"Kurufasulyeyi sorma, karate yaparım!" posteri

Yakup Sancı: Eskişehir'in Alpu ilçesine bağlı Karaçay Köyü, sonbahar mevsimini yaşıyordu. Nemli toprak mis kokularını saçıyor, ağaçlar, bin bir emekle açtığı çiçeklerini çoktan meyve yapmış, yapraklarını döküyordu. Koca yürekli Yakup emmi, nasırlı elleriyle kavrar bir avuç toprağı, kaldırır gökyüzüne doğru. "Ey Allah'ım, bu avucumdaki toprak gibi mis koksun. Bu avucumdaki toprak gibi bereketli olsun. Bu avucumdaki toprak gibi hayırlı olsun" der saygıyla avucundaki toprağı aldığı yere bırakır...

Annesi tipik Anadolu kadını... Uzun saçları belinde, nasırlıdır onun elleri de Yakup emmi gibi. O da toprakla yoğurmuştur katığını. Sevgiyle, aşkla okşamıştır koyunu, keçisini. Sevinç gözyaşlarının onun gelişiyle birlikte toprağa karıştığında tarihler, 8 Eylül 1937'yi gösteriyordu.

Bir avuç bebe, henüz yeni geldi dünyaya. Ne o birini tanır, ne de o'nu birileri. Sonraki yıllar öyle mi olacak ya? Nasırlı elleriyle kavrar bebeğini kaldırır gökyüzüne koca yürekli Yakup emmi" adın Fahrettin olsun" der, öper alnından. Küçük Fahrettin yoksul aileye neşe kaynağı olur, umut ışığı olur.

Fahrettin umutla serpilir, aşkla büyür Anadolu'nun yoksul köyünde. Koyunları, kuzuları, eşeği, köpeği olur zamanla, çocukluğuna arkadaşlık ederler. Tanımaya başlar geldiği dünyayı...

Annesi tarafından Eskişehir Necatibey İlkokuluna yazdır ama hiç sevmez okulunu. Çünkü toprağı sevmişti, koyunu, keçiyi, kediyi, köpeği sevmişti. Bir taraftan toprak çeker ardından, bir taraftan hayalleri kovalar peşini"okuyacaksın, doktor olacaksın" der. Eskişehir Lisesini okurken hayalleri de büyür. Kitaplar tanır. Yeni dünyalar tanır. Sait Faik'i, Orhan Veli'yi, Panait Istranti'yi tanır.

Fahrettin Cüreklibatur, okumayı sevmiştir artık. Üniversite hayalleri kurar. Ancak yoksul Yakup emminin oğlunu üniversite okutacak gücü yoktur. Yanında çalışmasını, köy işlerinde destek olmasını ister. Eşi ve büyük kızlarının ısrarı baskın gelir, oğlu Fahrettin'in üniversite okumasına razı olur. Fahrettin okur, doktor olur. Yakup emminin umutları büyür de büyür.

Doktor olur olmasına ama Fahrettin'in hayalleri de büyür. Yeni hayalleri vardır artık. 1963 yılında bu hayalinin ilk adımını atar, Artist Mecmuasının sinema artisti yarışmasına katılır, birinci olarak hayalini gerçekleştirirken, bunu hiç beklemeyen Yakup emminin hayalleri yıkılır. Oğluna kendi dilince bir mektup yazarak sitemini dile getirir.

Yarışmadan bir yıl sonra 1964 yılında Halit Refiğ'in yönettiği "Gurbet Kuşları" adlı film ile kamera karşısına geçer. Bu geçiş öyle bir geçiş olur ki, çok kısa bir süre içinde yıldızlaşır, sinemamızın en büyük efsanelerinden biri olur. Türk sinema tarihine adını altın harflerle yazdırır. Yakup emmi mi? Tabii ki sitemini çoktan unutmuş, oğlunun başarısıyla gururlanır.

Yeşilçam'da bir Cüneyt Arkın esti... Bugüne kadar, 103 macera, 93 dram, 60 duygusal, 37 tarihi, 25 komedi, 21 aksiyon, 19 polisiye, 4 fantastik, 3 bilim kurgu, 3 western, 1 sosyal, bir de politik filmde oynayarak en sevdiğimiz karakterlere ruh verdi. O, bizim Cüneyt ağabeyimiz oldu, ailemizden biri oldu ve öyle de kaldı...

Şu an geçmişten geleceğe uzanan köprüdesiniz. Yaşayan bir tarih, yaşayan bir efsane
Fahrettin Cüreklibatur, nam-ı diğer Cüneyt Arkın'ın kalbini aralamaya hoş geldiniz...

Cüneyt Arkın: Yüz koyunumuz vardı. Ben babamın her şeyiydim. Geceleri koyun güdüyordum. Mübarek koyunlar sabaha kadar ot yiyor yine de doymuyorlardı. Gece ayakta uyurdum koyun güderken. Çok defa yürürken önümdeki çukuru göremeyip düştüğüm olmuştur. Koyunlar güneş doğarken doymuş oluyorlardı. Güneşin kızıllığı yayılmaya başladığında koyun sağıyordum. O sütte çiçek vardı. Çimen vardı. Ekmeğimi sağdığım süte doğruyor, iki eşeğim bir köpeğimle paylaşıp karnımı doyuruyordum. Koyunlar yatıp geviş getirmeye başlayınca ben de başımı bir keseğe koyar, toprak kokusunu içime çeker uyurdum. Ne güzel uykuydu o uyku. Dünyanın en güzel kral yatağına değişmem o uykunun tadını.

Sonra bostan bekçiliği yapardım, bir köpeğim bir sıpamla. Kimseyi görmüyordum. 15 günde bir kara tren geçerdi. Bir insan yüzü göreyim diye koşup beklerdim tren yolunda. Bir gün sarı saçlı, mavi gözlü bir kız gördüm trende. Aslında tam olarak gördüğümde söylenemez ama kıza aşık oldum. Daha sonra da hiç görmedim, tren geldi ve gitti. Bu kız benim ilk aşkımdır.

Görüyorsunuz ya işte orada biriktirmeye başlıyorsunuz.  Fark ediyor, düşünüyorsunuz. Yakınlarda öldü. İlkokul öğretmenim bana kitaplar veriyordu. Verdiği kitapları okuyunca daha önce gördüklerime anlam yüklemeye çalışıyor, cevaplarını arıyordum. Yüreğim, ruhum, iç dünyam o kadar zenginleşti ki anlatamam. Yağmuru, bulutu, yıldızı, toprağın kokusunu, çiçeği, böceği her şeyi yaşıyorsun. Anadolu insanına"Tabiatın parçası" derler. Hayır, tabiatın ta kendisidir Anadolu insanı. O içimdeki birikmiş zenginliği Cüneyt Arkın hayatı boyunca harcadı yine bitmedi. Başarımda bu iç zenginliğimin çok etkisi vardır.

Yakup Sancı: Cüneyt Arkın efsanesi nasıl başladı?

Cüneyt Arkın: Uşak'da doktorluk yapıyordum. Halit Refiğ'de bir film çekiyordu. Bana"filmde oynar mısın?" dedi. Oynarım dedim. Fakat ben doktordum ve bakmak zorunda olduğum hastalarım vardı. Gece nöbete kalıyordum. Bir de sivil hastalarım vardı. Uşak Fabrikasının bütün hastalarına ben bakıyordum. Bunun yanında, evde hastalananlar vardı, onlar geliyordu tedavi için. O günlerde filmde oynamam kısmet olmadı. Halit Refiğ, köprübaşına geliyordu, orada kitapçı dükkanları vardı. Zamanla dostluğumuz gelişti.

Sonra, ayağımda postal, havacı teğmen üniformam ile İstanbul'a geldim. Yağmur suları postalımın deliğinden girerdi. Nüroloji ihtisası yapacaktım"kadro yok" diyorlardı. O yıllar büyük sefalet yaşadığım yıllardı. Halit ağabeyin yanına gittim. Ağabey sürünüyorum burada dedim.

Halit ağabey "Gurbet Kuşları' diye bir filme bağlayacağım, bu filmde bir rol var, oynar mısın?" dedi. Ağabey oynarım oynamasına da kaç lira alacağım dedim."Bin lira" dedi. O zamanlar aldığım aylık burs yetmiş beş lira. Bin lira neredeyse bir yıllık burs param. Beni de bir yıl geçindirir.

Bu filmi çektik, sinemalarda oynadı. Derken bir teklif daha geldi. Hadi onu da oynayalım dedim oynadım. Peşinden bir daha, bir daha derken bir de baktım ki Cüneyt Arkın olmuşum.

Yakup Sancı: Doktorluk ne oldu?

Cüneyt Arkın: Doktorluk yaptım bir dönme daha. Askerliğim döneminde herhalde günde yüz hastaya bakıyordum. Sonra Adana'ya pratisyen hekim olarak gittim. O yıllarda klinik hekimlik müthiş bir şeydi. Beş duyu ile teşhisi koyuyorduk. Hastayla bir saat konuştuğum günler de olurdu. Hasta kadınlar bir yerini göstermiyor, derdini anlatmıyordu. Anlattırırdım bol bol. Bu anlatımından hastalığına teşhis kordum. Bu nedenle, doktorluk hayatımda bir kadının çıplak etine iğne yapmadım. Şalvarın üstünden iğne yapardım.

Penisilin yoktu, kızamıktan çocuklar ölüyordu. Bir hafta da kırk çocuğun öldüğünü bilirim. Katır sırtında köylere gidiyorduk. Doktorluğu sıkıntılar içinde yaptım. İdealist 8-10 arkadaş"Anadolu'ya gideceğiz, halka hizmet edeceğiz" diye yola çıktık. Doğum yapacak bir kadın feryatlar içindeydi. Belli ki çocuk ters gelmişti. Hastaya müdahale edeceğim, kocası çifte tüfek ile yolumu kesti. Genç bir delikanlıydı; Hastaya müdahale etmek için kadının namahremini görüyorsunuz. Delikanlı bunu istemiyordu. Silahla yolumu kesti, beni içeri almadı. Kadın feryatlar içinde sabaha kadar bağırdı. Sabaha karşı da karnındaki çocukla birlikte öldü.

Yakup Sancı: Çok güzel bir mesleğiniz vardı ama siz sinemayı seçtiniz.

Cüneyt Arkın: Annem, babam, herkes karşı çıkmıştı. Tabipler Birliği bile. Bir film izlerken kendi çocukluğumu gördüm. Açlık sefalet diz boyuydu, çocuk bir deri bir kemik kalmıştı. Çocuğum gibi acıdım o çocuğa. Ya başaracağım, ya öleceğim dedim.  O garibim Cüneyt Arkın'ın çabası yolu açtı. Ben Cüneyt Arkın olana kadar sofradan tok kalktığımı hatırlamam. Açlığın ne olduğunu çok iyi biliyorum.

Yakup Sancı: Cüneyt Arkın olmak o kadar kolay olmadı sanırım. Altyapı için neler yaptınız?

Cüneyt Arkın: Canla başla çalıştım. Var olmakla yok olmak sınırındaydım. Kolay olmadı tabii. Sirke gidip bir sene çalıştım. Bir şirkte ne varsa hepsini çalışarak öğrendim. Öğrendiklerimi setlere taşıdım. Filmlerde siyah kuşak karate yapacağım diye altı sene karate çalıştım. Elbette kolay olmadı.

Cüneyt Arkın belgeseli çekmek istedim, hayatımda o kadar çok sinemacı olmuş ki yapacağım film Cüneyt Arkın Belgeseli değil, Türk sinema belgeseline döndü. Aldığım ödülleri, çektiğim filmlerin afişlerini evin ortasın toplayıp sonra bunların ortasına oturup kendime şu soruyu sordum. Bir hayata değer miydi? 23 yaşında başladım sinemaya. En oburca hayata katılacağım, dört nala koşturacağım, yiyeceğim, içeceğim, sevip aşık olacağım bir yaşta sinemaya girdim. Bunların hiç birini yaşamadım. Koca bir hayat geldi geçti.

Bir ahşap evde kavga sahnesi çekiyorduk, içeride bunalıp dışarı çıktım. Yüzüme serin bir şey geliyordu, rüzgarın estiğini, baharın geldiğini fark ettim. Havayı kokladım, adamın biri salatalık soyup satıyor, insanlar salatalık yiyordu. Mis gibi salatalık kokusunu fark ettim. Yanında yeşil soğan vardı. Ekmeğimizin katığı yeşil soğan... Yazdığım şiirlerde yeşil soğanı çok kullanırım. Benim için bir semboldür yeşil soğan. Var olmak, üretmek... Çok yoğun bir çalışma içindeydim. Koca bir ömür geldi geçti. Halen sorarım kendime, değer miydi diye...

Yakup Sancı: Sakat kalma pahasına avantür filmler çektiniz. Bu filmlerde çok tehlikeli sahnelerde çalıştınız. Çeşitli kazalar yaşadınız. Bazı kişilere göre bu filmler abartı ve sıradan bulunuyor. Bu filmler dışlanıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Cüneyt Arkın: Bu baştan beri vardı. Aydın kesimi, entel kesimi kendi işlevsizliğini, anlamsızlığını geç de olsa fark etti.  Osmanlıya baktığımızda da aydın saraydan geçinir. Atilla İlhan bu insanlara ‘'Sera aydını" der. Bu insanlar sinemayı sevmediler. Çünkü bütün Türkiye bizi seviyor ilgi duyuyor. Hiçbir zaman da sinema için iyi yazmadılar. Yalan yanlış yazdılar, kötü yazdılar. Sinemayı hep küçümsediler. Ama halkın gücünü yenemediler.

Bir dönemde, Türkiye'nin en çok satan önemli bir gazetenin sahibi beni çağırdı. Dedi ki..."Sen Türkan Şoray'la aşk hayatı yaşayacaksın, evlenmek isteyeceksin o kabul etmeyecek, mektuplar yazacaksın. Sonunda intihar edeceksin" gibi pek çok şey söyledi. Ben çok kötü bir cevap verdim. Yazıhanesinden çıkarken bana "Sen bittin. Bundan sonra Türkiye'de çıkan gazetelerde her gün hakkında kötü yazılar çıkacak." dedi. Öyle de oldu. Yıllarca hakkımda kötü yazılar çıktı.  Bir gün Marmaris'te film çekiyoruz. Akşam bir balık lokantasında yemek yiyoruz. Bu gazete patronu da orada... Benim balığıma limonu kendisi sıktı. Lokantanın dışında beni görmek isteyen büyük bir kalabalık vardı, döndü kalabalığa baktı. Sonra Bana dönerek," Ahh, benim param o kalabalıkla bir birleşse ne olur. Seni ne yaptıysak yenemedik" dedi.

Yakup Sancı: Ekonomik olarak sıkıntılı olduğunuz bir dönemde seks furyası başladı. Size de bu filmlerde oynamak için ciddi paralar teklif edildi. Bu dönemi anlatır mısınız?

Cüneyt Arkın: Bir film setinde Araplardan paşanın oğlunu kurtaracağız. Atla giderken oyuncular atı vuracaklar, at devrilecek. Ben atı deviririm ama çocuk da benimle birlikte atın üstünde.  Çocuk korktu ve çırpındı. Çocuğun çırpınışıyla birlikte kötü bir şekilde yere düştük. Düştüğümde at boynuma ayağıyla vurdu, ben bayılmışım. Halit Refiğ çekiyordu bu filmi paydos etti. Bu darbeden sonra belimden de bir rahatsızlık yaşadım. Bacağım incecik kalmıştı. Ata binmem doktor tarafından yasaklandı. Ben de yatmak zorunda kaldım.

Ekonomik olarak zor bir döneme girmiştim. Bir gün yapımcının biri bir çanta para ile geldi. Senaryoyu verdi, okudum. Seks filmi. "Nasıl olsa yatakta, bir de kadın koyarız yanına filmi çekeriz" dedi. Sinirimden o hasta halimle yataktan nasıl fırladığımı anlatamam.

Yakup Sancı: Çektiğiniz bazı filmler için "ırkçı film" denir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Cüneyt Arkın: Ben Babacan programını yaparken Türkiye'deki insanları Hıristiyanlaştırma çalışmalarını takip ettim. Ne kadar çok gencimizi apartmanların alt katlarında Hıristiyan yaptılar bunları pek çok kişi bilmez. Filmlerimizde düşmanın üstüne haç işareti koymak ırkçılık mıdır? Bizans benim düşmanım değil miydi? Rodos düşmanım değil miydi?

Amerika'nın, batının Türk toplumunu biçimlendirme, istediği şekle sokma adına müthiş bir psikolojik harekat var. Bunu yıllardır yapıyorlar, halen de yapıyorlar. Bize Abdullah Öcalan'ı niye astırmadılar? Bütün Türkiye asılmasını isterken niye asamadık? Türk insanının kendine güvenini yok etmek için. Bu psikolojik harekatın amacı milli, ulusal güvenimizi yok etmek. Ulusal bilincimizi törpülemek... Ulusal varlığımızı yok etmektir.

Dikkat ederseniz ulusalcı, ulus devletçi her şeye karşılar. Ordumuza niye bu kadar yükleniyorlar? Çünkü ulus devletçi, ulusalcı, bağımsız... Bu değerlere sahip olan kim varsa saldırıyorlar.

Yakup Sancı: Çalıştığınız tüm filmlerde başrol oynadınız ve filmlerinizde, yiğit, mazlumun yanında, zalimin karşısında bir karaktere canlandırdınız. 1970'li yılların ortalarında da bu filmlerin bazıları için DGM de yargılandınız. Bir örnek verecek olursak"Yıkılmayan Adam" filmi. Bu filmlerde DGM'nin 141-142'nci maddesine aykırı olan ne vardı?

Cüneyt Arkın: Neler yoktu ki? Onlar isterlerse bulurlar. "Halkımı aldatanlara yuh olsun. Halkımı sömürenlere ibret olsun" dedik yargılandık. Vatandaş Rıza diye bir film çektim kendime. Rıza'nın gecekondusunu yıkarlar. Hakkını aramak için köyden gelmiş garibim. Atatürk heykelinin önünde açlık grevi yapar.  Etrafında bir kalabalık oluşur, kamuoyu oluşur, basın ilgilenmeye başlar. Bu filmin finalinde bir lafım var. Bu laf filmin can alıcı noktası."Kalk vatandaş Rıza." Uykusuz yorgun, argın kalkamaz bir türlü Rıza. Halk bağırır"Kalk vatandaş Rıza. Kalk vatandaş destan' diye. Sansür, "Halkı düşmanlığa yöneltiyorsun, halkı kışkırtıyorsun" diye bu lafı kırptı.

Sansüre gide gele artık oto sansüre gelmiştik. Yönetmen Remzi Aydın Jöntürk gelir sahneleri önüme atar hiçbir şey demeden giderdi. Ben anlıyordum ki filmde istediğini yapamayacak, istediği lafı söyleyemeyecek. Sansürde ne kadar beceriksiz, kabiliyetsiz memur varsa onlar vardı.

İzmir'de bir düğündeyiz yanımda eşim Betül de vardı. Bir adam geldi. Benim filmlerimden biri olan, 'Yorgun Savaşçı' filmi için, "ben Yorgun Savaşçıyı yakanlardanım" dedi. Eşim Betül kalktı ayağa "Sen o filmi yakacağına çocuklarını yaksaydın" dedi. Çok önemli insanlar geldi Türk sinemasına kimse farkında değil. Bir Halit Refiğ daha gelmez. İnsanlar artık suya sabuna dokunmasına gidiyor. En ulusalcı, cumhuriyetçi aydınlarımız bile...

Yakup Sancı: Aşk filmlerine avantür sahnesi konulurdu. Bu çok gerekli miydi?

Cüneyt Arkın: Aşk filmleri çekiyordum, çok da başarılıydım. Örneğin benim Türkan Şoray'la çektiğim aşk filmlerini şimdi çekemezsiniz. Bir Türkan Şoray bulamazsınız. O'nun gözü göz değil, gözistandı, bir deryaydı. O'nun bakışı bir memleket türküsüydü. O aşk öyleydi. Onun karşısına bir Cüneyt Arkın koyamazsınız. Aşk dolu filmler çektik. Çok güzel iş yapıyordu bu filmler. Sokağa çıktığım zaman müthiş bir devinim görüyordum. Aşk filmlerinin içine avantür koyardık. Aptalca hareket yapmak adına değil, o sahneyi çok gerekli hale getirip öyle koyuyorduk.

Yakup Sancı: Halk tarafından sevilen bir aktörsünüz. Farklı ideolojilerden insanlar sizi kendilerine yakın göstermek adına girişimlerde bulunur muydu?

Cüneyt Arkın: 1980'li yıllarda bana her ideolojiden insanlar film yaptırmak istiyordu. Bir tarafı seçip film yaptığımı düşünün. Hemen"Cüneyt Arkın onlardan" derler. Tehdit edildim. Kurşun yedim, çocuklarımın doğum gününde hediye olarak kurşun gelirdi. Neler neler yaşadık. Pek umursamadım açıkçası. Nasıl olsa öleceğim. Ha öyle ölmüşüm ha böyle ölmüşüm dedim. Başka türlü çalışamazsın, yaşayamazsın. Böyle dönemler de yaşadık.

"Güneş ne zaman doğar" diye bir film çektik. Dünyanın en saf filmidir. Vatan arayan Türkler... Ne oldu nasıl oldu bilmiyorum. Toplumsal olaylarda bu filmi kullandılar. Bu konuda çok dikkat ettiğimiz oluyordu.

Her şeye rağmen Türk sinemasının çok önemli bir işlevi vardı. Biz filmlerimizde özellikle karakter oyuncuları çok kullanırdık. Çünkü karakter oyuncuları Türk insanının değerlerini taşıyordu. Dostluk, sevgi, paylaşmak, affetmek, alçak gönüllü olmak, azla yetinmek, az bile olsa paylaşmak. Bütün bunları karakter oyuncularımız yapardı.

Ben sinemaya başladığımda Türkiye'nin nüfusu yaklaşık olarak 36 milyon civarındaydı. Aşağı yukarı 10 milyon insan, şalvarlı Türk kadını bile ayda bir defa sinemaya geliyor bir film seyrediyordu. Türk insanı sinemayla özdeşleşti. Bu özdeşlik, onun hayatına girdi. O değerlerle yaşadı. Toplum bu değerlerle biçimlendi.

Bakınız o dönemlerde bir tane bölünme, bir tane kamplaşma yoktur. Bunu Türk sineması sağladı. Bu çok önemlidir. Bunu bizim Sera Aydınları keşfetmedi. İngiltere'den Türkiye'ye Türk sinemasını incelemek için gelmişlerdi. Bu insanların içinde bir de sosyolog vardı. Bu sosyolog fark ediyor.

Dizilerden ne kapıyor benim halkım? Hangi değerlerde birleşiyor? Dizilerde insanlar en yakın akrabaları ile yatıp kalkıyor. Bunlar bizim geleneklerimizde, bizim inançlarımızda ayıp değil, günahtı. Nerede sansür?

Bunlar planlı yürüyen işler. Yabancı filmlerin eleştirmenleri vardı. Bütün mecmualarda onlar,"Yabancı filmler Türkiye'yi istila etsin" diye yazıyordu. Etti de... Çok geçmedi, bütün sinemaları elimizden aldılar. Bu çok bilinçli bir hareketti. Sinemalar elimizden gidince biz filmlerimizi nerede göstereceğiz? Sinemalar gitti, film çekmek bitti. Tüm bunlar bilinçli yapıldı. Çünkü Türk sineması halkına doğruları gösteriyordu.

Yakup Sancı: Çektiğiniz tüm filmlerde başrol oynadınız. Karakter oyuncuları "Parayı biz değil jönler kazandı" der. Bu durumda siz ülkenin sayılı zenginlerinden biri olmalısınız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Cüneyt Arkın: Fikret Hakan, Eşref Kolçak, Hüseyin Peyda gibi bizim kuşak parayı ve şöhreti bilmedik. Ben en tehlikeli filmleri 200 bin liraya çekiyordum. 250 bin liraya çıkardım diye yapımcılar beni boykot ettiler. O yıllarda Arabeskçilerin filmleri başladı. Bir filmden 10 milyon alıyordu. Ben iki yüz bin alırken, arabeskçiler 10 milyon lira alıyordu. Öyle bir köşeye yığalım sonra lazım olur diyecek kadar paraları görmedik. Benim bir menejerim vardı, o iyi değerlendiriyordu. Ev alıyordu, arsa alıyordu. Parayı işletmeciler, sinemacılar kazanıyordu. Özellikle işletmeciler kazanıyordu.

Yakup Sancı: Günümüzde dizi filmlerin bölümlerinden 40-50 bin lira alındığı söylenir, siz bu paraları görmediniz mi?

Cüneyt Arkın: Bu paraların yüzde birini görmedim. Söylediğim gibi benim en son fiyatım 200 bin liraydı. Öyle olsaydı şimdi uçağım, helikopterim olurdu. 50 bin lira arttırdım diye patronlar bana tavır koydular.

Yakup Sancı: Karakter oyunculara, sinemanın düşkün emekçi insanlarına maddi manevi desteğiniz oluyor mu?

Cüneyt Arkın: Vaktinde ANAP'tan milletvekili adayı olmamı istiyorlardı. O yıllarda peşime takılanın sosyal güvencesi oldu. Pek çok arkadaşım emekli maaşı alıyor şimdi. Halen dua ederler. Bunun dışında benim karakter oyuncularımdan birinin frengi hastalığı vardı. Gereken neyse yapıldı. Zor durumda olup da benim haberimin olmadığı arkadaşlarım oldu. O arkadaşlarım için üzüldüm. Anılarını kitaplaştıran arkadaşlara desteğim oldu. O insanlar öyle onurlu insanlardı. Telefon açıp da"Cüneyt abi durum bu, bu haldeyim" demezler.

Yakup Sancı: Kapınızı çalıp yardım isteyeni boş çevirmiyorsunuz sanırım.

Cüneyt Arkın: Elimden geldiğince destek oldum, oluyorum. Geleni boş çevirmiyorum. Ama yakında ben kapı çalmaya başlayacağım? İki çocuk okuttum üniversitede. İngiltere'de ikisine de birer ev aldım. Benim oturduğum evden iyi onların evi. Muhteşem düğün yaptım çocuklarıma. Para dayanmıyor.

Yakup Sancı: "Bu filmi çok sevdim" dediğiniz filmleriniz var mı?

Cüneyt Arkın: Ben tüm filmlerimi seviyorum. Hepsi çocuğum gibidir. En kötü filmime bile baktığımda orada emeğimi görüyorum. Benim gibi onlarca insanın emeğini görüyorum. Şartlar kötü, senaryo kötü, para yok, tüm bu olumsuzluğa rağmen film çekiyorsunuz. Hülya Koçyiğit ile bir film çekecektik. Senaryo dünyanın en kötü senaryosuydu, ama film film oldu. İşte bu kötü senaryoyu film yapan oyuncular ve ekip...

Bir filmde, at sırtında dörtnal gidiyorum. At bir şeyden ürktü, sakinleşmiyordu bir türlü.  İyi at biniyordum. Kazak sirkinde her türlü at numarasını öğrendim. At konusunda altyapım sağlamdı, bir formül buldum, at birden bire kuzu gibi oldu. Filme baktığınız zaman siz bunu göremezsiniz, bunu ben yaşadım. Bu nedenle en kötü filmime bile baktığımda kocaman bir emek görüyorum.

Yakup Sancı: Siz, şiir de yazıyorsunuz?

Cüneyt Arkın: Benim bostan bekçiliği yapmam, köy çocuğu olmam söylediğim gibi içimi çok zenginleştirdi. Babam köyden gelmişti, gece bakıyorum babam dışarıda gökyüzüne bakıyor. Baba ne arıyorsun havada dedim."Yıldız arıyorum" dedi. İnsan tabiattan koptu diye bir şiir yazdım. Hakikaten toprağa basmıyoruz artık, her tarafımız beton oldu. Aslında biz hapishanede yaşıyoruz. Hepimiz modern köleyiz. Bir zincirimiz var ve bu zincirin uzunluğu kadar da özgürlüğümüz var. Babam toprak adamı olduğu için hemen fark etti gökte olması gereken yıldızın olmayışını, bastığı yerde toprağın olmayışını. Fark etmek güzel...

Yakup Sancı: Çok güzel Yağlı boya çalışmalarınız var. Sergi açtınız mı?

Cüneyt Arkın: Çok iyi resim hocalarım vardı. Öğrencilik yıllarımda örneğin beden eğitimi bile diğer dersler kadar önemliydi. Nevzat hocamız bizi yetiştirdi. Ne kadar klasik varsa hepsini öğretmeye çalışır, bizimle ilgilenir, uğraşırdı. Yılmaz Büyükerşen resim konusunda çok iyiydi. Bizim kuşak iyi eğitim aldı. Birkaç sergi açtım. Halk'a çok da ucuza versen resim satın almıyor. Belki bedava versen bile asacak yer bulamaz.

Yakup Sancı: Sokağa çıktığınız zaman sizi tanımayan oluyor mu?

Cüneyt Arkın: Hayır, nereye gitsem, nereye girsem orada ne kadar insan varsa yoluma çıkıyor. Rahatsızlığımdan sonra Türk halkının değerini daha iyi anladım. Ailesinden biriymişim gibi insanlar"Bizi çok üzdün" diyor."Hep dua ettik" diyor. Halen"sağlığın nasıl?" diye soruyorlar.

Yakup Sancı: Peki bu ünle yaşamak nasıl bir şey? Yoğun ilgiden rahatsız olmuyor musunuz?

Cüneyt Arkın: Halkı tanıyorsan, halkın içindeysen güzel bir şey... Pazara gider alışveriş yaparım, oturur insanlarla sohbet ederim. Otobüsle gider gelirim. Türk halkından çok şey öğrendim. Bir üniversite bitirmiş kadar çok öğrendim. İlgiden rahatsızlık duymuyorum. İnsanlarımı seviyorum.

Başka soru var mı? Sakın"kuru fasulyeyi seviyor musun" deme sana karate yaparım? Çok seviyorum?

Yakup Sancı: Son bir soru, sinemamıza bir Cüneyt Arkın daha gelir mi?

Cüneyt Arkın: Bir Fikret Hakan gelir mi? Bir Erol Taş, Kadir Savun, Hüseyin Peyda, Danyal Topatan ve onlarca arkadaşım gelir mi? O kuşak çok güzel bir kuşaktı. Kemal Tahir'in dediği gibi"Bir tür insanlardı onlar" hepsi masal kahramanıydı. Biz olmadan yani jön, jönprömie olmadan film olurdu ama karakter oyuncu olmadan film olmazdı. Onlar öyle besliyorlardı filmi. İsteseler çok büyük paralar alabilirlerdi. Şimdi onların da evi, bankada parası, arabası falan olurdu. Çünkü onlara ihtiyaç vardı, bunu anlayamadılar, istemediler. Çok çektiler, çok emek verdiler, patronlar da bu emeği görmedi.

Yakup Sancı: Halktan kopuk yaşamadığı için, halk tarafından hakkında pek çok şey bilinir. Bu nedenle bilinenlerden çok bilinmeyenlerin kapılarını aralamak istedim. Konuşulacak daha çok konumuz vardı. Takdir edersiniz ki tüm bunları buraya taşımamız mümkün değil. Cüneyt Arkın'ı anlatmak o kadar kolay değil. Hal böyle olsaydı, Cüneyt ağabey kendi belgeselini çekerdi...

Geçmişten geleceğe uzanan köprüde, bir başka kalbi aralamak için, tekrar buluşmak dileğiyle...

Cüneyt Arkın'a Teşekkürler.

Her hakkı saklıdır. Yazarının ve www.sinematürk.com 'un izni olmaksızın alıntı yapılamaz, kullanılamaz.
 
Yakup Sancı İletişim: editor@sinematurk.com

 

Kaynak : Yakup Sancı

Son Yorumlar (22)

ordulu ordulu avatar ordulu ordulu 14 Mayıs 2011 15:41:05

Sakın Kuru Fasülyeyi Seviyor Musunun Deme Sana Karate Yaparım Müthiş Laf

metinhan avatar metinhan 08 Mayıs 2011 22:13:05

bu güne kadar okuduğum en zevkli röpörtajlardan biriydi tebrikler sinematürk ve ekipmanlarına başarılar dilerim 

turktrash 14 Mart 2011 22:55:03

O dünyada yaşayan bir efsane.Fakat efsaneler sadece yaşarken değil tarih boyunca unutulmazlar.Saygılarımla..

Yandex.Metrica