyor. Bu filmin de ilk planı benim de ilk işim. Taksimde yüksek bir yere çıkardılar, bir takım insanlar aşağıdan geçerken onların üstüne atlayacağım. Sonra birinin midesine vuracağım adam iki büklüm olacak, adam yere düşüp bayılacak. Sahne bu. Yere düşünce üstümdeki kostümler kirlenmesin diye prova da almadılar. " anladın mı?" anladım. " tamam mı?" tamam dedim. İnsanlar geliyorlar yürüyerek ben atladım bunların üstüne. Zaten üstüne atladığım adam hemen yere düştü o hızla kaldırdım ayağa midesine bir yumruk attım adam "Aaahh" dedi iki büklüm oldu düştü yere bayıldı. "Stop, çok güzel oldu" dediler ama bizim adam yerde baygın yatıyor. Kendine geldi "ben oynamıyorum kardeşim. Bu herif beni öldürecek" dedi. Ne bileyim ben daha yeni gelmişim sete ilk işim. "Midesine vur" dediniz vurdum dedim. Filme bir hafta ara verildi bu kavgacılar bana yumruk nasıl atılır? Nasıl alınır? Yumruk geçerken ne yapılır? Gibi kavga etmeyi adam dövmeyi öğrettiler. İyice adam dövmeyi öğrendim, daha doğrusu adam dövmemeyi öğrendim. " bu herif beni öldürecek" sözünü ve adamın midesine vurduğum o yumruğu unutamam.

Yakup Sancı: Geçmişten geleceğe uzanan köprüde buluştuklarımızla söyleşilerimiz devam ediyor, anlatılanlar ışığında sinemamızın sorunlarına çözümler arıyoruz.

Hakan Balamir'e Teşekkürler.

Kaynak : Yakup Sancı

Son Yorumlar (11)

YakupSancı avatar YakupSancı 08 Temmuz 2017 00:08:03

Röportaj yaptığım dönemlerde bir takım özel dostlarım, dostluklarım vardi ki, bu insanların röportaj vermek bir yana, gazeteci görmeye bile tahammülleri yoktu. Hakan abi de bunlardan biriydi sanırım. Kim bilir nedeni neydi. Hakan abi benim önemsediğ im, beni önemseyen bir güzel insandı. İşte o da gazetecilere her nedense itimat etmeyen biriydi. Beni evine davet ettği gün ( Yakup sohbet edelim boş ver röportajı, yiyelim içelim) demişti. Ki aslında alkol almıyordu, en azından son yıllarda.... Ben de kendisine abi zaten sohbet edeceğiz ne röportajı demiştim. Özel sohbette bana röportaja yazmadığım pek çok hatıraları da oldu. Ki bunu pek çok kişide yaşadım... Bunlar bende kalacak her zaman olduğu gibi. Yukarıda okumuş olduğunuz konuşmamızı kendisine onayını almak için götürdüğümde, kabaca bir göz attı ve söyle dedi... ( Çok yıllar geçi, küstüm, kimseyle konuşmadım. Biz sadece sohbet ettik... emeğine sağlık, yayımlayabilirsin.) İyi ki sohbet etmişiz Hakan abi ki bu gün arkanda bıraktığın en kapsamlı röportaj bizim özel sohbetimizden bir bölüm... Mekanın cennet olsun güzel insan...

hasan.karci avatar hasan.karci 14 Mart 2011 14:41:03

Yakup çok iyi bir röpörtaj olmuş.Hakan Balamirde gerçekleri aynen söylemiş .Zaman zaman birlikte olduğumuz zamanlar filmlerin satışıyla ilgili konuşurduk.Bence sinemada hala birşeyler yapabilir, gerek oyuncu,gerek yapımcı olarak. Bence yönetmenliğide denemesini isterim .Bukadar sinema bilgisi olan birisidir Hakan. selamlar Hakan Balamir.

kariz_ma_35 avatar kariz_ma_35 05 Şubat 2011 20:09:02

Çok güzel röportaj olmuş zevkle okudum.Hakan Balamir'in sinema hayatı ve yaşananlarda bayağı ilginç.Özellikle Memduh Ün'ün hayat arkadaşı Fatma Girik'ten kıskanması onun anlattığına göre konuşmamaları.Memduh Ün'ün piyasadaki kitaplarıda topalatması f alan garibime gitti.Şuda bir gerçekki Hakan Balamir bence Türk Sinemasının kaliteli aktörlerin başında geliyor.

Yandex.Metrica