Türk sineması dediğimizde kafamızda hemen şimşekler çakar ve ilk önce üç beş isim ön plana çıkar. Daha sonra ise diğer karakterler belirir. Yoğunlaştıkça yıllar önce izlediğimiz filmlere ve bu filmlerden bizi etkileyen karelere ulaşırız. Oradaki oyuncular bizleri bir şekilde etkilemiş, bir yerimizden "yakalamıştır". Film boyunca hikayeye yoğunlaşırız. Belli bir süre sonra izlediğimiz filmin neredeyse yüzde doksanını unuturuz ama unutmadığımız bir şey kalır, oyuncu. Evet, oyuncuyu unutamıyoruz her ne hikmetse. Bunların içinde popüler olanları neredeyse "kutsarız". Peki neden bu kadar yakın buluruz kendimize bu oyuncuları? Bunlar sadece oyuncu değiller mi? İslerini yaptılar, rollerini oynadılar.
Biz ise izlediğimiz ve bizi etkileyen filmi unuttuk ama filmdeki başrol oyuncuyu unutmadık.

Bizi bu kadar etkileyen oyuncunun oynadığı film ve canlandırdığı rol değil miydi? Peki biz neden filmi unuttuk da oyuncuyu unutamadık? Oysa filmi baştan sona izledik, sevdik ya da sevmedik. Oyuncunun hayatını bilmiyoruz ki, kişiliği hakkında yeteri kadar bilgi sahibi değiliz ki. Unutulması gereken film değil oyuncu olmalıydı. Burada bir terslik olmalı...

Mevlana "ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" der. Şimdi bu sözün burada ne işi var diyenler olacaktır. Ne işinin olduğunu ben de bilmiyorum, bakalım ileride bu sözü neden ettiğimizi anlayacak mıyız?

Oyuncuları severken onları izlediğimiz filmlerle sevdik. Yani göründükleri gibi olduklarını düşündüğümüz için sevdik. Ya göründükleri gibi değillerse, ya oldukları gibi görünmüyorlarsa o zaman ne yapacağız?

Varsayımla yola çıkalım isterseniz. Diyelim ki filmde bir kıza tecavüz edilecek, filmin jönü, yani bizim sevdiğimiz adam ortaya çıkıp kahramanlığını yaptı, kızın namusunu kurtardı ve biz de bu jönü bu davranışı nedeniyle sevmiş olalım. Ya da genç kızları kandırıp geneleve satan birilerinin işini bozan jön ortaya çıksın, kötü adamları dövsün, genç kızın hayatının kararmasını engellemiş olsun. Biz de bu kahramanlığından ötürü o jönü sevmiş olalım. Sevebiliriz, buraya kadar her şey normal, asıl sorun buradan sonra başlıyor. Yani Mevlana'nın o sözü "göründüğün gibi olmak"

Yukarıda varsayım filminde kahramanlık yapan ve bize kendini sevdiren jön film bitince özüne dönüyor ve gerçek hayatında bu jönün genç kızları ağına düşürüp önce günlerce "tadına bakıyor" sonra genelev patroniçesine "sermaye" olarak satıyor. Üstelik bunu bir defa değil meslek haline getirip her ağına düşürdüğünün önce "tadına bakıyor" sonra para kazanmak için sermaye olarak satıyorsa o zaman ne yapacağız, yine de sever miyiz?

Gelin hep birlikte bir varsayım filmi daha çekelim.
Başka bir jönümüz kumar batağına düşenlere yardımcı olsun, öğütler versin, onlara hayatın güzelliklerinden söz etsin, anasına, karısına, bacısına sahip çıkmasını söylesin. Alkole karşı olsun, uyuşturucuya karşı olsun, uyuşturucu satanlarla mücadele etsin. Onlara çiçeğin kokusunu, ekmeğin buğusunu anlatsın ve biz de bu jönümüzü bu güzel öğütlerinden dolayı sevelim, ona hayran olalım.

Aynı jön film bitince özüne dönse, evinde kumar partileri verse... Film içinde karşı olduğu alkol ve uyuşturucuyu kullansa, servetini kaybetse daha sonra da film içinde "anana bacına sahip çık" diyen jön kendi anasına, bacısına, kızına sahip çıkamasa bu jönü yine sever miyiz?

Yukarıdaki filmde olduğu gibi benzer kahramanlıklar içinde olan bir başka jön, derdi sadece "ekmek parası" olan aynı sette çalışan Aktrist, makyöz ya da"gözünün tuttuğu"her hangi bir bayan, jönün yatma teklifini reddettiği için, "namussuzluk yapmadığı için, ekmek parasından" olsa"işinden kovulsa" bu jönü yine sever miyiz?

Yukarıda verdiğimiz "jön" örnekler tabii ki sinemanın genelini, jönlerin genelini kapsamıyor. Jönlere haksızlık etmeyelim bu kadar. Tek suçlu onlar değil tabii ki. Başka bir film daha çekelim isterseniz.

Bu defa bir yönetmen olsun. Şöyle "baba baba" filmler çeksin sinemamızın tarihine girsin. Yakışıklı, yetenekli gençleri bulup rol versin, sinemamıza kazandırsın. Elbette severiz böyle bir yönetmeni değil mi?

Peki bu baba yönetmen de her şey iyi hoş ama biraz tuhaf olsa, rol vereceği jöne önce "benimle yatacaksın, beni bir güzel becereceksin, sonra rol veririm" dese. Ya da onu "becermediği" için jönünü setten kovsa ne yapacağız? Bize ne cinsel eğilimi, tercihi... Biz filmimizi izleriz mi diyeceğiz yoksa "göründüğü gibi olmadığı" için "olduğu gibi görünmediği" için ona kızar mıyız, sevmeye devam eder miyiz?

Bir ana düşünün film içinde, şöyle kükredi mi dağlar inlesin, sözü dinlensin. Yaşı epey bir ilerlemiş olsun. "Artistle yattım" diye nam peşinde olan kendinden 40 yaş küçük paralı gençlerle yatsın reel hayatında...
Şöyle bir artist düşünün sinemada, kamera önünde kuralları olsun kamera arkasında "tozu dumana katsın!
Şöyle bir jön düşünün sinemada, erkek çocukları sevsin!
Şöyle bir yönetmen düşünün sinemada, erotik film çeksin "kamera nasıl olsa belden aşağıyı gösteriyor" desin yataktaki oyuncuyu kendi becersin.
Şöyle bir babacan düşünün sinemada, karısının koynundan çıkıp baldızının koynuna girsin.

"Artist olmak uğruna" vücudunu sermaye olarak kullanmış, neredeyse her çıkar sağlayacağını düşündüğünün altına yatmış, daha sonra da belli bir yere gelmiş, kendini sevdirmiş jöndamlar… İsim yapmak ona yetmemiş ve para için yine özüne dönmüş" köy ağalarıyla, fabrikatörlerle birlikte olmuş olanlar hiç de azımsanacak kadar değil.

Burada amacımız ne ahlak polisliği yapmak ne de sinemanın bazı sevilen isimlerinin özel hayatlarını deşifre etmek. Bu yazıda üstü kapalı anlatılanlar elbette sinemanın geneli değildir. İyileri tenzih ediyorum. İyiler her zaman iyidir. Sözüm "oldukları gibi görünmeyenlere, göründükleri gibi olmayanlara" onlar kendilerini bilir. Burada Türk sinemasının içinden gelen üyeler ve sinemayı yakından takip eden yazarlar var. Yukarıda anlatılanları az çok muhataplarıyla bilirler. Sadece anlatılanları değil, daha fazlasını da bilirler. Özel hayatlara saygı diyoruz elbette.
Sevmek güzeldir, kimi sevdiğini bildiğin sürece...

Son Yorumlar

Yandex.Metrica