Yazıma sanatın tanımıyla başlayıp bu güne kadarki maceramı anlatmak istedim. Sonra bundan vazgeçtim. Bizde ve bizim gibi ülkelerde sanatla gösterinin ayırt edilmediği, ayırt ettirilmediği, bu garabetin ortak değerlendirildiği, kamuoyunun buna alıştırıldığı gerçeği üzerinde durmak istiyorum.

Sanatın gücünün çok eskiden beri bilindiği ve zaman zaman gerek siyasi gerekse ticari olarak kullanıldığı dönemlerin olduğunu biliyoruz. Sinema ilk icat edildiği andan itibaren; Tiyatro, resim, heykel, dans hatta müzik gibi diğer sanat dallarından çok daha farklı bir yanının olması, bir nevi illüzyon etkisi yapması güç odaklarının iştahını kabartmıştır.

Özellikle başta Avrupa ve Amerika bu gücü fark ederek zaman kaybetmeden derhal sektörleşerek sinemayı bir şekilde hayatımıza dahil etti. Daha sonraları buna başta SSCB (Sovyetler Birliği) olmak üzere politika propagandası amaçlı kullanıldığını biliyoruz. Bu da sinemanın hayatımızda geniş bir yer tutmasıyla, başta tiyatro olmak üzere diğer sanat dallarına darbe vurulması anlamına geliyordu.

Sistem bir süre sonra sanat ve eğlenceyi ayırdı. Çünkü sanatın etkileyici gücü hafifletilerek salt eğlendirmeye, dolayısıyla ciddi bir kar kapısı yaratılmak istenmiş ve yaratılmıştı. Ancak cin şişeden çıktı. "Sinema sanatı" diye bir sanat dalı hayatımızı kavramıştı. Üstelik diğer sanat dallarına darbe vurarak... Bu durumda sinema sanatını yaratan ve sürdüren sanatçıların "ilah" olma çabası ve kararlılığıyla eğlence sektörüne bulaşmaya çalışarak günümüze kadar geldi. Bizde ise bu sanat/gösteri ayrımı yukarıda belirttiğim şekilde yapılmadığı için yararından çok zarara, yozlaşmaya, kültürden uzaklaşmaya hizmet etti, ediyor.

Bu durumu bir tuhaf örnekle açıklayayım; Yoğurt yapmak için sütü ısıtıp maya katarsın, sonra gereken ısıda tutamazsın ya, o zaman maya tutmaz, süt çöker. Artık o yaptığın şey yoğurt olmaz, süt olmaktan da çıkmıştır. Lor olmuştur. Amaç hasıl olmamış, beklenmedik bir ürüne mecburi kalınmıştır. Eldeki süt harcanmış yoğurt olan amaca ulaşılamamıştır.

Yukarıdaki tuhaf örnekte olduğu gibi; bizde sinema sanatı sanat olamamıştır; (Sinema, sinema sanatı adına olağanüstü örnekler vermiş, kamera önü, kamera arkası, emekçilerin haklarını bir kenara ayırıyorum) eğlenceye de dönüşememiştir. Her sanat filminde"gişe kaygısından" biraz eğlence, eğlence filminde de her şeye rağmen"sanat kaygısından" dolayı biraz sanat mutlaka var olmuştur. Üstüne üstlük başta tiyatro olmak üzere diğer sanat alanlarına verdikleri zarar da cabası... Gerçi tiyatronun bu şoku çabuk atlatıp hatta bir tür "aşılanma"gibi güçlenerek yoluna devam ettiğini belirmeliyim; Bu konuya daha sonraki yazılarımızda değineceğim.

Sinemayı sektör kabul eden ülkelerin ortak yanı devletlerinin bir kültür/sanat politikalarının olması, sanatın gücünü gerek para, gerek kültür ihraç etme, gerekse sanatın yaşamına ve gelişmesine maddi manevi katkı vermesidir. Bizdeki durumun açıklaması da böylelikle ortaya çıkmaktadır. Yani kültür/sanat politikası yok, oluşturulmuyor. Ekonomik kazanç elde edilemiyor. Kültür ihracını bırak dışarıdan gelen(ithal) kültürler reddedilmediği gibi dolaylı olarak özendiriliyor. Sanatı, sanatçıyı korumadığı için mevcut sanat insanlarını dolaylı olarak ölüme itiyor.(Bu konuya da daha sonraki yazılarımda değineceğim)

Sinema sanatı bugün bizde ve dünyada ne durumda?

Sinema ilk çıktığı anda televizyonların icadı ve yaygınlaşmasına kadar çok görkemli yaşadı. Ancak televizyon kanallarının yaygınlaşması ile izleyicinin hayatını temelinden değiştiren hale dönüştü. Malum, sinema filmleri izlemek için seyirci evden çıkıp sinema salonuna gelecek, para ödeyerek bilet alacak ve bir disiplin içinde satın aldığı koltuğa edepli bir şekilde oturacak ve ses çıkartmadan filmi izleyecek. Film sona erdikten sonra yine bir disiplin ve sabır içinde salonu terk edip evine gelecek. Tıpkı tiyatro izler gibi. Oysa televizyonlar"evlere servis" edildiği için...
a) Evden çıkmayacak, pijamayla bile izleyebilecek.
b) Araca binmek, bilet almak yok, yani ücretsiz.
c) Disiplin ve sabır gereksiz, yayılarak izleyebilir. Program bitmeden tuvalete gidebilir. Hatta yemek, abur cubur yiyebilir.
d) Sadece film değil spor, haber, magazin vs. ile de daha zengin.

İşte bu değinim seyirciyi ve davranışını temelden değiştiren bu durum sinemaya ciddi bir şamar vurdu. Bu şamarın etkisi halen sürmektedir. Hatta artarak sürmektedir. Çünkü efendilere salonlardaki koltuk sayısı ve bu işten nemalanma yetmedi. Pastadaki dilimlerini artırmak ve kaç kişi varsa herkesi bu tüketime katmak için televizyon ve teknoloji kullanımı hayatımıza vakit kaybetmeden girdi. Artık insanlar tiyatro ve sinema salonlarına gitmemeye, evlerinde yalnız başlarına eğlenmeye başladı. Hatta her odada ayrı televizyonlarla yalnızlaşmaya ve sosyalleşme fakiri olmaya başladı. İletişim iyice azalmış insanlar yalnızlaşmaya başlamıştı. Hal böyle olunca yalnızlaşan insanlar bir süre sonra bunalmaya ve psikolojik sorunlar yaşamaya başladılar.

Bu kez psikologlar, psikiatristler devreye girmeye hatta yaşam koçluğu gibi tuhaf görevliler ortaya çıktı ve insanlara yön vermeye başladı. Ancak tüm bu çabalar aspirin tedavisiydi ve asla başa çıkamazdı, çıkmadı da... Çünkü tek sorun asosyalleşmekti. Yani kalabalığın içinde yalnızlaşmaktı hastalığın adı. İşte bu durumda kapitalizm bir başka icatla birden fazla kuş vurmaya başladı. Bunun adı da internet...

İnternetle beraber bir "sosyal medya tezgahı"ortaya çıktı. Bu aslında malumun ilanıydı. Televizyon bir asosyal medyaydı ve dolaylı yoldan itiraf edilmişti. Televizyon sadece sunuyor ve bağımlılaştırıyor, seyircinin koyunlaşmasını sağlıyor ama asla katılım sağlamıyordu. Oysa insanın doğasında; katılım, eleştiri, müdahale ve gereğinde protesto etme vardı. İnsanlar bir gün bu haklarını aramak isteyebilirdi. İşte tam da bu sırada internet ve sosyal medya yani Facebook, Twitter gibi icatlarla insanların katılımı sağlanıyormuş gibi yapılmaya başlandı. Bu da aspirin tedavisinin genişletilmesinden başka bir şey değildi...

Neyse, bu ilkyazımızı burada keselim. Devamını ve diğer tuhaf izlenimlerimi bir sonraki buluşmamıza bırakalım. Bu yazıya akademisyenler başta olmak üzere birçok kesimden eleştiri, müdahale, yok sayma gibi tepkiler gelebilir. Bunlara da açığım elbette. Yazdıklarım benim izlenimlerimdir.

Şu da unutulmamalıdır ki... Hiçbir şey matematikle yarışamaz. Hiçbir kimse hayallerine yetişemez. Sanatın ve sanatçının hayali matematiğiyle hiçbir güç baş edemez.

Sevgilerimle.
"Kamera önü ve arkasında yeterince emek vermiş tipik bir sanat emekçisi"


 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica