Sahne ve beyaz perdenin ünlü sanatçısı Yıldıray Çınar'ı kaybetmemizin üçüncü yıldönümü... Bilinen ve bilinmeyen yönleriyle sevgili arkadaşım Yıldıray Çınar'ı anlatmaya çalışacağım...

Yıldıray Çınar, 1940 yılında samsun da doğar, 4 çocuklu ailenin en küçüğüdür. Annesi Ayşe Hanımı 2 yaşındayken kaybeder. Küçük Yıldıray'a ablası Hikmet Hanım Anne gibi bakar, hayatı boyunca sanatçının hep yanı başında olur. İlkokul ikinci sınıfta sazla tanışan Yıldıray Çınar, Babası gibi söz yazarı olmanın dışında, günün birinde şöhretli bir sanatçı olmayı düşlemiştir... Babasının da teşviki ile bağlama çalmayı, şiir yazmayı öğrenir... 5 Sınıf mezuniyet öncesi, okulda düzenlenen bir konserde solist olarak sahneye çıkar. Bir saat arkadaşlarına, öğrenci velilerine ve öğretmenlerine türküler söyler.

Samsun'un çiftlik caddesinde bulunan evlerinin altındaki saz dükkanında çalışarak, okuldan artan boş zamanlarını saz yapımına yardım etmekle geçirir. Babası, İlkokul sonrası Yıldıray'ı sanat Enstitüsüne verir. İlk sazını ve ilk bestesini burada yapar. Bu onun sanata adım atışının ilk başlangıcı olur... Yıldıray Çınar baba dükkanında hafif değişiklikler yaparak erkek- bayan ayırmadan gençlere saz dersleri vermeye başlar...

İşte bu sıra da kendi yaşlarında çok güzel bir kıza aşık olur. Birbirlerine, ölene dek seveceklerine dair söz verirler. "Her ne olursa olsun ayrılmayacağız" derler. Ancak, bazı nedenlerden ötürü kavuşmaları imkansızdır. Kızın ailesi razı değildir. İstemeyerek ayrılırlar... O kızın bir başkası ile evlenip evlenmediğini bilmiyoruz. Ama Yıldıray Çınar'ın hayatında hiç evlilik yapmadığını biliyoruz. Kim bilir beklide ilk aşkına verdiği sözü tutmak içindi.

Yıldıray Çınar gençlik aşkı ile evlenemeyeceğini anlayınca asker olmak için yaşını büyütür. Bahriyeli olarak askere gider... Askerliğini Gölcük üssünde yaparken arkadaşlarına saz çalar, türküler söyler... Komutanlarının dikkatini üzerine çeker. Donanma komutanı olan (Şarkıcı Erkut Taçkın'in babası)Taçkın Paşa Yıldıray'ı yanına çağırtır "Benim oğlum Erkut Taçkın'da müzikle ilgilenmektedir. Seni onunla tanıştırayım" der ve tanıştırır. Erkut ile Yıldırayın arkadaşlıkları ölene dek devam eder.

Yıldıray Çınar gölcükte askerliği süresince askerlere moral  konserleri vermektedir. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes uçak kazasından sonra dış gezilerini gemi ile yapmaktadır. Gölcük Üssüne bağlı Giresun ve Gemlik muhripleri ile Franko'nun davetlisi olarak İspanya'ya gitmektedir. Bu gemilerde askere moral konserleri veren Yıldıray Çınar, Taçkın Paşa tarafından Başbakana konser öncesi tanıştırılır.

Adnan Menderes “Nerelisin asker” diye sorar. "Samsunluyum Sayın Başbakanım" cevabını alınca... "O halde bize bir Samsun türküsü söyle de dinleyelim" der...
Yıldıray Çınar sahneye çıkar, kendi eliyle yaptığı sazı ile önce " Çarşambayı Sel Aldı" türküsünü, peşinden kendi bestesi olan" Mavilim Mavişelim" türküsünü söyler... Başbakan, sanatçının saz çalmasını, sesini ve yorumunu çok beğenmiştir.

Sahne sonrası, Yıldıray Çınar'ı yanına çağırtır Başbakan... "Evladım seni dinledim, çok mutlu oldum. Bu işe devam etmeyi düşünüyor musun?"
-Tek idealim bu Sayın Başbakanım.
"Ankara radyosunun açmış olduğu saz ve ses sanatçısı imtihanları var, katılmak ister misin?"
-Elbette isterim ama, terhisime daha çok var. İmtihanlar on beş gün sonraymış.
Rahmetli Adnan Menderes hiç tereddüt etmeden Taçkın Paşaya döner... "Paşam, bu askere bir ay izin verin, hazırlanıp imtihana katılsın. Kazanacağına eminim” der. Yıldıray'a bir ay izin verirler.
İşte, Yıldıray Çınar'ın kaderi bu izinle değişecektir. Hazırlanır ve Ankara da ki sınava girer. Muzaffer Sarısözen ve diğer hocaların önünde kendi yaptığı sazı ile... "Yare Pazen Yolladım" türküsünü okur. Sınav hocalarından olumlu not alır ve Ankara Radyosuna girmeye hak kazanır. 1962 yılı'nda askerliği biter, Ankara Radyosunda memur olarak işe başlar.

Bir yıl içinde Ankara radyonun sevilen sanatçıları arasında yerini alır. Yurtiçi ve yurtdışı turnelerde solist olarak sahne alır... Aslına bakılırsa Yıldıray Çınar'a kadar ve ondan sonra da bir türkücünün solist olarak sahne aldığı görülmemiştir. Bu unvan sadece Yıldıray Çınar'a ait olmuştur. Büyük başarılar elde eden sanatçının peşinden gazinocular ve  plakçılar da koşturmaya başlar. Sanatçının yorumu ile bir başka güzellik kazanan "Çarşambayı Sel Aldı" türküsü Yıldıray Çınar'la ünlenir, bütünleşir adeta.
İlk 45.lik plağı, 1964 de, Radyoya giriş sınavın da söylediği kendi bestesi olan "Mavilim Mavişelim" türküsünü okur. Plak rekor sayıda satış yapar. Sanatçının ilklerine
Şöyle bir göz atacak olursak; 1965 de plağa okuduğu"Aman Dünya Ne Dar İmiş" Türküsüne ilk filmini çekerek sinemaya geçtiği görülür. Bu film, Fer Film Fahriye Tamkan adına yapılmış ve başrolünü Evrim Fer ile birlikte oynamıştır. Plağı gibi büyük paralar kazandıran bu film sanatçıya sinema kapılarını açar.

1969 da, Paket yayın yapan İstanbul Teknik Üniversitesi Televizyonu'nda türkücü olarak ilk seyirci karşısına çıkan sanatçı olur. Yine aynı yıl, Kıbrıs'a gönüllü olarak gider, Türk Alayı'nda askere moral konseri verir. Dönemin Mücahit Lideri emekli Reisicumhur Rauf Denktaş tarafından "Mücahitli ödül'ü" ile ödüllendirilir.

1970 yılı'nda, doğduğu şehir Samsun da, ilk film çeken sanatçı olur. "Çarşambayı Sel Aldı" filminde Sezer Güvenir ve Hayatı Hamzaoğlu ile birlikte oynarlar. Hayat Film Şevki Tosunoğlu adına yapılan filmin yönetmeni de Mehmet Aslan'dır.

1976 da "Söyleyin Anam'a Ağlamasın" filminde ezan okuyan ilk sanatçı olur. İmamları kıskandıracak kadar güzel okur ezanı... Rahmetli babası, kendi mahallesindeki caminin minaresinden ezan okumasını isterdi ama bu ancak filmde nasıp olur.
 
1999 yılı'nda Devlet sanatçısı unvanı verilir. TRT Radyoları sanatçılığından "Hoca Kimliği" ile emekli olur.

1970 de okuduğu "Çarşambayı Sel Aldı" türküsü satış rekorları kırar, plakçısı tarafından "Altın Plak" ile ödüllendirilir. Daha sonra sanatçı, muhtelif kurumlardan sayısız plaketler alır.

Kendine has sesi ve yorumu ile okuduğu türküleri hiç kimse bıraktığı yerden devam ettirememiştir. Bu yüzden türkülerin, gönüllerin Kralı olarak ölümünden sonra da sevilmektedir. İstanbul'da iki, Samsun da bir caddeye "Yıldıray Çınar" ismi verilerek sanatçının adı ölümsüzleştirilmiştir.

Sahneye değişiklik getirenler arasında başı çekenlerdendi Yıldıray Çınar. Türk müziğinde Zeki Müren, Pop Müzikte Erol Büyükburç, yenilik yaratanlar olmuştur. Zeki Müren sahne ve kostüm tasarımlarını kendisi çizer, iddialı giyinmeyi severdi. Sahnede birden çok köstüm değişmek Müren'le başlamıştır. Erol Büyükburç ise, yurt dışında yaptırdığı deriden saçaklı sahne kostümleri ile dikkat çekerdi. Diğer sanatçılara göre değişik giyinenlerdendi.Yıldıray Çınar ise sahne dekoruna uygun giyinerek seyirci karşısına öyle çıkardı. Türk Halk müziğinde çığır açan bir sanatçıydı. O dönemde Halk müziği sanatçısı çoktu ve henüz arabesk patlaması olmamıştı. Türkücüler, Türk Sanat Müziği icra eden sanatçıların altında sahne alırlardı. Türkücüden solist bir tek Yıldıray Çınar vardı. İlk ve son olarak da onun ismi anılır. Prensip sahibiydi, solist olarak başladı, solist olarak noktaladı sanat hayatını.

Otuz gün her gece tekrarlanan ve beş dakika içinde hazırlanan Yıldıray Çınar'ın sahnede ki Köy dekoru; Bir köşede koyun ve kuzular, samanlar arasında eşinen horoz ve tavuklar,
tam bir köy görüntüsü... Fonda... "Şen Ola Düğün Şen Ola" türküsü ile sahneye çıkardı Yıldıray Çınar. Sırtında çoban kepeneği, belinde kuşağı ve çoban kavalı... Ayağında çarık, yün çoraplar, yakasız gömlek. Tam bir çoban... Alkışlar arasında türküyü bitirdikten sonra seyirciyi selamlardı. Onlara "Hoş Geldin" der, birbirinden güzel türkülerle gönüllerini fethederdi. Bu değişik sahne dekoru seyircinin gazinoya olan ilgisini artırmıştı. Bir çok sosyete Yıldıray Çınarı seyretmeğe gelirdi.

Yıldıray Çınar'ı, 1964 yılı'nda gazetecilik yaptığım günlerde tanıdım. En az benim kadar tanıyanlardan biri de Ali Avaz. Önce Ali Avazı birkaç satırla tanıyalım. Ali Avaz Turne tiyatroculuğu yapmış, Türkiye'yi bir baştan bir başa dolaşmış bir sanatçıdır. Doğu iş hanında plak şirketi kurmuş, atmışlı, yetmişli yılların çok ünlü taşlama plakları ve kasetleri olan bir Hiciv Ustası sanatçı. Firmasında bugünün ünlülerine ilk kaseti yapan plakçı... Grafson ve Evren Plak şirketlerinde sorumlu müdür... Zeki Müren dahil bir çok ünlü ile çalışan yapımcı. 1970 de komedyen olarak sinemaya girdi. Yedi sekiz filminin yönetmenliğini ben yaptım. Sonraki yıllarda oynadığı filmleri kendi yöneterek, yönetmenlik yapmış bir meslektaşım. Sevgili arkadaşım Ali Avaz'ın, yine sevgili arkadaşım Yıldıray Çınar hakkında görüşleri;

Yıldıray Çınar'ı 1964yılı'nda tanıdım. Grafson Plak Firması sahibi Mihran Bey ve ortağı ile sözlü bir anlaşma yapmıştı. İlk 45 lik plağında "Mavilim Mavişelim" isimli kendi bestesini okudu. İyi ses getirdi. Dinleyenleri beğendi. Düşünülenin üstünde bir satış oldu. O tarihte plakçılar Sirkeci'deki Doğu İş Hanı'ndaydı. Henüz Unkapanı yoktu. Yıldıray'a ikinci, üçüncü plak derken Yıldıray, çok önemli bir isim oldu. Bu arada kendi firmamı kapamış, sadece başkalarının firması'ndan taşlama kasetlerimi çıkarıyordum. Grafson Plağın ortağı işlere pek karışmazdı. Mihran Bey "gel benimle çalış, grafsonun sorumlu müdürü ol. Kendi kasetlerini de bizim şirket adına yaparsın" dedi. Anlaştık. Çarşının en iyi firmasıydık. Zeki Müren, Yıldıray Çınar, birçok ünlü bu şirketteydi. Yıldıray hariç hepsi mukavele ile bağlıydı.

İsteseler de bir başka firmaya geçemezlerdi. Ancak Yıldıray Çınar mukaveleye itibar etmeyen birisiydi. Onun için mukavele sözdü. En şöhretli anın da, plakçıların onunla çalışmak için can attığı dönem de isteseydi giderdi ve biz hiçbir hak iddia edemezdik. Ama yapmadı bunu. "Hakkım olanı bu firmadan alıyorum, fazlasına gerek yok" derdi.
Sözünün arkasında duran, verdiği söz senet kadar geçerli olan mert, dürüst bir sanatçıydı. Mihran Bey Grafso'nun tavsiyesinden sonra Evren Plak'ı kurdu. Yine aynı
Sanatçılarıyla çalıştık. Onlar bizden biz onlardan memnunduk. Yıldıray Çınar'a tahminen seksen civarında plak ve kaset yaptık. Bizden başka hiç kimseye, şimdiki deyimle "Albüm" yapmadı. Sanat duruşu, ilkelisi olan bir sanatçıydı. Solist olarak işe başladı, solist olarak en parlak döneminde sahne hayatını noktaladı. Sadece özel ve yurtdışı konserler verdi.
 
Birbirimize sonsuz itimadımız vardı. Benim müzik Prodüktörü olarak seçtiğim eserlerine "Peki derdi." Yanıldığım hiç olmadı. İyi paralar kazandı firma. Yıldıray şöhretine şöhretler kattı bu eserlerle. Yeniliklere açık cesaretli bir sanatçıydı. Sahnede Köy dekoru fikri benden çıktı. "Böyle bir şeye ne dersin?" diye sordum. "Bu gece bir düşüneyim."dedi. Bir hafta sonra İzmir Fuarı içindeki Akasyalar Gazinosunda solist olarak sahne alacaktı. Ertesi sabah geldi. "Köy dekoru işine aklım yattı. Yalnız bir haftaya nasıl hazırlanacağız?" Dedi.

Ben hemen İzmir'e gittim gerekli her şeyi hazırlattım. Portatif damlar, saman yığınları, koyun, kuzular, horoz ve tavuklar... Yıldıray'a çoban kepeneği, çoban kavalı,
ve çoban sopasına kadar her şeyi hazırladık. Sahne arkasında her şeyimiz hazırdı. Beş dakika önceden dekor kuruluyor ve Yıldıray türküsünü söyleyerek sahneye çıkıyordu.
Seyirci bu dekoru çok sevdi. Gazino bir ay boyunca doldu taştı.

İzmir'den sonra aynı dekoru İstanbul, Aksaray'daki Gar Gazinosun da yaptık. Canlı hayvanlarla bir ay boyunca capcanlı bir program sürdürdük. Sırf bu dekoru ve Yıldıray'ı dinlemek için, İstanbul'un her semtinden bazı sosyeteler dahil seyirciler gelirdi.

Bazıları merak eder sorarlardı: "Bu hayvanlar, bunca alkış ve saz gürültüsünden ürkmeden, durdukları yerde yem yiyorlar. Bunu nasıl başarıyorsunuz?" Diyorlardı.
Hayvanlara gündüzleri yem vermezdik. Sahneye aç çıkartırdık. Koyunlar samana, tavuklar mısır danelerine saldırırdı. Karınları doyana kadar bir yere kaçmazlardı. Yıldıray da programını bitirmiş olurdu. Böylece otuz gün boyunca her gece program devam etti.

Sonra müzik aletlerinde bir başka yenilik yaptık. İlk defa sazlarla orkestrayı bir araya getirerek orkestrasyon müzikle türküleri okutmaya başladık. "Çarşambayı Sel Aldı"
Türküsünün ikinci versiyonu bu tür müzikle çok beğenildi. Satışlarda büyük patlama oldu. Yıldıray'a bu kasetinden ötürü "Altın Plak" ödülü verdim.

Yıldıray, sahnede olduğu kadar sinemada da başarılıydı. Onu aktör olarak oynatırlar, türkülerini fondan koyarlardı. "Zaloğlu Rüstem" adında kostüme bir film çekmişler, jenerik müziği olarak da benim orkestrasyon müzikle okuttuğum "Karanfilin Çin Çini"  türküsünü koymuşlar. Film çok güzel, ünlü bir yönetmen çekmiş, herkes rolün de başarılı, fakat film gereken işi yapmadı. Yönetmeni Natuk Baytan'la karşılaştığımda dedim ki... "Üstat, film çok güzel ama Zaloğlu Rüstem döneminde orkestra mı vardı ki, Karanfilin Çin çini müziğini jenerikte kullandın?" Çok iyi filmler çeken baba bir adamdı Natuk Baytan. "Haklısın Ali Bey. Yapımcı aynı zamanda işletmecidir. Bu türkü çok seviliyor. Ben istiyorum, jeneriğe koyacaksın dedi. İşletmeciler ne derse o oluyor. Direndim, olmaz, filmi rezil ederiz dedim ama dinletemedim. Filmin iş şansını yarıya düşürdü bu türkü. Zaloğlu Rüstem ne yazık ki Zavallı Rüstem oldu." Dedi.

Yıldıray, kaç film çekti bilmem ama her filmi gişe yapmıştır. Filmcilerle de mukavele yapmazdı çalışırken. Özüne sözüne doğru çok sadık bir arkadaştı. Dürüsttü, nankör değildi. Sanat camiasında az rastlanan insandı. Beraber Viyana-Zürih ve Avrupa seyahatlerimiz, konserlerimiz oldu... Hiç bir yerde onu  hayranları yalnız bırakmadı. İki ay dolu, dolu maceralarımız oldu. Hiç evlenmedi. Bekar hayatını seviyordu ve fazlasıyla dürüst bir çapkındı... Hastalığında Çekmece'deki evine gitmek, görmek istediğim de herkese dediği gibi bana da... "Beni eski halimle hatırla, telefonla görüşelim." dedi. Samsun'a gitmeden önce birçok kez telefonlaştık. Nur içinde yat, mekanın cennet olsun Yıldıray kardeşim. Ali Avaz

Yıldıray Çınar'ın sinema çalışmalarını organize eden sevgili arkadaşım, Hayat Filmin sahibi Şevki Tosunoğlu ise şöyle anlatmaktadır;

Hayat Film olarak kendi firmam adına çektiğim birçok filmimde oynattım. Sesi ve yorumu iyi olduğu kadar, sinemada aktörlüğü de o kadar iyiydi. Onunla çok büyük işler yapan kaliteli filmler çektim. Yasal menajeri değildim fakat yapımcılar benden isterlerdi. Kendisine yapılan teklifleri de anlaşmak için bana yönlendirirdi. Arkadaştan öte kardeş gibiydik. Sinemadaki üçüncü filmi olan "Yeşil Kurbağalar" çektikten sonra gizlice estetik cerrahine gittik ve burnundaki kemerli kısmı düzelttirip, hokka burunlu bir Yıldıray Çınar ortaya çıkarttık. Bu fikir benim eşimden geldi. "Kadınlar burun estetiği yaptırıyor da erkek neden yaptırmasın?" dedi. O tarihe kadar hiçbir erkek sanatçı estetik yaptırmamıştı. Bunun öncüsü Yıldıray Çınar olmuştur. Basından gizli bir sır gibi saklanan bu ameliyattan sonra sanatçı, memleketi samsun'a gitti. Burnundaki şişlik ininceye, yeni burnuna alışıncaya kadar birkaç ay tatil yaptı. Dönüşünde yine peş peşe film çalışmaları yaptık. Sinemayı bıraktıktan sonra da sık, sık buluşurduk.

Dostluğumuz devam ederdi, ta ki hastalanıncaya kadar... Hastayken ziyaretine gitmek istedim, müsaitsen gelmek istiyorum dedim. Bütün arkadaşlarına söylediği gibi... "Beni eski halimle hatırlamanızı istiyorum. Hastayım, bu halimi kimsenin görmesini istemiyorum. Telefonla görüşelim yeter." Dedi. Sık, sık telefon görüşmesi yaptık, hal hatır sorduk dertleştik. Mert, yiğit, arkadaş canlısı, yaptığı mesleği çok seven gururlu bir insandı... Filmlerinden çok paralar kazandım. Çok ekmeğini yedim. Allah gani, gani rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Şevki Tosunoğlu

Bir gün Yıldıray Çınar'a, Emel Sayın'ın solist olarak çıkacağı gazino sahibinden, solist altı sahneye çıkma teklifi yapılır. Yıldıray Çınar'ın verdiği cevap çok ilginçtir. "Ben ilkokuldan bu yana solist olarak sahne aldım. Bu işi solist olarak bırakacağım." der. Bu konuşma şöyle devam eder;

Gazinocu: İyi de bu güne kadar hep Türk Müziği okuyanlar solistlik yapıyor. Ahmet Sezgin, Nuri Sesigüzel ve diğer türkücüler. Hepsi solist altı olarak sahneye çıkıyorlar. Bu işin kuralı bu değil mi?
 
Yıldıray: Hayır. Bu kural değil. Ben yıllarca bu kuralı yıkan, seyircinin takdirini kazanan bir sanatçıyım. Benim de prensiplerim var. İkinci kişi hiç olmadım. Bir başka sanatçı bulun kendinize. Bu işi Solist olarak bugünden itibaren bırakıyorum.

Gazinocu: Hata edersin. Şöhretin zirvesindeyken çekilemezsin. Gazinocular, seyircilerin bırakmazlar peşini. İyi düşün.

Yıldıray: Önceden verilmiş bir karar benimkisi. Solist başladım, solist olarak noktalıyorum. Kararım kesindir.

Sanatçı ve gazinocu arasında geçen bu görüşmeden sonra Yıldıray Çınar sahneleri söylediği gibi tamamen bırakır.

Sahnedeki kişiliği sinemada da devam etmiştir Yıldıray'ın. Devamlı başrol oynadı, hiç ikinci adam rolünde oynamadı. Tespit edebildiğim kadarıyla 33.filmde başrol oynadı. Bunlardan Kozalı gelin, Çoban Yıldızı, Çiğdemcik ve Hekimoğlu filmlerin de, beraber çalıştık. Dram, avantür, melodram ve kostüme filmlerde başarılı oyunlar sergileyen Yıldıray Çınar'ı bir şarkıcıdan ziyade, ben ve diğer yönetmen arkadaşlarım bir aktör olarak oynattık. Her rolün altından rahatça kalkabilen, Yönetmenine, rol arkadaşlarına ve mesleğine saygılı bir arkadaşımdı. Film çekimi bitiminde, özelikle teknik ekibe teşekkür eder, zarf içine bir miktar harçlık koyar, tek, tek kimseye belli etmeden gizlice bu zarfları hediye olarak verirdi. Yönettiğim bir film bittiğinde teknik ekibe verilmek üzere hazırladığı 11 tane zarf hatırlıyorum. Bu zarfları dağıtırken kimsenin birbirinden haberi olmazdı. Tüm arkadaşları ile tokalaşarak vedalaşırdı.

Seks ve Video filmlerinin yanı sıra televizyonların da sinemayı vurması ile bazı jönlerimiz ikinci, üçüncü derece rollerde oynadılar. Bazıları halen oynuyor. Yıldıray Çınar duruşunu hiç bozmadı. 1989 da, son filmi olan "Tecelli"yi çevirdikten sonra sinema hayatına da noktayı koydu ve bir daha oynamadı.

Aradan seneler geçer, yıllar yılları kovalar... Yıldıray Çınar, Levent'deki evinden Çekmece'de yaptırdığı Villasına taşınır. Ayrıca Beylikdüzü'nde bir de daire alır. 2005 de sinir sisteminde bazı rahatsızlıklar hissetmeğe başlar. Hastalanır. Bazen, Çekmece'deki evinde bazen de Beylikdüzü'ndeki dairesin de kalırdı. Yurtdışına tedavi olmaya gittiğinde, doktorlar sinir sistemi (ALS) hastalığı teşhisi koyarlar. Tekrar yurda döner, tedavisine hastanede ve evde devam edilir.
Bazen Samsun'a ablasının, yeğeninin yanına gider, bazen da onlar İstanbul'a, Yıldıray'ın yanına gelirdi. Çocukluğundan beri hep yanında olan ablası Hikmet Hanım, Yıldıray'ın sevdiği böreklerden yapar, yedirir, kardeşine gözü gibi bakardı.
 
2006 yılı sonlarına doğru hastalığı daha çok ilerler ve sokağa çıkmaz olur. Ziyaretçi de kabul etmemektedir. Kendisi ile hastalığı sırasında telefonla pek çok kez görüştüğümüz de, yine... "Beni eskisi gibi hatırla. Tasta halimi kimse görsün istemi yorum. Ne olur anla beni" demişti. Ablasının oğlu Metin Erten, dayısı Yıldıray Çınar'ı 2007 de Samsun'a götürür. Tedavisine 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde devam edilir. Yurtdışında ve İstanbul'da hastalığına çare bulamayan sanatçı, Samsun'daki
Hastane de bir buçuk ay yatar. Yeğeni Metin hep yanındadır, şifa bulması için dualar eder... Amansız hastalık sanatçının yakasını bırakmaz. Tarihler 29 Mayıs 2007'yi gösterdiğinde hayata veda eder... Acı haber televizyon kanalıyla sevenlerine, dostlarına ulaşır. Yakınları ve hayranları hastane önüne, sanatçının Samsun'daki evinin önüne akın eder, mahşeri bir kalabalık oluşur.

Hastane morgundan alınan sanatçının naşı, Atakent Beldesi'ndeki evine getirilir. 30 Mayıs 2007 günü evinden alınarak Samsun Büyük Camii ye getirilir. Bazı sanatçı arkadaşlarının da hazır bulunduğu mahşeri bir kalabalık vardır cami avlusunda. Devlet erkanından, meslektaş ve dostlarından o kadar çok çelenk gelir ki cami avlusu almaz. Bazı televizyon kanalları Camiden canlı yayın yaparlar ve kılınan öğle namazını müteakiben sevenlerinin gözyaşları arasında asrı mezarlığa defnedilir. Geride gözü yaşlı ailesi, dostları ve sevenleri kalır. 67 yaşında aramızdan ayrılan sanatçının bu üçüncü ölüm yıldönümü...

Ruhun şad olsun sevgili arkadaşım, Yıldıray Çınar. Sana Allah'tan rahmet dileriz. Mekanın cennet olsun... Sevenlerin seni unutmadı. Yine türkülerini dinliyor, filmlerini seyrediyoruz. Yine seni seviyor, kalbimizde yaşatıyoruz.

 


 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica