"Shakespeare'in bayat balık gözlü aşk nesnesi" ibaresinin kullanıldığı bir makalede "Viola De Lesseps'e atfedilen bu sıfat ne kadar şaşırtıcı olsa da aşk ve ayrılık sorunsalı yaşadığına dair hakkında türlü efsane üretilen bu önemli yazarın, kendi içinde bir takım fırtınalar yaşadığı barizdi. Normal bir adamdan bu denli başarılı bir anlatım beklemek ve çok sağlam kişilikleri tiyatro metinlerinin içine sığdırmasını istemenin olanaksızlığı karşısında; sanatın aslında ne kadar lokal bir alan olduğunu da gözler önüne seriyordu Shakespeare. Dünyada herkesi memnun etmeye olanak yoktu ve herkes en iyi bildiği işi yapmalıydı. İnsan ömrünün ne denli kısa olduğu düşünülürse belki de bu en mantıklı olanıydı. Sözde evrensel olan sanat, yaratıcısının var edebildiği kadar vardı ya da yoktu. Sanatta çığır açan şahsiyetlerin içsel bunalımları onları besleyen en önemli kaynaktı. Bu nedenle bir kısım sinema filmi, tiyatro ve benzeri yaratıma bakıldığında menşeinde intihar, aykırılık, istismar olduğu ve cinsel bunalım kaynağından beslendiği gözlemleniyordu. "Viola De Lesseps" için kullanılan bayat balık benzetmesi de bir beğeni olması nedeni ile bu süzgeçten rahatlıkla geçebiliyordu.
 
Aynı perspektifte yaptıkları ile çığır açan ama kişilik özünde yaşadığı buhranları ile adından söz ettiren bir başka örnek daha: Andy Warhol. Andy Warhol ve fabrikası olarak ifade edilen ve içinde Paul Morrissey gibi başarılı yönetmenlerin, Candy Darling gibi retro-sansasyonel kişiliklerin yer aldığı bu oluşum; 60 ve 70'li yıllarda var olan tüm argümanları bir anlamda çöpe atarak kendi bakış açılarını yansıtan obje ve kişilikler yaratmak istediler. Daha önce yapılmış olana yönelik gözlerindeki septik ifadeler bu insanları biraraya getirdi. Hepsi içindeki yaratıcı canavarı ortaya çıkarmaya hazırdı ve itici beyin gücü de Andy Warhol'du. Halihazırdaki herşeyden sıkılmış, yenilik isteyen, çevresinde ego duvarı örmüş sanat zümrelerinin bitmek tükenmek bilmeyen tüketim ihtiyaçlarını dönemin ürünleri karşılayamıyordu. Andy Warhol, bugün "Pop" olarak ifade edilen kavramın içini bazı nesnelerle doldurarak dönemin Marilyn Monroe, Elizabet Taylor ve Michael Jackson gibi starlarına bir başka diyalektikte yol açtı. Ünlü yapımcı pop figürü içinde yer alan kişi ve kavramları eşyalara yansıtarak tablo, konserve kutusu ve bazen de iç çamaşırı olarak piyasaya sundu. Akla hayale gelmeyecek şeyler yapan bu çılgın adam peşinden büyük grupları sürüklemeyi bildi. Pop Art bu şekilde slogan haline gelmeye başlayınca Andy'nin fabrika elemanları da boş durmadı. Toplumda kolayca kabul görmesi mümkün olmayan ama toplumun sınırlı kesimlerince hemen kabul göreceği bir gerçek olan yoldan giderek film çekmeye başladılar. Çekilen filmleri beslemek için de her defasında bir skandal yaratılıyor böylece ilgi çekmesi de kolaylaşıyordu. Bu yükseliş Andy'yi uzun vadede zirveye çıkardı ancak 60'lı yılların sonunda yaşadığı suiakast girişimi ve bedeninden atamadığı kibir biraz yavaşlaması gerektiği sinyallerini veriyordu. Tüm dünyaya hükmeden Andy Warhol kibirine hükmedemedi ve 60şını göremeden hayata veda etti. Michael Jackson'un ölümünden bir kaç ay sonra satışa çıkarılan ve Andy tarafından pop art formatı ile afiş usulünde yapılan tablo astromik fiyatla satılınca, tabloya imzasını atan Andy'nin adı yine duyuldu ancak ölümünün üzerinden 22 yıl geçmesine rağmen pek çok belgesele konu olan bu adamın, tek bir tablo ile yeniden gündeme gelişi bu hızda beklenmiyordu.
 
Dünyada kendi vizyonunu yaratan ve bunu yaparken ilk başlarda sınırlı bir çevreden güç alan bu isimler varken, Türkiye'de özellikle 1994 yılından bu yana bir başka vizyon sahibi bir isim duyuyoruz. Hem de Andy Warhol ve William Shakespeare isimleri ile yan yana: Kutluğ Ataman. Onun da sanatla ilişiği sadece sinema alnında değil başka yaratımları da var. Ancak seçtiği yol ve yansıttığı temalar oldukça farklı ve hatta bıçak sırtı. Bir yönetmen ve sinema adamı olarak Kutluğ Ataman, en genel tabir ile alt kültür olarak ifade edilen ve toplumun binde birini bile teşkil etmeyen çevre ve kişilerin kendi ruhsal çıkarımlarını çevreleri ile koşut tutarak anlatmaktadır. Bu kişiler entellektüel ya da marjinal olarak ifade edilse de Kutluğ Ataman'ın kamerasından daima doğal devinimlerine dokunulmadan izleyene yansıtılırlar. Yönetmenin filmleri hem basit hem de senaryosu önceden yazılı bir konunun girişik bir şekilde filme dahil olduğu belgesel-film tadındadır. Filmlerinde genellikle karakter tahlilleri yaparken, kahramanları dahil oldukları sosyal grupları temsil eden örneklem süjelerdir. Dünyanın pek çok ülkesinde ödül alan başarılı yönetmenimizi oldukça yaratıcı buluyorum. İzleyiciye fazla ulaşamayan ve gişede hayal kırıklığı yaratan filmlerine kısaca değinirsek:
 
1989 yılında çekilen ancak 1994 yılında gösterime giren İstanbul'da geçen ve bir cinayetin anlatıldığı Karanlık Sular(1994), zıt kavramları harmanlayan iyi bir dram. Film, çocuk sahibi olmak uğruna herşeyi göze alan ve evlilik dışı bir çocuk doğuran kadının başına gelen tuhaf bir kaza ile değişen hayatını anlatıyor. Yer yer boğucu geçişlerin de yer aldığı film ciddi manada gerilim figürleri ihtiva ediyor.
 
İkinci uzun metraj filmi, Lola+Bilidikid (1998), pek çok eleştirmene göre yerleşik bir eşcinsel sinema geleneği olmayan Türkiye'de devrim sayılıyor. Gerçi filmin geçtiği yer Almanya olunca bu düşüncenin ne denli doğru olduğu tartışılabilirse de en azından yönetmenin ve oyuncuların çoğunun Türk olması sinemanın bu alanında olumlu bir gelişme olarak telakki edilebilir. Filmde cinsel kimliğini saklayan ve saklamayan bireyler gerek Almanya’nın kendi çevresel koşullarında gerekse Türk aile yapısı çerçevesinde iki türlü mücadele vermek zorunda bırakılıyorlar. Baskı, şiddet, cinayet ve homofobinin kol gezdiği film, gerçekliği yönüyle su götürmez olsa da gerçek ile gizlinin çarpıştığı noktada; yaşamak ve -mış gibi yaşamak paralelinde ciddi soru işaretleri içeriyor. Karanlık sulardaki gizemli cinayet, yerini bu filmde bir başka cinayetten yola çıkarak kayıp bir hayatı sorgulama sürecine bırakıyor. Sancılı bir süreç. Ancak filmin en başından sonuna kadar bakıldığında, film; senaryo dahilinde oynanan bir oyun değil de bir yere yerleştirilen kameranın çektiği gündelik hayata yönelik rutin kareler olarak algılanabiliyor. O denli gerçek.
 
İki Genç Kız (2005), Perihan Mağden’in romanından uyarlanmış ve kadroda Hülya Avşar'ın da yer alması ile kısmen daha iyi reklamı yapılmış gişede de başarı yakalamış bir adaptasyon. Bu film ile yönetmen gişede 50.000 sınırını geçmiştir. "Karanlık Sular"  filminde olduğu gibi yeniden mekan olarak filmde İstanbul'a dönüş yapan Ataman; Lola'da yer alan sert eşcinsel erkek karakterler yerine bu kez daha ılımlı ayrı kutuplarda yaşayan iki kız ile karşımıza çıkar. Pek çok ödül alan filmde yer alan fahişelik kurumu da aslına hiç dokunulmadan ve dallanıp budaklandırılmadan anlatılmaktadır. Cinsel yönelimlerin ve psikolojik çatışmaların yaşandığı iki kızın dünyasında ortak payda "aşk" olarak bulunur.
 
4-19 Nisan 2009 tarihleri arasında yapılan Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde Jüri Başkanlığı yapan Kutluğ Ataman'ın son filmi, Aya Seyahat (2009), ise tarihi bir belgesel film tadındadır.Uzun metrajlı belgeselleri ile de bianellere katılan yönetmenin bu alandaki en önemli çalışması Peruk Takan Kadınlardır. 4 kadın 4 öykü. Hostes Leyla, Nevval Sevindi, türbanlı bir öğrenci ve Demet Demir. Toplumdaki konumlarına gelince yüzünü göremediğimiz bir devrimci, bir gazeteci, ismi saklanan muhafazakar müslüman bir öğrenci ve bir transseksüel. Peruk Takan Kadınlar aslında bu nesne ile bir geçiş sürecini anlatmaya çalışıyorlar. Görünen kimlikleri ve maskelenen gerçek kimlikleri. Toplumsal baskı ve cinsel baskı temelinde kadına yönelik müdahale, bu geçici çözümle defedilmiş gibi görünüyor. 2001 yılında kitap olarak da yayınlanmıştır.
 
Andy Warhol ile başladığım yazıma son olarak Ataman ile Warhol arasındaki organik bağa değinerek son vermek istiyorum. Ataman'ın, Hollanda'daki Cennet adlı sergisi, Pop-Art akımının en önemli temsilcilerinden biri olan Warhol'un sergisinden sonra en iyi sergi seçildi. Dünya sanat çevrelerinde yaşayan en iyi görsel sanatçı olarak yorumlayanlar da var. Peki öyle mi? Tabi ki değil. Andy Warhol ile adı yan yana anılabilir ama aynı kulvarda asla sıralanamazlar. Çünkü Warhol yoktan geldi ve hiçten kendini var etti, Ataman ise var olan kültürel mirası, uluslararası camiadaki gücünü kullanarak geliştirdi zira imkanları sınırsızdı.
 
Filmografi:
2009 Mezopotamya Dramaturjileri / Aya Seyahat (Uzun metraj Film), 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / Aya Seyahat (Enstalasyon), 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / Sütun, 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / Kubbe, 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / İkinci Dil Olarak İngilizce, 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / Çerçeve, 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / Mutluluk Arayışı, 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / Tuhaf Mekan, 2009 Mezopotamya Dramaturjileri / William Shakespeare'in Tüm Eserleri, 2007 fff, 2007 Türk Lokumu, 2007 Arkadaş Çemberi, 2006 Cennet, 2006 Tanıklık, 2006 Lola + Bilidikid (Yönetmen Kurgusu), 2005 2 Genç Kız (uzun metraj film), 2004 Stefan'ın Odası, 2004 Küba, 2004 Oniki, 2003 Canlandırılmış Kelimeler, 2002 Bu Bir Kısırdöngü, 2002 1+1=1, 2002 99 Ad, 2002 Veronica Read'in 4 Mevsimi, 2001 Ruhuma Asla, 1999 Uyuyan Martin, 1999 Peruk Takan Kadınlar, 1998 Lola + Bilidikid (uzun metraj film), 1997 kutlug ataman's semiha b. unplugged, 1994 Karanlık Sular (uzun metraj film)

 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica