"Yeşilçamda dayanışma vardı" posteri

Yakup Sancı: 1 Mayıs 1954 yılı'nda Adana da doğar. İlkokuldan sonra okumaz. Ortaokula iki sene gider ama iki sene de bir sınıfı geçemez. "Ben okumayacağım, kimse okutamaz beni" der, kimse okutamaz. Ayakkabı boyacılığı, kundura tamirci çıraklığı, berber çıraklığı gibi Anadolu'da belli bir işi olmayan boş gezen bir çocuğun yapacağı tüm işleri yapar. Biraz daha yetişkin olduğunda baba mesleği olan at arabacılığını yapar. Yaşı ilerledikçe hayat daha da zorlaşır. 20 yaşına kadar mensucat fabrikasında işçilik yapar. Tarih 01.01 1974'e geldiğinde 20 yaşında genç bir delikanlı olarak, Kelebek Gazetesinin düzenlediği bir yarışmada Fotoroman Kralı seçilir. Menderes Samancılar'ın çocukluğunu anlatmaya çalıştım.

Geçmişten geleceğe uzanan köprüde Menderes Samancılar'la buluştuk. Çocuk, kadın, insan, kan davası, emek, emekçi, sinema ve pek çok konuda Menderes Samancılar'ın görüşlerini alarak, kendisini daha yakından tanımaya çalıştık.

Menderes Samancılar: Babam Diyarbakır'dan Adana'ya göç etmiş. Göç nedeni de kan davası.  İnsanlar birbirlerini öldürmüşler sonra her şeylerini bırakıp her iki aile de Diyarbakır'ın Şükürlü köyünden kaçmışlar. Öyle bir kaçış ki bu. Babamlar Adana'ya kaçmış, babamın hasımları da Mersin'e kaçmış. Kanlı olunca herkes kaçmış. Ne kadar kötü, düşüne biliyor musunuz? Kan davasıyla yaşamak, düşman sahibi olmak. Ölen de kaçmış, öldüren de kaçmış. Biri Adana'ya biri Mersin'e kaçıyor. Aradaki mesafe araçla en fazla yarım saat. Hadi biriniz Adana'ya kaçtınız, diğeriniz de uzak bir yere gitseniz tamam, bunu anlayacağım. Bu nasıl bir kaçış? Çaresizliğe bakınız. Kan davalarının insanları ne hale getirdiğini görüyorsunuz.

Yıllar geçti, babamın doğup yürümeye başladığı toprakları tanımak istedim. Babamın yaşadığı Şükürlü köyüne gittim. Eski akrabalarımızı buldum. Babamın kanlılarını buldum. Onlarla oturup yemekler yedik, sohbetler ettik. Dostluklar kurduk. O köy beni bir akrabasını bulmuş gibi bağrına bastı. Şimdi o köyde benim yeni köylülerim, yeni dostlarım, yeni akrabalarım var. Diyarbakır'a her yolum düştüğünde Şükürlü köyüne gidiyorum.

Yakup Sancı: Kan davalarının nedenleri nelerdir?

Menderes Samancılar: Kan davalarını tetikleyen nedenlere bakmak lazım. Ağalık sistemi, ağalık düzeni var olduğu sürece, devletin etkinliği ikinci planda kaldığı sürece, kan davaları hep olacaktır. Kan davalarını çözen ağalar değil, devlet olmalıdır. Gelir eşitliği, toprak eşitliği olmadığı sürece, kan davaları son bulmaz. Kan davalarının temel çıkışı açlık, yoksulluk ve cehalettir. Bunları ortadan kaldırdığınızda kan davaları da kendiliğinden ortadan kalkacaktır.

Yakup Sancı: İstanbul'a geldiğinizde sizi şaşırtan ne olmuştu?

Menderes Samancılar: Çalıştığım mensucat fabrikasında usta olmak üzereydim. Tam da askerliğimin geldiği bir döneme denk gelir. 1974'de İstanbul'a artist olmaya geldiğimde arkamda fabrika ustalığımı bırakmıştım, askerliğimi bırakmıştım. "Şöhret olacağım, büyük paralar kazanacağım" diye çıkmıştım yola. Kazın ayağı hiç de öyle değilmiş tabi. İstanbul'a gelince insan nedir? İnsan emeği nedir? İnsan onuru nedir? Kadına bakış nedir? Bunları öğrendim. Fabrikada işçilik yaparken bunlardan haberim bile yoktu. Bizim bildiğimiz kadına bakış, babamızın kadına bakışıydı. Neydi bu bakış? Dayağı yer oturur! Ama öyle değilmiş. Kendi hayatıma baktığımda kadına el kaldırmadığımı görüyorum. İstanbul'a gelip, sinemanın içinde olduğumda başka bir dünyayı tanıdım.

Eğitimli biri olmamama rağmen fabrika işçiliğinden sanatın içine girip, sanatçı kişiliğine geçişim, başka dünyayı tanımama neden oldu. En büyük onurun emek olduğunu sinemaya girdiğimde gördüm. Adana da sıradan bir işçiyken emek nedir? Bir haberdim. İşçi kimdir? Verirsin eline tornavidayı, vidayı sıkar. Çekiç'i verirsin demiri büker. O kadar. Ama bugün işçinin hayatı değiştireceğini, dünyayı değiştireceğini, dünyanın düzenini değiştireceğini, kavramış durumdayım. Bunun için de işçi olmak değil, işçinin yaşadığı hayatı iyi tanımak gerekiyormuş. Bu meslekte bunu kavradım en azından.

Yakup Sancı: Sinemaya geçişiniz nasıl oldu?

Menderes Samancılar: Fotoroman oyunculuğu yaptım bir süre. İlk filmim Yılmaz Duru'nun çektiği "İnce Memed Vuruldu" filmi oldu. Arkasından "Kara Çarşaflı Gelin", "Fırat'ın Cinleri", "Bereketli Topraklar" gibi filmlerde çalıştım. Genelde inandığım projelerde oynadım. Bugüne kadar 100'ün üzerinde sinema filminde oynadım. Bunların 20 kadarında başrol oynadım.

Yakup Sancı: Pek çok dizi filmde oynadınız. Dizi filmleri tercih etme nedeniniz neydi?

Menderes Samancılar: Dizi filmlere ticari bakıyorum. Tabi sinema da ticari ama sinemada anlatmak istediğin konuların zorluğu var. O zorluklar bir çok çelişkileri getiriyor. Bu çelişkilerin içerisinde doğru şeyleri hedefliyorsunuz, bu defa da sansür belasıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Ben sinemaya başladığımda sansür denen bir kurumun varlığını gördüm. Çocukluk da olsun, delikanlılıkta olsun benim yaşadığım hayatta sansür diye bir kavram yoktu. Ama sinemada bunu gördüm. İstanbul'a geldiğimde sansür kelimesini ilk defa duymuştum. Dizilerde sadece para kazanmak için oynuyorum. Bir sinema yönetmenimiz vardı, Süreyya Duru. Süreyya Duru Malkoçoğlu filmlerini yapardı, para kazanırdı. Bu filmden elde ettiği para ile gider Bedrana, Kara Çarşaflı Gelin, Güneşli Bataklık gibi filmler yapardı. Bu filmlerin çoğunda bende çalıştım. Onun için televizyon işleri hayatımı idame ettirmek için yaptığım işler. Ama asıl işim sinema filmleri.

Yakup Sancı: Sinema filmleri para mı kazandırmıyor da böyle bir yol seçiyorsunuz?

Menderes Samancılar: Sinema para kazandırır ama Süper Star isen para kazandırır. Bizim konumumuzdaki oyunculara para kazandırmaz sinema. Senede iki film çekiyorsunuz bu iki filmden aldığınız para ile bir yıl yaşama şansınız yok. Onun için dizi filmler olmak zorunda, bizim gibi oyuncular da bu dizilerde çalışmak zorunda. Bir sinema filminde çalıştığımda 5-6 sene geçinecek kadar para kazanmalıyım. Dünya da bu böyle ama bizde böyle değil. Yapımcılar "hep bana" diyor.

Yakup Sancı: Siz genelde yoksullukla mücadele eden insan, baskı altında olan insan gibi ezik karakterleri oynadınız. Bu karakterleri çok da güzel oynadınız. Bu tür karakterleri oynamanızın nedeni fiziksel olarak mı uygun olduğunuz içindi, yoksa özellikle seçilmiş bir yol muydu?

Menderes Samancılar: Kimi oyuncu arkadaşlarımız der ki "filmimde benden çok şey bulacaksınız" ya da bazı gazeteci arkadaşlar "filme kendinizden bir şey kattınız mı?" der. Ben hiçbir filme kendimden bir şey katamam, sadece yeteneğimi katabilirim. Çünkü canlandırdığım karakter ben değilim. Oyunculuğun bu kadar önemli olduğunu da bu işe başlamadan bilemiyorsunuz. Bunun için insana yol gösterici hocalar da gerekiyor. Örneğin İhsan Yüce gibi... O dönemler çalıştığımız yönetmenler Süreyya Duru, Yılmaz Duru, Şerif Gören, Zeki Ökten gibi. Bizi bir doktor gibi tedavi ederek oynatıyorlardı.

Roller oyuncunun fiziğine göre belirlenir

Yönetmen, oyuncusunu bir yarış atı gibi hazırlar, üstüne biner kamçısını vurur. Sen iyi bir atsan birinci gelirsin zaten. Yoksa yönetmen elinden geleni yapar ama sen üçüncü, beşinci olur geride kalırsın. Roller oyuncunun fiziğine göre belirlenir, bu fiziğe göre de iş teklifi gelir. Bu bizde de böyle dünya sinemasında da böyle. Benim Doğu'dan gelen yanık, kara tenli bir fiziğim var. Ezik bir fizik... Bu ezikliği de mesleki olarak kullanıyorum. Yani mask'ımı kıllanıyorum. Önemli olan o mask'ın altındaki karakterden sapasağlam kalkabilmek. Kalktıktan sonra da o kişiliği bir kenara bırakıp rahatça yolda yürümek. Tüm mesele bu... Bir kovboy filminde silahlı bir kovboy oynuyorsam, ertesi gün insanların içine belimde silahla çıkmamalıyım. Maalesef, bugün kabadayı oynayan arkadaşlarımız bunu yapıyor. Oynadığı karakteri sette bırakıp, özüne dönemiyor. Örneğin seçimlerde biri Başbakan seçiliyor ama o sanıyor ki "orada sittin sene kalacağım, bu ülkeyi, bu halkı ben yöneteceğim". Böyle bir şey yok. Her şey değişken... Başbakanlık da göreceli, Cumhurbaşkanlığı da göreceli, oyunculukta... Önemli olan geride, halkına bıraktıkların... Bundan sorumlusun işte...

Önce insanlığa hizmet edenlere saygı duyacaksınız

Annem bir gün namaz kılıp dua ediyordu. Anne Edison'a da dua et dedim. "Niye" dedi. Elektriği bulmuş, sayesinde ışıkta oturuyoruz dedim. "Oğlum iyi akıl ettin, dur bir Fatiha da ona göndereyim" dedi. Önce insanlığa hizmet edenlere saygı duyacaksınız...

Önemli olan oynadığınız rolü içinize sindirebilmek. Oynayacağın rolün sorumluluğu var, bu sorumluluğu kavrayabildiğin zaman, o rolü iyi yorumlayabiliyorsun. Oynarken bir şeyleri değiştirdiğini hissediyorsan veya değişimin içinde olduğunu hissediyorsan, bu başarmışsın demektir. Önemli olan o ceketi giyebilmek.

Sinemaya başlarken çok zengin olacağım, çok para kazanacağım diye çıktığım yolda, zamanla ideallerim de değişti. Karnım doysun, kimseye eyvallah etmeyim yeter, idealim bu oldu. Çünkü inandığımız değerler, inandığımız meseleler var artık. Eğer bu ülke değişecekse bu değişimin içinde bende rol almalıyım. "Bu ülke cehalete doğru gidiyor, eğitim sorunu var" diyorsak, ben oynadığım projelerde eğitime omuz vermek için olmalıyım. Bu sorumluluğu taşımalıyım. Yoksa haybeden artist olur çıkarım. Haybeden artist olmak kahvede bir sandalyeden farksızdır.

Yakup Sancı: Siz çok dizilerde rol aldınız. Dizi oyunculuğunda dengesiz bir ödeme dikkati çekiyor, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Menderes Samancılar: Kavramlar değişti, hayata bakış değişti. Yeşilçam ile bu günün sineması aynı değil. O zamanlar başka bir emek mücadelesi vardı. Herkesin aynı tencerede kavrulduğu ortak bir platform vardı. Şimdi bu böyle değil. Dizilere baktığımızda bir bölümde kırk bin lira alan başrol oyuncusu görüyoruz. Ondan daha önemli bir karakteri oynayan bir oyuncuya bakıyoruz dört bin lira alıyor ve tepedeki oyuncuya omuz veriyor. Tepedeki oyuncuya bunun gibi en az üç karakter daha omuz veriyor. Bunların birini geri çektiğiniz zaman, başrol oynayan da düşüyor, proje de düşüyor.

Yeşilçam'ı çok kutsuyoruz, peki niye? Yeşilçam demek sanatın odağı demekti. Emekçiler, oyuncular, yapımcılar iç içe yaşarlardı. Peki orada sömürü yok muydu? Sömürünün Allah'ı orada vardı. O zamanlar ahbap- çavuş ilişkileri vardı ve çoğu insan iş'e başlayacağı zaman kontrat bile imzalamazdı. Tabi o dönemin yapımcıları da acımasızdı. Onların yelkenli kayıkları boğazda yüzerken, sen gece kondu da oturmaya devam ediyordun. Sokağa çıktığında onun eli senin ensendeydi. "Kardeş nasılsın? Bir emrin var mı?" derdi. Ama sömürmekten vazgeçmezdi.

Sigortalar o yıllarda da yatırılmıyordu bugün de yatırılmıyor. Gidin herhangi bir sete bakın kim sigortalı? Ezilenler her zaman alttaki çimenlerdir. Onlar her zaman ezilirler. Yeşilçam dönemine ait bizim kontratlarımıza bir bakarsanız, bugünkü kontratlarla arada sadece teknolojik farkın olduğunu görürsünüz. Bugünkü kontratlarda ilave olarak şu var... "Dvd, Vcd, Youtube hakları" bunlar ilave edilmiş. Eski kontratlarda "filmin tüm hakları" der filmden hiçbir hak talep edemezdiniz. Bugün de bu var. Değişen bir şey yok. Sömürü düzeni devam ediyor. Yine yapımcıya çalışır her şey, yine Prodüktör'e çalışır.

Yeşilçam'da dayanışma vardı

Bugün kaç paraya anlaşmışsan hakkını alabiliyorsun. O zamanlar bunu da alamıyordunuz. Böyle bir tehlikeniz de vardı. Senet yok, sepet yok. Beraber iş yaptığın bir yapımcı ile akşam aynı meyhanede içersin "kusura bakma, para yok" der, ama masanın hesabını verip kalkar. Yiyelim, içelim ama para istemeyelim! gibi bir şey diyor. Dayanışma yok. İnsanların omuz omuza geldiği çizgiler bitti. Yeşilçam'da dayanışma vardı, çünkü koca bir aileydi. Sokakta bir tane fare varsa "salgın yapar hepimize bulaşır" diye herkes birlikte onu öldürmeye koşardı. Fareleri gördük, kovaladık ama fındık farelerini görmedik. Fındık fareleri en büyük çuvalları patlattı. O yılların setlerindeki yapımcıların zihniyeti de aynı bu günün yapımcı zihniyeti de aynı. Sömürü devam ediyor. Değişen bir şey yok. Bir dizide oynuyorsunuz 10 bölüm alacağın var. Yapımcı "para yok, kanal bana ben sana" diyor. Senin her hafta alman gereken parayı o ayda bir defa veriyor. Kanaldan parasını aldı mı? Almadı mı? Onu da bilmiyorsunuz. Kapalı kutu, vicdanına kalmış. Kanaldan alıp ödeme yapanlar da var. Kanaldan ödeme aldığı halde "alamadım" deyip villa, yat, kat alanda var. Bankaya faize yatıran da var.

Yakup Sancı: Hayatımızın içine kadar giren dizi filmleri, toplum için mesaj verici, eğitici bir araç olarak düşünüyor musunuz?

Menderes Samancılar: Bizim toplumumuzun en büyük özelliği sadece kendi bulunduğu yerden bakması. Onun için sinemacılara, sanatçılara büyük iş düşüyor. Çünkü toplumun baktığı yerden başka yerler de var, ama orasını göremiyor. Bunu ancak sanatçılar gösterir. Aynayı çevirirsin topluma, toplum aynadan bulunduğu yeri görür. Eğer biz sanatçı olarak bunu başaramıyorsak sanatçının "S"sini ağzımıza almayalım. Televizyonlardan para kazanıyoruz, diziler iş yapıyor. O, oradan gelip buraya gidiyor. Her şey hasa fiso. Gerçek bu değil. Gerçek acı, gerçek kocaman bir ayna. Gerçek, hepimizin önünden geçerken yüzümüzü kapattığımız dev bir ayna. Şair... "Hiçbir şey yapamıyorsan ellerini aç korkuluk ol" demiş. Sanatçıların toplumu eğitmesi için bir şeyler yapması gerekli. İzleyici hem filmini izlerken hem de izlediği filmden eğitimini almalı.

Yakup Sancı: Sinemada vefasızlıktan şikayet edilir. Vefa-vefasızlık nedir?

Menderes Samancılar: Vefasızlığı eleştirenler önce kendilerine baksınlar. Hangisi Anne'sine, Baba'sına, geçmişine vefalı ki? Bu yaşa kadar gelmişsin, bu sektörde yıllardır çalışıp ekmek yemişsin, peki sen ne yapıyorsun? Ben ne yapıyorum? Bir işi yaparken vefa beklersen yanılırsın. İnsanlar vefa beklemek için, alkışlanmak için yaşıyorsa, mesleğini, sanatını bunun üzerine kurup sürdürüyorsa yangının tam göbeğindedir. Vefa diye bir şey yok, vefa arıyorsan önce iyi vefalı olacaksın. İyi vefalı olmakta yaşadığı toplum içinde sorumluluk sahibi olmaktır. "Arkadaşlarım beni unuttu, vefasız" kendini unutturmayacak şekilde yaşa o zaman. En kolayı bu... Koskoca ideolojileri, ülküleri göz ardı eden bir toplum içinde yaşıyoruz. Ülkenin geçmişine bakın, bugünkü haline bakın vefa nerede?

Yakup Sancı: Bazı setlerde insan ayrımı yapılıp, çeşitli konularda çifte standart uygulandığı söylenir. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

Menderes Samancılar: Bu toplumun özünde var. "Balık baştan kokar"  bir örnek verelim. Deniz Feneri davasında Zahit Akman aleyhine bir dava bile açılmıyor, sorgulanması hasıraltı ediliyor. Diğer tarafa bakıyoruz. Adam elini kaldırdı diye içeri kapatılıyor, dinine, imanına varama kadar sorgulanıyor. Devletin en üst kademesinde de bir çifte standart görüyoruz. Toplum da bunları görerek biçimleniyor. Ev sahibi kiracısını çıkarmak için tezgah kuruyor, yapımcı oyuncusuna para vermemek için tezgah kuruyor. Herkes kendi menfaatine göre bir yol buluyor. Çifte standart hayatın her alanında var. Asırlar önce Nasrettin Hoca "Ye kürküm ye" demiş.

Setlere bakıyoruz adam başrol oynuyor "yemeğimi özel getirteceksiniz" diyor. Diğerleri karavana yiyor. Karavanadan sıradan yemekleri yiyen yardımcı oyuncular, set işçileri, figürasyon oyuncuları. Jön'ün yemek yediği restoran ya da yemek fabrikasına telefon açıp, aynı yemeği istediğinde, o jön yemek fabrikasına da, oraya telefon eden insanlara da yapmadığını bırakmıyor. Yakın bir tarihte bizzat şahit olduğum, yaşadığım bir travma bu. Bunu ülkenin en önemli jönlerinden biri yapıyor. Kimileri de var ki ekmeğini böler, soğanını paylaşır. Bu iki örnekte var. Önemli olan sen hangisindensin? Hangisi olmak istiyorsun? Buna karar vereceksin.

Yakup Sancı: Dizilerde başrol oynayan bazı insanların "ben oldum" rehavetine kapılıp, sanatçılıkla bağdaşmayan bir takım söylemlerin, eylemlerin içinde olduklarını görüyoruz. Bu arkadaşlar için düşünceleriniz nedir?

Menderes Samancılar: Dizilerde jön oynayan biri, hayatı boyunca jön olarak kalacağını sanıyor. Ama dizi bittikten sonra kimse tanımıyor. Sanatla, sanatçılıkla alakası yok. Ama istediği bir şey var. Nedir bu? İnsanlar sokakta gördüklerinde onun için çıldırsınlar, çırpınsınlar. Başbakan sanatçıları davet ediyor, katılanlara bakıyorsunuz, içinde bir kaç isim istisna. Kimi, "ben askere gideceğim, başbakan bana haçlık versin" diyor. Kimi,"ben vipten geçemiyorum, benim böyle bir problemim var" diyor. Diğeri, "ben Kürt kökenliyim" diyor. Ama Kürt meselesi konuşulurken dışarı çıkıp ağlıyor. Ağlayanın trilyonu var. Para isteyenin trilyonu var. Vipten geçmek isteyenin trilyonu var. Başbakanın seçtiği sanatçı ekibine bakar mısınız? Seni, beni niye çağırmıyor peki? Bizim konuşacaklarımız var. Biz, ülkemizin bugününden, geleceğinden kaygılıyız...

Jönler Kral gibi yaşamak istiyor, insanlara eğilmeyi, insanların elini sıkıp tokalaşmayı, onların derdini dinlemeyi kompleks olarak ele alıyorlar. Bir sanatçı bunu yapmaz. Böyle davranan kişiler çalıştığı film bittiğinde kendileri de biter. Böyle sanatçı da olmaz, böyle şöhret de olmaz. Adamın dizisini alıyorsun sanki çocuğun oyuncağı alınmış gibi ağlıyor. Hak, hukuk, emek % 80'inde yok. Bunların ne olduğunu da anlamazlar. Gönül ister ki filmlerde belirleyici roller oynayan insanlar, ülkenin geleceğinde de belirli roller oynasınlar. Yapıcı, birleştirici, uzlaştırıcı olsunlar. Bunları başardığımızda ülkenin pek çok meselesi de çözülmüş olacaktır. Çifte standart'ı ülkemiz tepeden tırnağa kadar yaşıyor. Maalesef bu var. Çifte standart insanlar için. Hayvanların böyle bir kaygısı yok. İnekse otunu yer, güvercinse uçar, taklasını atar. Çifte standart'ı biz yaşıyoruz. Hayat bu kadar vicdansız, acımasız ve terbiyesiz...

Yakup Sancı: Siz, çifte standart'ı gördüğünüzde tepkiniz ne ölçüde oluyor?

Menderes Samancılar: Orhan Gencebay ile Sapanca da bir filmde çalışacağız. Yapımcımız da eski bir oyuncu arkadaşımız. Bizi bir otele götürdüler, kış ayında bu otelde kalacağız. Koca oteli bir soba ile ısıtmaya çalışıyorlar. Burada mı yatacağız? Dedim. "Evet burada yatacağız" dedi, yapımcı arkadaş. Peki Orhan Gencebay nerede kalıyor? Dedim. "Vakıf otelde kalıyor" dedi. Peki, o orada kalıyor da biz niye burada kalacağız? "İşte o otelde yer yok" falan. Otele telefon ettim boş odalarının olduğunu öğrendim, otele gittik, biz de orada kaldık. Sonraki gün tüm ekip geldi, aynı otelde kaldık. Çifte standart'ı gördüğüm anda tepkimi gösterdim. Bunu işimi bırakmaya kadar götürdüm...

Figüran oyuncuların yediği yemeğe kadar müdahalelerimiz olmuştur. Bu nedenle pek çok film şirketi ile aram açılmıştır. Başkalarının haklarını savunurken başımız ağrımıştır. Bundan zerre kadar şikayetçi değilim. Bu benim insanlık görevimdi. Oyunculara yemek gelir, 20-30 figürasyon elemanına ekmek arası salam gelir. Bu tür müdahaleler şirketlerle aramı açtı, işlerimi bozdu. Tabi ben bu konuda yalnız değilim. Benim gibi çok arkadaşımda bu konuda gerekli hassasiyeti gösteriyor.

Yakup Sancı: Ödülleriniz ne durumda?

Menderes Samancılar: Antalya, Adana, O.M. Arıburnu, Siyad, Oyuncular Derneği, Rotary kulübü, Lions, gibi farklı yerlerden başarı ödülleri aldım. Ödüllerle ilgili bir kaygım yok. Ödül alsam da olur, almasam da olur. Önemli olan ben yaptığım işi severek yapıyorum. Ödül almayı ne küçümseyeceksin, ne de yadsıyacaksın. İnsanlar iyi işler yaptığında ödüllendirilmeli. Çünkü iyi iş yapmayanlardan, yapanların ayrılmasıdır ödüller. Tabii bu ödül almayanlar başarılı değildir anlamına da gelmez. Aynı maratonda bin kişi koşar, bir kişiye ödül verilir. Bu bin kişinin emeğini inkar edemezsiniz. Ömür boyu koşup, dereceye giremeyenler de olabilir. Önemli olan koşması... Koştu ya emek verdi ya işte önemli olan bu...

Yakup Sancı: Oyuncu olmak isteyen genç arkadaşlara, çocuğunu reklamlarda, dizilerde oynatmak isteyen ailelere ve çocuklara neler söylemek istersiniz?

Menderes Samancılar: Oyunculuğun insan hayatında hiç acelesi yok. Eğer oyunculuğu hedef alıyorsanız, er, geç oyuncu olursunuz. Ama, ilk önce bir insanın asıl yapması gereken okuduğu okulu bitirmesi. Doktor ol, Avukat ol, her ne olacaksan önce o ol. Oyunculuk insanlarda hobi olarak başlamalı, hobi olarak gelişmeli. Oyunculuk sonraları gelişerek pratikle başarılır. "Ben oyuncu olacağım, hayatımı oyunculuk yaparak kazanacağım" diye yola çıkarsan kaybedersin, hüsrana uğrarsın. Çünkü oyunculuktan edindiğin deneyim yetmez. Hayatın içinden bilgiye, birikime de ihtiyacın var. Önce hayatı bilmelisin, dünyayı tanımalısın. Oyunculuk zaten hayatın içinde yerini alır. Elinde asıl bir işin olmalı. Bu işin okulunu oku, konservatuarına git. Eğitimsiz oyunculuk kalmadı. Biz eğitimsiz oyunculuğun son nesilleriyiz. Dünya sinemasında da bu böyle... Kimi maden işçisiymiş, kimi başka bir şey... Günümüzde böyle değil. Eğitimli bir oyuncu olduğunda, senden umut bekleyen insanlara bir şeyler katabilirsin ancak...

Cahil bir aileden iyi bir oyuncu yetiştiremezsiniz

Çocuk oyuncuların bile eğitimli olması lazım. Ailelerinin eğitimli olması lazım... Aile çocuğuna "hayatını buradan kazanmak zorunda olmadığını, bu işi bir hobi olarak yapması gerektiğini" söylemeli. Ailelerin eğitimi önemli... Cahil bir aileden iyi bir oyuncu yetiştiremezsiniz. Bir sanatçı yaratamazsınız. Çocuklar çok önemli ve bizim en büyük sancımızdır. Doğu da bir film çekersin. Oradan bir çocuğu oynatırsın, bu filmde iş biter dönerken arkadan çocuk el sallar. Bu çocuğun dünyasını ne yaptın peki? Umutları vardı, onları ne yaptın? Hepsi yok oldu. Eğer bir film çekeceksen git o çocuğun dünyasını çek. Çocuk oyuncu seçerken "sen olmadın, sen gel" der başka birini seçersen bu başka bir travmanın kapısını açıyorsun demektir. Bunun için çocuklar çok önemli ve çok dikkat edilmeli. Biz oyunculara düşen görev, sete gelen çocuklara "çocuğum yeteneklisin iyi bir oyuncu olabilirsin ama önce eğitimini tamamlamalısın" demek olmalı. Onlara yol göstermeliyiz. Bunu yapıyoruz hatta "ne zaman başın dara düşse bizi ara" deriz. Ne bir adres, ne bir numara veririz, ama yapımcı olarak, oyuncu olarak "bizi ara" deriz. Bizi hiçbir zaman bulamazlar. Bizi arayamayacaksa, bize ulaşamayacaksa bunu niye deriz? Bu da yanlış...

Yakup Sancı: Sanat hayatınızda sizi en çok üzen, etkileyen neydi?

Menderes Samancılar: Asmalı Konak dizisini çekiyorduk. Ülkenin her tarafından sete otobüslerle insanlar geliyor, oyuncularla fotoğraf çektiriyordu. Fotoğraf çektirmekten iş yapamaz bir hale gelmiştik. Diziye kısa bir süre ara verildi. Eşimle Ürgüp'ten çıktık yola İstanbul'a geliyoruz. Eşimle hangi konuda hatırlamıyorum arabanın içinde karı-koca arasında geçen bir tartışmamız oldu. Moralimiz iyice bozuldu. Sinirlerimiz iyice gerildi. Bolu dağında "İsmail'in Yeri" diye bir yerde yemek molası verdik. Çok gergin bir halde yemek siparişimizi verdik. Yemeklerimiz geldi. Çatalı elime aldım, yan masada 4 kişilik bir aile içinden 11-12 yaşlarında bir çocuk kalktı geldi. "Menderes amca bir resim çektirebilir miyiz?" dedi. Eşime sinirliyim, çocuğa döndüm "yavrum yemek yiyoruz, yemeğimizi yiyelim sonra çektiririz, kaçmıyoruz ya dedim." Çocuk bana şöyle bir baktı, göz göze geldik. Sonra gitti yerine oturdu. Ama içim bir tuhaf oldu. Kafamı önüme eğdim yemeğimi yemeğe başladım. Aklımda da çocuk var. Kendi kendime diyorum ki. "Yemeği bir an önce bitireyim de, çocukla fotoğraf çektireyim, bakışları içime oturdu" Diyorum. Yemeğimin sonuna geldim, çocuğu çağırmak için başımı çevirdim, masa bom boştu...

Aile ve çocuk çoktan gitmişti. Kurşun yemiş gibi oldum. O çocukla fotoğraf çektiremedim ya içime oturdu. Çocuğun bakışları halen içimi eritir. İçimde koca bir yara olarak kaldı. Hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, üstelik bir çocuğa yaptım bunu. Şimdi 18 yaşlarında olmalı. Bir gün televizyondan bunu anons edeceğim. O çocuğu bulacağım ve özür dileyeceğim. Halen vicdan azabı çekiyorum. Beni kolay kolay affedeceğini zannetmiyorum. Ama ben onu bir gün bulacağım. Buradan da sizin aracılığınızla sesleniyorum." Çocuk, lütfen Menderes amcanı affet ve ne olur bir gün karşıma çık."

Yakup Sancı: Menderes Samancılar aradığı çocukla buluşabilecek mi? Bunu bilemiyoruz. Ama biz...

Geçmişten geleceğe uzanan köprüde buluştuklarımızla söyleşilerimize devam ediyor, anlatılanlar ışığında sinemamızın sorunlarına çözümler arıyoruz.

Menderes Samancılar'a Teşekkürler.

Kaynak : Yakup Sancı

Son Yorumlar (7)

mansurx avatar mansurx 24 Ekim 2016 13:27:22

8

Baştan sona keyifle okudum teşekkürler yakup sancı.

programturk avatar programturk 17 Haziran 2010 08:41:06

Menderes Samancılar, benim de beğendiğim değerli bir aktördür. Özellikle rol aldığı toplumsal filmlerdeki performansı takdire değerdir.

Alın yazısı avatar Alın yazısı 08 Haziran 2010 09:36:06

Menderes Samancılar'ın Sinemada farklı bir duruşu , farklı bir karakteri vardır.Onu izlerken nedense Yılmaz Güneyi hatırlarım.O doğuyu , güneydoğuyu temsil eden bir oyuncu..duruşu davranışları yaşayışı bakışları , ve sinemada yaptığı rolüyle hayranla rı tarafından beğeniyle izlenilen ve kişiliği çok iyi bir sanat insanıdır.yapılan bu röportaj için Sinematürk'e Teşekkürler...Menderes SAMANCILAR'a sanat hayatında başarılar diliyorum.

Yandex.Metrica