Tiyatro kökenli bir oyuncunun, sinemada göstereceği/gösterdiği başarı üzerine görüşler derlendiğinde üç aşağı beş yukarı; ortaya üç yorum çıkıyor: Birinci görüş yanlıları lafzî bir yorum yaparak, tiyatro sahnesinde izleyicisi ile doğrudan kontak kuran tiyatro oyuncularının; sinemada bazen abartıya kaçan oyunculuğu nedeni ile, konuya daha ihtiyatlı yaklaşıyorlar. Bu alanda tempoyu düşürmemek ve oyundan kopmamak adına sarfedilen bu eforun sinemada ters teptigi görüşü hakim. Açıkça başarısız demeseler de, bu konuda olan şüphelerini de saklamıyorlar. İkinci görüşü savunanlar ise sinema ve tiyatro arasındaki bağlantıyı göz önünde bulundurarak, tiyatro oyuncularının her türlü sinema filminde oynayabilicegini ifade ederken, açıkça tiyatroyu sinemadan bir adım öne taşıyorlar. Çünkü tiyatronun dinamik ve yaşayan bir görsel alan olması hasebi ile bu elektriği yakalayan bir oyuncunun sinemada üstesinden gelemeyeceği işin olmadığı fikrindeler. Ben ise uzlaşmacı üçüncü görüşü benimsiyorum. Çok iyi bir tiyatro oyuncusu, sinema filminde, abartılı oyunculuğu ile izleyeni boğabilecegi gibi, izleyeni kendine hayran da bırakabilir. Bu oyuncunun öngörüsü ve sınırları ile ilişkilendirilebilen çok ince bir ayar aslında. Sinemada başarı mümessili olmuş, gerek tiyatro temsilleri gerekse sinema oyunculuğu ile adını benim sinema öngörüme altın harflerle yazdırmış bir oyuncudan bahsetmek istiyorum: Meral Oğuz.

Sadece ismi bile -yaptıkları bir yana- yeterli bir başarı göstergesi. Tiyatro kökenli bir oyuncu olduğu halde sinema filmleri ile adından söz ettirmiş/ettirmeyede devam eden aykırı bir oyuncu. Kulvarının belki de en önde giden kadın yıldızı. Seksenli yılların sonuna doğru oldukça popüler olan kadın realitesi ve cinsel yönelimlerinin konu edildiği filmlerin en temel direği Meral Oğuz. Kadına ve çıplaklığa üstünkörü değinen filmlerin dışında, oldukça cesur anlatımı olan ve görsel manada da sınır tanımayan ruhsal inkişaf hallerinin en özgün şekilde izleyiciye sunulduğu sanat filmlerinin usta oyuncusu. Bu nedenle çok ayrı bir insan aynı zamanda. Bir sanatçı olmanın ötesinde kendini sadece sanatına adamış bir gönüllü. Memduh Ün'ün de oyuncu olarak yer aldığı, bir Atıf Yılmaz filmi olan [Düş Gezginleri(1992)Atıf Yılmaz] beraberinde bazı tartışmaları getirse de filmde, özgürlüğüne düşkün ve ataerkil yaşama başkaldıran kadını tüm yönleri ile canlandıran Nilgün(Meral Oğuz); istismar, dostluk, şehir yaşamı ve paranın insan hayatına olan etkileri üzerine güzel mesajlar veriyor. Bu nedenle film, iki kadının cinsel fantezileri olmaktan çok uzakta bana göre. Kabullenme gibi reddetme de bir hak olduğuna göre cinsiyet ayrımı olmaksızın bunun kullanılmasında da sakınca görmüyorum. Toplumun dayatmalarına karşı gösterilen direnç belki de filmin en hassas noktası. Düş Gezginleri adlı filmde asi bir doktoru duygusal zig zaglar çizerek başarı ile işleyen Oğuz; Oynadığı rollerde dışarıdan oldukça soğuk ve mesafeli gibi görünse de depresif yani bir yana içindeki egosunu naif bir şekilde dışarı çıkarıyor. Bu nedenle itici ya da yapmacık durmuyor. Gülmek ona yakışıyor. Düş Gezginleri'nde imkansız bir duygusal yoğuşmanın yaşandığı hemcinsine yönelik korumacı ve duygusal tavır; [Yumuşak Ten(1994)Orhan Aksoy] adlı filmde gizli bir oyun olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Cömert oyuncu Oğuz, bu sefer Ekrem Bora ve Abdurrahman Palay gibi başka sinema devleri ile vitrinde. Müstesna kitabı için bir çıkış yolu ararken zeki bir hamle ile o kitabın içine girmeye karar verir bu sefer Oğuz. Kaybedilen şeyleri içki ve eğlencede arayan sıkıntılı müşterilerin cirit attığı bir pavyonda, konsomatris olarak çalışmaya başlar ve kitabını bu şekilde bir yandan da besler. Oldukça muvazaalı görünen bu hadisenin perde arkasında keskin kalemi ile düşünce gücüne meydan okuyan yazar kimliğini gizler. Ancak filmde de net şekilde görüleceği üzere Meral Oğuz bir oyuncudan çok gece hayatında ve batakhanelerde demlenmiş bir kadından farksızdır. O denli güçlü oynar bu rolü. Gözlem yapmak ve üzerinde çalışılan eseri tamamlamak için seçilen bu meşakkatli yol, akabinde aşk olarak bu kadına göz kırpar.Gözüpek yazarımız farkında olmadan bir çıkmaza sürüklenerek sevgiye aç bir karşıcinsin kalbine demir atar. Hem de oldukça arızalı ve ihtiraslı bir kalp. Film gösterime girdiğinde bazı izleyiciler Oğuz'un, Ekrem Bora ile gerçekten seviştiğini, bunun oyunculukla bir ilgisinin bulunmadığını iddia etmişlerdi. Kendini bu denli rolüne adayan kaç isim sayabilirim bilemiyorum ama Ekrem Bora'nın filmdeki hastalıklı ilgisi karşısında yaşlı bir kocayla ömrünü tüketen bir bayan için bu teslimiyetin ileri gitmek olarak algılanmaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sonuçta bu bir film. Tüm geçmişinden arınarak aradığı huzuru bu kadında arayan bu adam, hesapsız bir şekilde kartlarını ne kadar açık oynasa da kadın -film içinde film misali- müşterisiyle çıkarken asıl amacından uzaklaşmamaya çalışıyor. Çünkü en mahrem anlarda bile, bir yanı ne kadar istese de diğer yani bu adamın çekim gücüne karşı koyuyordu. Dram türünün alt kültüre yönelik sıradışı filmlerinde rol alan Meral Oğuz, yönetmen Orhan Aksoy'un bu filminde de tıpkı Atıf Yılmaz klasiği Düş Gezginleri gibi mutlu bir finalle huzura eremiyor. Kültürlü ve gözüpek asi doktor iken çocukluk arkadaşı fahişe sevgilisini, Düş Gezginleri'nde sonsuza dek yitiren Oğuz, Yumuşak Ten'de de kocasının öldürülmesi ile başka bir hüsran yaşıyor. Hem de kitabı için giydiği bu elbisenin saçma sapan ayrıntıları yüzünden. Bedenini ve ruhunu teslim ettiği adamın kadına karşı olan sahiplenme dürtüsü, işe kan ve acı bulaştırıyor. Meral Oğuz'un çoğunlukla neden cesur rolleri seçtiği konusuna gelince bunun yetenek kadar sanatçının kendini sınama dürtüsü ile de ilgili olduğu kanısındayım. Bir oyuncu neyi nereye kadar yapabilir ya da yapmalıdır? Birilerinin bunu da yapması gerekiyor ama bu neden Meral Oğuz? Sert tavrını bu nedenle takdir ediyorum. Müjde Ar ile çok alışık olduğumuz ama devamında peki şimdi ne olacak dediğimiz müstehcen sır perdesi onun filmlerinde sonunadek aralanıyor. Bağımsız sinema mitlerini ve sosyal tabaka olarak genelde daha alt kategoride değerlendirilen karakter temayüllerini sil baştan yazan bir yıldız o. Bu denli seksüel bir iddia her bedene yakışmayacagına göre bunu başarı ile taşıyan Oğuz bu açıdan da alkışları hak ediyor.

Bu yazıyı kaleme almamın asıl mesnedini oluşturan esas filme değinerek Meral Oğuz ile ölümsüzleşen Mehtap(Meral Oğuz)'a yüzümü çevirmek istiyorum. Bir yönetmen ile sohbetimiz esnasında gelişen ve uçlardaki istisnalarından ötürü ilgimi fazlasıyla çeken [Martılar Açken(2002)Bülent Pelit] filmini o yönetmenin ağzından olduğu gibi aktarıyorum:"Sinema salonuna sırf hatır için oturduk. 5 ya da 6 kişi ya vardı ya yoktu. Film başlayınca oyuncuların ağzından dökülen kelimeler beni şoka soktu. Bu denli küfürlü bir üslup izleyicileri de etkilemiş olmalı ki salon da yer alanlar teker teker dışarı çıktılar. Kötü bir filmdi. Kurgusu, senaryosu ve metinleri ile güzel bir konu heba edilmişti. Filmin tek artısı Meral Oğuzdu. Film sırf onun sayesinde adından söz ettirdi. Ödül almasının yegane sebebi de budur..." Pavyona konsomatris olarak girip hayatında pek çok şeyi yitiren kadın karakterinden yıllar sonra diplerde bir fahişeyi canlandırdığı Martılar Açken filminin, Oğuz'un en gerçek filmi olduğu kanısındayım. Filmde kanıksanması oldukça zor olan gerçekler silsilesi var. Sadece varlığı+yokluğu kuru canından ibaret olan yitik bir fahişe olarak karşımıza çıkan güçlü oyuncu, hem kendisi ile hem de oğlu ile bir bütün olarak gözlemleniyor. Gençliğinde yaşadığı ya da yaşadığını varsaydığı gösterişli günlerin ardından yaşlılık döneminde gerek bedeninin gerekse dostunun, Mehtap'a oynadığı oyun, sinir harbi olarak izleyiciye anında geçiyor. Film çoğu zaman köşe başlarında müşteri beklerken gördüğümüz ve gözlerinin içine içine baktığımız bitik hayatlara usta göndermeler yapıyor. Artık kendine bile fazla değer biçmeyen yaşlı bir fahişe için yaşamın zorluğu ve amaçsızlığı bir yana yine de yaşanan her yeni güne dair beliren umutlar usta oyuncunun gözünden başarı ile aktarılıyor. Üç filme bakıldığında üstlendiği roller; değişim vaad eden bir doktor, aristokrat bir yazar iken pavyon çalışanına dönüşen gözü kara bir aşık ve yaşlı bir fahişe. Hepsi de kolay hareket alanları değil. Yalnız Martılar Açken filminde Oğuz, kendi sıkıntıları ile başetmeye çalışırken bir yandan da homoseksüel çevrelerden para kazanmaya çalışan bütünüyle rahatsız oğlu Akın(Umut Ulaş) ile de mücadele veriyor. Yaşlılığı kabullenemeyen ve geçmişi ile olan yüzleşmede hep yenik düşen bu ödünç beden için alınan nefes bile fazla gibi görünse de, Oğuz büründüğü fahişe karakterini yine bir oyuncu gibi değil de mesleği fahişelik olan biri gibi yaşayarak oynuyor. Ödünç yaşamlara değinmişken filmde yansıyan asıl mesaja da deginmek istiyorum. Genç ve güzel iken değer gören el üstünde tutulan kadınlar mesleği fahişelik gibi riskli meslek olunca, kazandıklarını anında harcamanın zararını yaşlandıklarında görüyorlar. Aslında bu çoğu meslek için geçerli. Eli para tutarken, geleceğe yapılmayan yatırım, gelecekte soğuk yüzünü nankörlük olarak gösteriyor. Bu bakımdan Mehtap dramatik bir örnek aynı zamanda. Utanç verici, yüz kızartıcı, ezik ve ahlaksız olarak addedilen kişi ve yaşamların nefes aldığı, bedeni aşarak dışarı fışkırdığı çok özel bir oyuncu Oğuz. Sinemanın sadece güzel ve uzun yüz hatları olan yıldızlara teslim olmayacağını, kabiliyetin her zaman itici güç olduğunu gösteren çoğu zaman gündem dışı gerçek bir değer. Çoğu insanı sinema salonunda uyutan ve film bitince sanattan şüphe etmesine yol açan 90ların sanat ve alternatif sinema filmlerini, bazen düşük hacmine ruh katan bazen de tek başına sırtlayan bir usta. İşte sanatçı...

Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu olan sanatçının ödülleri, 5. Ankara Film Festivali-1993 En İyi Kadın Oyuncu Düş Gezginleri, 3. Ankara Film Şenliği-1990 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Filim Bitti, 26. Antalya Film Şenliği-1989 En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Filim Bitti, 39. Antalya Film Şenliği-2002 En İyi Kadın Oyuncu Martılar Açken
 


 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica