Yetenek, şavkıyan bir duvara tırmanma cesaretinin adıdır posteri

Yakup Sancı: "Etrafını çevreleyen dağlar, büyük bir yuva gibi görünmesini sağlar. Yarı taş, yarı kerpiç, toprak avlular... Avluların içinde bahçelerin kokusuna karışan kuşların şarkıları... Avluların içinde koyunlar, keçiler, inekler. Avluların önünde asmalar, asmaların altında kuyular. Kuyuların üstünde, iplerle bağlı bakır ya da teneke kovalar. Ayrıcalıklı olan betonarme ilköğretim okuluyla, ulusal bir biçimi var. Dünyanın nazarında, tüy kadar hafif, yok sayılacak kadar küçük herhangi bir köydür, içi dışı birdir, uzaktan da köy görünür içine girildiğinde de köydür.

İşte şu da, o ev. Kasabaya 25, yoksulluğa 0, mutluluğa taaa km. uzaklıkta, sırtını küçük bir dağa yaslamış, çömelmiş oturuyor. Bu haliyle, en çok anneannemi hatırlatsa da, hemen yerinden kalkıp, babamla birlikte çalışacakmış gibi duran bir ev. Yüzünü Fırat'a çevirmiş, gözlerini sulardan ayırmayan bir ev. Hangi türküyü söylese, nakaratı ağıtça... Güneye doğru gidildiğinde önce tıknaz bir kasabaya, oradan da uzun boylu bir şehre ulaştırılırsınız.

Anneme gelince, susmaya gözlerinden başlayan, ağladığını avuçlarında saklayan bir mahzun. Hep bu yüzden elleri yumuk-yumuktur. Bizleri kollarıyla tutmaya çalıştı, beceremedi. Ben annemin kollarından, İstanbul'un ortasına düştüm. Kalan yedi kardeşim, başka şehirlerin, başka ülkelerin ortasına düştüler, bütün gurbetler nasibini aldı bizden. Ağacı dalsız, yolu araçsız, aileyi çocuksuz düşünemeyen dedem, koyunlarımızdan birini satıp bana bir saz almıştı. O saz da benimle beraber İstanbul'a geldi.

Bir kapıyı açıp, ötekini örtmeye gitmenin adı yaşamak... Benim gibi köyde doğanlar için, önce kasabadan, sonra şehirden, sonra ülkeden, nihayet Dünyadan geçmektir yaşamak. Ben bu yola düştüğümde, çok şeye çok geç kalmıştım, her şey için erkendi. Öyle düşünmüş olacak ki benliğimin kendi, yanıma ses çıkaran bir cisim aldım... Daldım... "Uzun ince bir yoldayım. Gidiyorum gündüz gece..."

Çocukluğunu ve çocukluğunda yaşadığı yöreyi işte böyle anlatıyordu, uzun ince bir yolda giderken, geçmişten geleceğe uzanan köprüde karşılaştığımız güzel dost, Muzaffer Özdemir. 1961 yılında Malatya'da doğan Muzaffer Özdemir, küçük yaşlarda bağlama çalmaya ve şiir yazmaya başladı. İlk şiirini on üç yaşında yayımladı. Birçok dergi ve gazetede çeşitli inceleme yazıları ve şiirleri yayımlanan Muzaffer Özdemir, bugüne kadar 17 de kitap yazdı. Şiirleri Edip Akbayram, Hasret Gültekin, Onur Akın gibi sanatçılar tarafından seslendirildi.

1987 yılında "20.Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi"ne, 1989 yılında "Behçet Necatigil Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü"ne, 1999 yılında "Cumhuriyetten Günümüze Türk Şiiri Antolojisi"ne, 2001 yılında "Yüzyılın Türk Şiiri Antolojisi"ne, yine 2001 yılında "Emek Şiirleri Antolojisi"ne alındı. 1994'de Küçükçekmece Kaymakamlığı'nın çabalarıyla kurulan beş bin kitaplı bir halk kütüphanesine adı verildi.

Altı Enstrüman icat eden Özdemir, Yurt içinde ve 20 kadar Avrupa ülkesinde konserler verdi. Film müziği, belgesel müziği çalışmalarının yanı sıra kendi bestelerini içeren beş de kaseti piyasaya sunuldu. Müzik ve tiyatronun önemli isimleriyle çalışma imkanı bulan Özdemir, 35 yıldır tiyatro yaptı, yapmaya da devam ediyor. Sanatın her alanında olmak istedi. Denemediği bir karikatür kalmıştı onu da denedi...

Bir çamaşır tokacı ile başlayan bağlama tutkusu zamanla inanılmaz boyutlara ulaştı. Kimi zaman"Bağlamasıyla sevişen adam" denildi. Kimi zaman"Tek başına orkestra..." Hani "10 parmağında 10 marifet" denilir ya, müziğimizin Duayenlerinden Cahit Berkay, Muzaffer Özdemir için" Sahnede 12 el 24 bacak ve kocaman yürekli adam" derken anlatmak istediği de buydu...

Sanatçı Muzaffer Özdemir'in dünyasına hoş geldiniz...

Muzaffer Özdemir: Halk müziğinin, halk kültürünün, halk danslarıyla, Enstrümanlarıyla, türküleriyle ilgili yoğun ve dinamik olduğu bir bölgede doğdum. Hemen hemen herkes saz çalıyordu, herkes türkü söylüyordu. Bütün yaşlılar masallar anlatıyordu. Resmi olmasa bile kütüphane hacminde evlerde kitapların olduğu bir bölgede doğdum. Bu anlamda şanslı olduğumu düşünüyorum. Hatta doğduğum bölgenin türküleri o kadar yoğun ve etkilidir ki. Türk Halk Müziğinde Arguvan ağzı diye bir alan vardır, bir tür vardır. Tıpkı Karadeniz, Eğe, Barak, Hoyrat, Bozlak türküleri gibi Arguvan türküleri vardır.  Bu nedenle özel bir bölgede doğdum.
Malatya genel olarak kayısı ile öne çıkan bir şehirdir ama kültürel anlamda kayısının hiçbir değeri yoktur. Türkü, hem ezgileriyle hem sözleriyle hem de müzikal ve şiirsel yapısıyla beni besleyen belki de hem müzisyen hem şair olmamı belirleyen bir doku oldu.

Sanatın birçok alanıyla ilgilendim, birçok alanında profesyonel ürünler ortaya koydum ama öne çıkan iki yapı görünüyor. Şiir ve müzik... Bunun da doğduğum bölgeye epeyce bağlı olduğunu düşünüyorum.  Burada önemli bir şey daha var. O kültürel dokuyu aktif olarak işleyen bir babanın oğlu değilim ama bir dedenin torunuyum. Kültürel anlamada babamdan dolayı değil ama dedemden dolayı çok şanslıyım.

Çünkü okuma yazma bilmeyen dedemin çok ciddi bir kütüphanesi vardı. Okuma yazma bilmeyen bir adamın niye bir kütüphanesi vardı? Ne işe yarıyordu? Dedem ilkokul okuyan çocukların en iyi okuyanlarını bilir, onlara her gün haçlık verirdi ve kendisine kitap okuttururdu. Bu kütüphanede Karacağolan, Pir Sultan, Yunus Emre şiirlerinin olduğu kitaplar vardı. Okumayı öğrenir öğrenmez bu kitapların içinde buldum kendimi.  11-12 yaşlarında şiir yazmış olmamın etkisi buradandı.
17 ayrı Enstrümanı aynı anda çalıyorum.

İstanbul'a 13 yaşımda geldim, gelir gelmezde mahallemizde bulunan saz kursunu keşfettim. Camında"Saz dersleri verilir" yazıyordu. Bir adamın karşısında genellikle genç biri oturuyor, bağlama öğretiyordu. Bu manzarayı görünce benim kalbim sulanıyordu. Babam İstanbul'a geldiğimizde bir saz aldı. Bu sazcı dükkanında derse, kursa başladım. Tamam, telleri vardı, ezgileri öğreten biri vardı ama ben yine o eski alışkanlığımdan dolayı yine sazın her yerini kullanıyordum. Perküsyon olarak arzu ettiğim sesleri sazın her yerinde arıyor, almaya çalışıyordum. Bu tazımı giderek çok daha geliştirdim. Fakat hem ellerim çok yıpranıyordu, hem de saz çok yıpranıyordu. Bu nedenle elimde çok saz telef oldu. Sazın farklı yerlerinden aldığım o ritim seslerini, Perküsyon seslerini diğer Enstrümanlara dağıttım. 17 ayrı Enstrümanı aynı anda çalıyorum. Aslında bağlamadan aldığım sesleri diğer Enstrümanlara dağıttım, paylaştırdım. Hem bağlama rahat etti hem de ellerimi kurtardım. Böylelikle daha zengin ve görsel bir fotoğraf,  bir sahne çıktı ortaya.

Yakup Sancı: Farklı bir bağlama çalma tarzınız var. Bunu nasıl geliştirdiniz?

Muzaffer Özdemir: Doğduğum bölgenin etkisiyle bağlama çalmayı çok istiyordum. Çocuk yaşlarımda bildiğim tüm müzik aletleri bağlama, davul, zurna. Bağlama çalmak istemiştim. Bu nedenle ilk bağlamam çamaşır tokacıdır. Bir tokaca teller bağlamış ve çalmaya çalışmıştım. Tabii saz gibi ses çıkmıyordu ama çıkarabileceğimi sanıp çok da çaba harcamıştım.

Benim böyle bir hevesimin olduğunu gören kütüphanesi olan ve okuma yazma bilmeyen dedem koyunlarımızdan birini 25 liraya satıp bana bir saz almıştı. Fakat o zamanlar sazların telleri kalitesiz olduğundan ve benim de acemi olduğumdan olsa gerek, üç beş gün içinde teller kopar saz telsiz kalırdı. Ancak Malatya'ya bir iki ayda biri gidilecek de giden birisine saz teli sipariş edeceksin. Bu şekilde tel siparişi verirdim tel gelirdi ama takarken yine 2-3 tanesini koparırdım. Bir hafta içinde yine telsiz kalırdı sazım, dolaysıyla bende telsiz kalırdım. Bu nedenle ben yıllarca telleri olmayan bağlama çaldım. Bağlamanın tellerini tırnaklayarak, perde aralıklarından yararlanarak, bağlamayı Perküsyon olarak düşünürsek her yerinden farklı ses çıkar. Bağlamanın her yerini kullanarak Perküsyon gibi kullanarak ses çıkarmaya çalışıyordum. Bir miktar da çıkarıyordum demek ki her akşam köydeki komşularımız bize gelir beni dinlerlerdi. Muzaffer Özdemir bağlama tarzının tohumları o yıllarda atılmıştı. Eserlerimi bir albümde topladım ve Türkiye'de ilk şelpe (elle çalınan bağlama) Kaset ve CD'mi yayımladım.

Yakup Sancı: Siz çeşitli müzik aletleri icat ettiniz. Ne tür bir müzik yapıyorsunuz da, mevcut Enstrümanlar varken yenilerini icat etmek gerekiyor?

Muzaffer Özdemir: Birçok nedeni var. Yaptığın işin kendine ait bir alfabesi olmalı.  
Yeryüzündeki her şeyin kendi özünden gelen bir şiiri bir müzikal ifadesi olduğuna inanıyorum. Saç sakal keserken, makasından çıkan melodik sesler yüzünden yıllardır aynı berbere gidiyorum. Siz sürahiyi masaya su koymak için kullanırsınız. Ben, sahnede milyonlarca ses almak için kullanırım. Ya da tam tersini düşünelim. Evinizde veya ofisinizdeki koltukların arasına bir darbuka koysanız, üzerine zevkinize göre bir cam kestirip yapıştırsanız, şık bir sehpa olur değil mi? Evde bu yapılabilirken, dünyanın en devingen yeri olan sahnede neler yapılmaz ki... Sahnenin uzamını tüm boyutlarıyla ve olası tüm düzeylerde kullanılabilecek şekilde tasarlarım.

O günkü repertuara uygun olarak sahneyi giydiririm, kendim de ona göre giyinirim. Yalnız elimdeki çalgıları değil, sahneyi de, seyirciyi de akort ederek başlarım. Amacım hoş zaman geçirdiği anda bile, seyircimi değiştirip yapıcı bir işlevle organik bağ kurmasını sağlamaktır. Onun, gerçek sanatçıyla, yaratıcıyla karşılaşmasını sağlamak.

Seyircimin, alan bakımından olmasa bile,  anlam bakımından her zaman büyük bir sahneyle karşılaşmasını sağlarım. Hem yalnızca büyük değil, büyük ve örnek teşkil eden bir sahneyle... İcat ettiğim müzik aletlerinin, isimleri olan var, olmayan var. Çöp tenekesini yorumladım, bir Perküsyon olarak kullanıyorum. Bir maşrapayı bir sürahiyi Perküsyon olarak kullanıyorum. Bunların isimleri yok ama yorum var.

Tabii icat ettiğim ve müzikal zenginlik sunan 6 tane müzik aletim var. Bunların en ünlüsü"Ta..." Ta yaylı bir Enstrüman...  Piyanodan ses hacmi olarak daha geniş olan ilk enstrüman benim icat ettiğim"ta"dır. Bu nedenle biraz da"Doğunun Piyanosu" diye tanımlandı. Ki çok hoş ve doğru bir tanımlama 2000 yılında icat ettim bu aleti. Gerek ulusal basında gerekse yurtdışında geniş haber oldu. O dönemler hak ettiği ilgiyi gördü."Ta" Curanın, Çöğürün, Tamburanın ve Divan Sazının seslerini aynı anda duyuruyor.

Yakup Sancı: İlk icat ettiğinizde ilgi görmüş ama pek bilinen bir Enstrüman değil. Bunun nedeni nedir?

Muzaffer Özdemir: Genel olarak sanata, kültüre olan duyarsızlığımızla ilgili. Kültür Bakanımız bir defa dinlemedi bu Enstrümanı ve dinleme gereği de duymadı. Bu icattan sonra 4-5 Kültür Bakanı değişti ama hiç biri dinleme gereği duymadı. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Bu nedenle"Ta" ile günümüzde herhangi bir performans sergilemiyorum, evde duruyor.

Yakup Sancı: Adı neden "Ta"?

Muzaffer Özdemir: Çünkü ben onunla buluşmak için "Ta" oraya gittim. Ya da o bize "Ta" oradan geldi. Bu nedenle adı"Ta"

Yakup Sancı: Diğer icat ettiğiniz aletlerin adı nedir ve ne tür ses çıkarır?

Muzaffer Özdemir: Tabani diye bir icadım var. İsminin Tabani olmasının nedeni de şu; Ayağımın tabanıyla çalıyorum. İsmini de bir müzisyen ağabeyim koydu. Mahsuni, İhsani, Seyrani gibi halk ozanı ismine benzer folklorik bir ismi var. "Şıllık" var. Sinema sanatçısı Atilla Ergün koymuştu bu icat ettiğim aletin adını da. "Şıllık" çok küçük ama çok zengin bir müzik aletidir. Marakas, zilli tef, kastaniyet'in çıkardığı sesleri aynı anda çıkartıyor. Benim bir klip çekimimde Atilla Ergün oynamıştı, çekimlerde elimdeydi ve çalıyordum. Atilla Ergün, "Bunun adı ne?" dedi. Ben icat ettim ama isim koymadım, adı yok dedim. "Bunun adını ben koyuyum o zaman, bunun adı şıllık olsun." Dedi. Peki dedim Atilla Ergün'ün hatırına adını "Şıllık" koydum. Bu çekimlerden bir ay sonra da Atilla Ergün rahmetli oldu. Toprağı bal olsun.

Yakup Sancı: Siz farklı aletler kullanarak farklı sesler çıkarmaya çalışıyorsunuz. Size, do-re-mi-fa-sol-la-si gibi mevcut notalar yetmiyor mu?

Muzaffer Özdemir: Do-re-mi-fa-sol-la-si hiçbir insana yetmemeli. İnsan sadece bunlarla yetinmemeli. Bir de biz ses dünyasını sadece do-re-mi-fa-sol-la-si sanıyoruz. Halbuki ses dünyası çok do-re-mi-fa-sol-la-si.

Yakup Sancı: Sizi çok defa keyifle dinledim, izledim. Özellikle bağlamada çok iyisiniz. Öğrencileriniz var mı? Çırak yetiştirdiniz mi?

Muzaffer Özdemir: 22 sene ders verdim. Yüzlerce öğrencim oldu. Ama sadece öğrencilerim oldu. Keşke kendilerini geliştirebilselerdi. Her biri bir isim olsaydı ben de göğsümü gere gere başarılarıyla övünseydim. Üzücü ama hayat böyle işte... Hayatın her alanında ortaya özel şeyler koymuş insanların sayısı çok az. Bu bilim alanında da öyle, sanatta da öyle, sporda da öyle...

Yakup Sancı: Tiyatro çalışmalarınız var. Halen de turnelere çıkıyor oyunlar oynuyorsunuz. Muzaffer Özdemir tiyatroyu nasıl tanımlıyor?

Muzaffer Özdemir: Tiyatro biraz seslerle, jestlerle vücut dilimizi ve bulunduğumuz alandaki görsel malzemeleri de kullanarak sunulan bir dünyadır. O yüzden tiyatroyu hiçbir zaman profesyonel oyuncular gibi sahnede sergilenen bir oyun olarak düşünmedim. Tiyatro belediye otobüsünde oynanır, evin hanımı mutfakta oynar, öğretmen okulda oynar. Tiyatro her an hayatın her alanında var. Her an sergilenilen ve yaşanılan bir sanattır. Tiyatro görsel yaşamın ta kendisidir. Bunu çocuk yaşlarımda fark ettim bu nedenle bulunduğum mekana, karşımdaki insanlara, üstümdeki malzemeye, çevremdeki malzemeyi nasıl değerlendirebilirim, hayatımızı daha gülümseyen bir hale getirebilmek için bunlardan nasıl yararlanabilirimi keşfettim. Konuştuğumuz dilde de bunların içine dahil. Hepsini bir araya getirebilmek için bir çabam oldu. Sonra çabaya da gerek kalmıyor, bu senin karakterin oluyor artık. Bir zaman sonra bulunduğun yerde her şeyi değerlendirmeye başlıyorsun.
Bu nedenle tiyatro benim için hayatın ta kendisidir. Sahneye gelince marka olmuş pek çok usta ile üstat ile sahne paylaştım. Ama hiçbir zaman tiyatro oyuncusu olduğumu iddia etmedim. Yalnız dünyadaki bütün insanlar tiyatro oyuncusudur onu biliyorum. Tüm insanlar kendi hayatlarında yaşadıklarını oynar. Benim yaptığım sadece şu; Bunu sergiliyorum insanlarda izleyecek, ya para alacağım, ya alkış alacağım, ya takdir alacağım gibi bir kaygım yok. Yaşadığım her alanı, her zaman dilimini bilinçli yaşarım. O zamanı gülümseyen bir zamana dönüştürebilmek için bilinçle yaklaşırım. 14-15 yaşlarında başlayan tiyatro yaşamımda halen yollardayım, profesyonel bir kadroyla bu sene de(2011) tiyatro yapmaya devam ediyorum.

Yakup Sancı: Çeşitli kitaplar yazdınız. Bu kitapların içeriği nedir?

Muzaffer Özdemir: 17 kitabım oldu. Bunların 10 tanesi şiir, 4 tanesi mizah, 3 tanesi de araştırma kitabı. İsimleriyse şöyle; Çelik Renkli Şiirler. Yazıldığına Pişman Olmayan Şiirler. Bu Dünyadan Gökçe Geçti. Mor Gecemin Terlediği Yıldızlar. Yorguncunun Anıları. Muzovizyon. Ömrümde Bu Gün. Gökyüzü Bahaneydi. İyi Akşamlar Perşembe. Mizahımı Elleme Gıdıklanıyorum. Öyküleriyle Türkülerimiz. Bebek Evde Kız Bahçede Sallanır. Bağlama'dan Ta'ya Şelpe. Sazım Sözüm Sobe (Türkülü Kabare). Kasten Yazılmış Şiirler. Aşk Düeti. Dalında Işık Kopardım.

Yakup Sancı: Yetenek nedir? Bize yeteneğin tanımını yapar mısınız?

Muzaffer Özdemir: Yetenek, şavkıyan bir duvara tırmanma cesaretinin adıdır. Bu duvara tırmanmak tehlikelidir. Biraz tırmandıktan sonra vazgeçmek daha da tehlikelidir.

Yakup Sancı: Bir şiirinizde "Bazı sesleri duymaya kulakların yetmeyince yüreğini açarsın" diyorsunuz. Burada ne demek istediğinizi bizimle paylaşır mısınız?

Muzaffer Özdemir: Bu iki dizeyi, yirmi beş yıl önce yazmıştım. Kulakla duyulan sesler, bütün canlıların duyabileceği seslerdir. Kedinin de, farenin de, serçenin de duyabileceği türden sesler. Yürekle duyulabilecek sesleri ise, yalnızca olmuş insanlar duyar.  Çünkü bunlar ilahi seslerdir. Tanrının sesi, ışığın sesi, aşkın sesi gibi... Meyletmiş olmamalısın dünyanın var-ı atına, bindiceğin kendi iskeletin olmalı ve o iskeletin içinde bir ruh taşıyor olmalısın ki, bu sesleri duyasın. Bu sesler ne her an dört yanımızdan kulaklarımıza yansıyan sesler kadar içi boş, ne de yanı başımızda akan derenin sesi kadar gelişigüzeldir. Bunlar kendi içinde nice ulunun nefesini taşıyan, her cümlesi kendine has melodisiyle ruhumuza yansıyan seslerdir.

Cem, bir araya gelmek, bir olmak, birleşmektir

İçselleştirdikleri bu sesleri dışa vurabilen, herkesle paylaşma becerisini gösterenler müzisyenlerdir. Doğadaki tüm sesleri disipline etmeye, Enstrümanlar aracılığıyla yorumlamaya çalışabiliriz. Bunlar her yetenekli müzisyenin yapabileceği şeylerdir. Ancak, ilahi seslerle hemhal olan ve bizim de hasıl olmamızı sağlayabilenler olmuş insanlardır. Olmamış insanların zaman zaman yaşadığı vecdi, olmuş insanlar istedikleri zaman yaşayabilirler. Çünkü olanlar ateşle iç olurlar. Alevlerden geçerler de köz olmazlar, kül olmazlar, hatta daha da canlanarak çıkarlar o vecd-i yangınlardan, yaşadıkları ortama ilham saçarak, feyz vererek, cem olmamızı sağlarlar.

Cem, bir araya gelmek, bir olmak, birleşmektir. Birleşmenin sesi, bizi vecde çağırır

Duyduğumuz melodi vecdin nabzıdır. O nedenle, vecd melodileri duyarak yaşanır. Tanrı ile buluşmak isteyenler,  tasavvuf ehli pirler, sufiler, şamanlar ve sanatçılar ancak bu melodiyi takip ederek oraya ulaşırlar. Yine bu nedenledir, duaların, ilahilerin, şarkıların türkülerin melodik oluşu. Vecde giden yolda, gerçek yaşamlarında müzikle uğraşan aşıkların, maşukların yolculuğunu kolaylaştıran, hızlandıran müziktir. Müzik amaç değil araçtır. Amaç orada olmaktır. Yalanın dökülüp gittiği, güzelin doğrulup kalktığı yerde. Çünkü o, orada. O, olmuş insanın aradığı... İşte orada, doğurulmuşlar kendilerini yeniden doğururlar. İşte orada, hakikatın köklerinden süt içmeye gidilir. Yanmakta olan Emrah'ın arşa çıkan tütünü...
Yun-us'un YUNmuş USu inleyen ünü.

"İlahi bir aşk ver bana. Nerdeyim hiç bilmeyeyim. Kaybedeyim de ben beni Arasam da bulmayayım"

Yıllar önce bir konserini izlediğim Jimi Hendriks, bir ayağını Londra'daki sahneye, bir ayağını İstanbul'daki sahneye basıyor diye yazmıştım. Bu evrensellik Jimi'nin fiziki görünümündeydi. Ruhu ise, dünyanın öbür ucunda, beni de sarıp sarmalayan vecddeydi. Müziğin ilahi gücü, onu icra edeni de, dinleyeni de, alevleri içine almaktaydı.

Bir sahnede, benim performansımı izlerken Hıncal Uluç'un "Bu nasıl Tanrıya yükseliştir" diye seslenmesinin nedeni de aynı vecddir.

Salik olmuş müzisyenler her zaman oradadırlar / Burada görünseler de.../ Anam diye yazmıştır iki kaşıyla / Alnım diye okunduğuna bakma / Giydiği Yunus'un abasındandır / Gömlek diye dokunduğuna bakma / Güneşten güneşe koşar yorulur / Rüzgar-ı nefestir eser durulur / Kendini deryaların dibinde bulur / Derelerde yıkandığına bakma

O bir ilahiden sırdan gelmiştir / Dahi gideceği yeri bilir / Nefes tazelemek için uzanır şuracığa / Musallanın kurulduğuna bakma / Onun kıymeti bilinmez güruhun yanında / o bir sanatçıdır / O bir müzisyendir, bizleri akort etmektir varlık sebebi / O olmuşlarla yüzleşmek ister / O fark ettiği yerdedir, fark edilen yerdedir / Vecd-i yar da, vecd diyarda geçirir sonsuz ömrünü...

Yakup Sancı: Bir gün Muzaffer Özdemir'le yollarınız kesişirse, müziğini mutlaka dinlemenizi önermek isterim ancak, bunu söylemem size haksızlık olur gibi geliyor. Çünkü yaptığı müzik bağımlılık yapıyor. Tekrar buluşmak dileğiyle...

Muzaffer Özdemir'e Teşekkürler.

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve www.sinematürk.com 'un izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz.
 
Yakup Sancı İletişim: editor@sinematurk.com

Kaynak : Yakup Sancı

Son Yorumlar (1)

yildiray_cinar55 avatar yildiray_cinar55 18 Mart 2011 16:56:03

ben de az cok müzige katkida bulundum. 1997 den bu zamana kadar 1793 tane söz ve muzigi bana ayit eserlerim var. hepsi de türkü tarzidir. bir zamanlar baglama calardim lakin bir vefasiz yüzünden biraktim. MUZAFFER ÖZDEMIR in müzisyen oldugunu bilmiyo rdum. hayatinda basarilar. MUZAFFER ÖZDEMIR ve YAKUP abime saygilarimla.

Yandex.Metrica