Romandan uyarlanan sinema filmlerini özellikle takip eden büyük bir sinemasever kitle var ancak film bağımsız sinema mahsülü ise, hele hele filmde zıt kutuplara öteki bakış açısı ile yaklaşılıyorsa; filmin kabullenirlik açısından riskler taşıdığı da bir gerçek. Örümcek Kadının Öpücüğü-Kiss Of The Spider Woman(1985) hem başarılı bir based on novel hem de iyi kotarılmış bir "film içinde film" örneği. Yönetmen koltuğunda "At Play in the Fields of the Lord" ve "Sonsuz Matem" gibi başarılı sinema filmleri ile hatırlanan Hector Babenco'nun oturduğu film, Arjantin asıllı yazar Manuel Puig'in aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Kitap kurdu sinemaseverlerin hemen hatırlayağı üzere filmin Türkiye'de de ses getirmesinden sonra bu kez romanı, 1986 ve 1990 yıllarında Türkiye'de yayınlanmıştır.

Görsellik yanında sinemada konu bütünlüğünü başarı ile beyaz perdeye aktaran usta yönetmen Babenco'nun bu başarısı film, bağımsız film normlarında olmasına rağmen bir tesadüf değildir. Romana bağlı kalınarak çekilen filmde siyaset, kişilik çatışmaları, alt kişilik, devlet baskısı ve toplumun eşcinsellere bakışı başarılı olarak yansıtılmış film sayısız ödüle layık görülmüştür. Türkiye'de özel bir kanalda bir kez yayınlanma şansı bulan film, festivallerin aranan filmi olmuştur.

Film 70lerin Brezilyasına siyasi açıdan göndermeler yaparak bir Brazilya hapishanesinde başlar. Hırçın ve Marksist gazeteci Valentin Arregui(Raúl Juliá), düzmece bir suçla içeri alınır ancak arkadaşlarını satmadığı için türlü işkencelere maruz kalacaktır. Filmin atar damarı olarak karşımıza, çocuk ismarı ile suçlanıp 8 yıl hapse mahkum olan eşcincel Luis Molina (William Hurt) çıkmaktadır. Kuşkusuz sinema kariyerinde kendisine en prestijli ödülleri kazandıran bu film, Hurt için de özel bir filmdir. Makyaj yapan, feminen davranışlarını saklamayan, erkeklere asılan travesti Molina; hapishane koşullarında da bu tutumundan taviz vermez hatta hücre arkadaşı Valentin'i bile yer yer ayartmaya çalışır. Bu ilgisi zamanla ihtiraslı bir saplantıya dönüşür. Ancak siyasi baskı ve hoşgörüsüzlüğün kol gezdiği hapishane, eşcinsel bir ilişkiye sıcak bakmasa da kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirip teşvik etme yolunu seçer. Valentin ve Molina ilk başlarda anlaşamasa da Valentin ona daha uysal yaklaşır.

Basit bir eşcinsel deneyim olmanın çok uzağında olan film, sinemada yapılması genel olarak zor olan "film içinde film" olgusunu da ustalıkla harmanlar. Molina bir yandan hücre arkadaşına ilgisini gizlemezken bir yandan da Paris'te geçen ve Nazi işgalini konu olan bir filmi anlatmaktadır. Bu film Leni(Sonia Braga) adında Fransız bir şarkıcı kadının etrafında gelişmekte; Molina bu kadınla kendi arasında bağıntı kurmaktadır. Kendini bu kadının yerine koyan Molina film içinde bu filmi anlatmakta; bu filme dair sahneler de ayrı bir film olarak izleyiciye yansıtılmaktadır. Bu bakımdan da filmin dahiyane bir zekanın ürünü olduğu ileri sürülebilir. Sadece bahsedilen filmin anlatımı ile yetinilmemekte Alman işgalini konu alan film sahneleri ayrıca filmin içine serpiştirilmektedir. Sürekli filme göndermeler yapan Molina başlangıçta Valentin'in dikkatini çekmeyi başaramasa da bir müddet sonra Valentin, bu eşcinsel adamın en iyi dinleyicilerinden biri olur.

Cezaevi yönetiminin Molina'nın annesini bir sömürü aracı olarak kullandığı filmde, yönetim sürekli Molina'ya en sevdiği varlığı yani annesini bir koz olarak sunar. Çaresiz kalan Molina istemeyerek de olsa yönetimle danışıklı olma yolunu seçer ve kendine erken tahliye sözü verilir. Valentin'in türlü işkencelere rağmen adını söylemediği arkadaşlarının isimlerini öğrenmek ve yönetime bildirmekle görevlendirilen Molina; bu başarır da. Gerek Leni ile özdeşim kurduğu filmleri anlatarak gerekse annesini öne sürerek Valentin'le olan yakınlığını pekiştiren Molina sonunda dışarı çıkmayı başarır. Valentin nasıl arkadaşlarını satmadıysa Molina da Valentin'i satmaz ancak dışarda Molina'yı takibe alan polisler Molina'nın bir anlamda sonunu hazırlar. Valentin'in kız arkadaşı ile buluşmaya giden Molina, polislerin ani baskını üzerine muhbir sanılarak Valentin'in kız arakadaşı tarafında öldürülür.

Son yıllarda sinema filmlerinde oldukça düğüm sorunsalı haline gelen eşcinsel karakter analizi, bu filmde de çözümü oldukça güç bir düğümdür. Travesti Molina, gelişen olayları besleyen yan karakter ya da konu süjesi olmayıp bir anlamda filme yön veren ana karakterin ta kendisidir. Kadınsılık ve adam gammazlama gibi unsurlarla bolca anılan eşcinsel figürlerin ana karakter olma yönünde sağlam donelerle güçlendirildiği en sağlam filmlerden biridir Örümcek Kadının Öpücüğü...

Siyaset ve politik çıkarlar arasında ezilmenin cinsiyetle alakası olmadığına hatta dikdatörlük rejiminin toplum tarafında ayıp sayılan pek çok kavramı kendi çıkarları için teşvik edebileceğine işaret eder. Zira solcu ya da eşcinsel ayrımının bu yönetim anlayışında değeri eşittir, her ikisi kendi kendini yok edecektir ama bu yapılmadan önce kendi içinde de sonuçsuz bir kavgaya tutuşturulacaktır. Başarılı da olunur Moline ve Valentin ölür.

Broadway müzikaline de uyarlanan bu film, Oscar Ödülüne aday gösterilen ilk bağımsız filmdir.

Film 1986 yılında Oscar, Bafta, Altın Küre ödüllerine aday gösterilmiş; 1985 Cannes Film Festivalinde Altın Palmiyeye aday gösterilmiştir. William Hurt 1986 yılında En İyi Erkek Oyuncu Oscarını, Bafta'da en iyi aktör ödülünü, Cannes Film Festivalinde en iyi aktör ödülünü evine götürmüştür.

"Katı ve adanmış bir devrimci ile politikayla ilgisi yokmuş gibi görünen bir eşcinselin küçük bir hapisane hücresinde karşı karşıya gelmesiyle başlayan ve süren bir oyun. Manuel Puig, bu karşılaşmadan çok insanca ve dokunaklı bir dünya çıkarmayı başardığı gibi, pek çok yerleşik kanıyı da sorgulamayı başarıyor: Güç nedir, güçsüzlük nedir; kadınlık ne, erkeklik ne; baskı, boyun eğiş, duygusallık, kaba güç... ve daha birçok karşıtlık... İnsan ruhu, insan bilinci bir masa köşesine çarpınca rastlantı sonucu yaralanan bir 'diz' değildir. 'İnsan', ruhunu, gövdesini, bilincini, bilinçle yaralanmaya açık tutarsa çağdaş ve öncü insandır." Roman Kapağından...

 


 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica