"Neyimiz Varsa Alsın Da Seni Bize Bıraksın" posteri

"Bir parça çocuk ol! Oyunlarla, şarkılarla büyü." Küçücük kızına söylüyor bunları. Yakındığı konulara kendisinin neden olduğunu unutarak. 'Yer meselesi, pey meselesi yüzünden yabancı bir balıkçının bir gözünü 'söndürüp' yıllarca hapis yatmış. Tahliye sonrası Gül ile sözlüyken 'pusulayı şaşırıp' Necla'nın yatağına 'demir atmış'. Yine o günlerde, nedeni ne olursa olsun, bir adam öldürüp tekrar hapse girecektir. Bu durumda Ayla da, ne yapsın, 1-2 yaşından itibaren olgunlaşmak zorunda kalıyor.

Temmuz ayında çekilen film, 18 Ekim 1963, Çarşamba günü (Beyoğlu) İnci, (Beyoğlu) Yeni Taksim, (Kadıköy) Opera, (Bakırköy) Yeni, Bulvar, Şık sinemalarında ve "Erler Film senenin bombasını takdim eder. Seyredenler bir daha seyrediyor. Seyretmedi iseniz koşun" reklamı ile gösterime girmiş. Çekimlerin bir kısmında Erol Taş'ın Cankurtaran'daki 18 numaralı Çayevi var. Suphi Kaner'in birkaç hafta sonra intihar ettiğini bilmek filme hüzün katıyor. 1963, Türker İnanoğlu'nun Ayhan Işık'ı 'listesine dâhil ettiği' yıl. 'Ama nasıl'. 'Bay Sinema'da (2004) (Giovanni Scognamillo) anlatıldığına göre sanatçı, o yıllarda, film başına 20-30 bin lira alıyormuş. Kendisi ile çalışmak isteyen yönetmene 'verilmiş sözleri, başka anlaşmaları olduğunu, kabul edemeyeceğini söylemiş'. Ama 'iki film için 120 bin' önerilince 'Işık'ın davranışı hemen değişmiş' (sf. 62-63). Göksel Arsoy da aynı ücreti almak koşuluyla 'transfer' olmayı kabul edenlerden.  'Keskin işadamı' İnanoğlu, Ayhan Işık'a '100 bin verdiğini söyler ve bu şekilde bir anlaşma yapılır'. Daha sonra Eşref Kolçak ve Orhan Günşiray da 'biçilen' bu ücrete 'tamam' demişler. Kitaptaki küçük bir hata (sf. 60-61); "Filmde iki kötü adam var. Ahmet Tarık Tekçe ve yardımcısı Öztürk Serengil" denmiş. 'Öztürk Serengil ve yardımcısı Sadettin Erbil' olmalıydı.

Bira şişelerinin kuyuda soğutulduğu, eteklerin jüponlu olduğu 60'lar. Hem dayanışma hem de dedikodunun eksik olmadığı 'ufacık bir İstanbul semti'. Bahriyeli Ahmet burada yaşıyor. Lakabı, askerliğini bahriyede yapmasından. Çok sevilen, yiğit, gösterişli bir delikanlı. Sadettin Erbil'in tanıtım konuşmasında belirttiği gibi "Namusluydu, mertti. Yürekli, bilekli adamdı". Sol kolunda, kabadayılık raconu gereği, deriden bileklik var. Babası da denizciymiş. Bir deniz kazasında ölmüş. Kahramanımız bunu "Deniz bize küstü. Babama da bana da ihanet etti" diye yorumluyor. 5-6 yaşlarındaki kızı Ayla'dan başka kimsesi yok. Filmin başında hapisteydi. Sevdalısı Gül ve en iyi arkadaşı Hamza her pazartesi ziyareti eksik etmiyorlar. Bizimki ise pek nazlı. Birazcık geç kalmalarını bile Hamza'nın sakat bacağı ile ilişkilendiriyor; "Yayan gelmiyor ya." Oysa 'üç aydır arayanı olmayan' koğuş arkadaşları bile böyle yakınıcı değil. Ne kadar hapis yattığı konusu senaryoda çelişkili. Sadettin Erbil, '3'; Kendisi ise bir sahnede '2', diğerinde '2 buçuk' diyor. Tahliye sonrası 'rızkını başka yerde aramak' niyetindeydi. 'Denize tövbeliymiş'. Fazla uzağa gitmeden Hamza'nın yanında çalışmaya başlar. 1-2 sahne dışında iş başında göremedik kendisini. Daha çok Necla'nın yatağındaydı. 'Kaçamak' ilişkisi Gül ile sözlüyken başlar. Koynundan çıkmadığı Necla'yı ayrıca birer kez dudaklarından ve burnundan öpüyor. Sevdiği kızın da iki kez dudağını bir kez de burnunu öpecektir. O dönem filmlerinde 'burundan öpmek' pek modaydı. İlginç bir şekilde sevmediği kadının koynundan çıkmazken, sevdiği kadınla böyle bir şey yaşayamayacaktır. Yüksekten atmaya da pek düşkün. "Biz namusumuzla büyür, namusumuzla yaşarız. Adımız duyulmaz, çok paramız olmaz ama geleneklerden şaşmayız" diyordu. Sözlüyken başka bir kadınla olmak da geleneklerden mi acaba? 'Bu semtin çocuğu, burada yetişmiş, görgüsü, bilgisi buraya göre'. Ama 'bir zamanlar gazino mekânında da adı söylenirmiş'. "Sonra baktık ki iş yok ayağımızı kestik" diyor. Yine de aklı hâlâ oralarda. "Aslında böyle yerleri ben de severim. Severim ne demek bayılırım... Küple içsem vız gelir. Sabaha kadar devam edeceğiz" diyordu. Biraz viski ve şampanyadan sonra 'kolu kanadı kırılır'. Ağzı, yüzü, konuşması değişiyor; "Bal gibi sarhoşum. Lamı cimi yok." Gül de 'söz ve nişan arasındaki birkaç haftayı başka bir erkeğin kollarında geçirseydi' seyirci bu denli anlayışlı olur muydu acaba. Filmdeki, kötü adamlar dâhil, herkes bizimkinden daha dürüst. İntihar da bile beceriksiz. Tabancayı başına doğrulttuktan sonra vazgeçiyor. Suphi Kaner ise çekimlerden bir müddet sonra hapla canına kıymış. Öyle olmaz böyle olur dercesine.

Bahriyeli Ahmet, gerçek yaşamda da var. Soyadı Özay. Emniyet Müdürlüğü memurlarının izlediği 'sabıkalı bir deniz korsanı'. Kasım, 1950'de 'tanınmış eroin kaçakçılarından' İzmirli Yüzükesik Arif Akat'ın Dolapdere'deki evine 'külliyetli miktarda çalınmış manifatura eşyası' getirirken yakalanmış. Şubat, 1953'te bir 'vukuatı' daha var. Trabzon Vapuru'ndan çaldığı 3 sandık dolusu şeker ve çikolatayı bir bakkala satarken yakalanmış.

Gül bir komşu kızı. Annesi Lebibe ile yaşıyor. 'Uzun boylu, açık kahverengi gözlü, koyu kestane saçlı, incecik belli, narin bir genç kız'. Sanki başkasının çocuğu ile ilgilenmek için dünyaya gelmiş. Osman Reis "Senin de çilen! Babası hapse girdi Ayla'ya sen baktın. Hapisten çıktı gene sana yük" demişti başlarda. Aslında film henüz bitmediği için eksik bir değerlendirme bu. Sonradan Ahmet cinayet işleyip tekrar hapse yollanınca Ayla yine genç kıza kalır. Her görüş günü kahramanımıza yemek götürüyor. 'Biraz puf böreği, köfte, azıcık da patates kızartması'. Tahliye günü Lebibe Hanımların evine davetliydi Bahriyeli. "İki senedir ilk defa ev yemeği yiyorum" diyor. Sanki Gül'ün getirdikleri ev yemeği değilmiş gibi. Genç kız, üstelik Ahmetlerin evini derleyip toplamış. 'Her tarafı tertemiz' yapmış. 'Kör kör parmağım gözüne'. Halinden 'kara sevdalı olduğu belli'. Bizimki, belki de ev ve Ayla'nın bakımını üstüne yıktığı için, hiç oralı değil. "Ya aldanıyorsak" havalarında. Sonunda Osman Reis'in "Eğer gönüllü değilsen bir an evvel bitir bu işi. Kızı daha fazla ümide düşürme" şeklindeki zorlamasıyla sözlenmeye razı olur. Ama tam annesinin elini öpüp Gül'ü isteyeceği gün Necla'ya kaptırır kendisini. Koynundan çıkmıyor. Mahalleden arabayla geçmişler, dedikodu almış yürümüş bizimki hâlâ "Öyle bir kadını tanımıyorum. Hepsi yalan" diye savunmakta kendisini. Kaçacak yer olmadığını anlayınca "Bu işten vazgeçmekten başka yok" diyor Gül'e. Necla'yı bırakacak zannettik. Meğer Gül'ü kastediyormuş. "Evlenmeyecek miyiz, yoksa beni istemiyor musun? Bahriyeli Ahmet, mert Ahmet! Namuslu Ahmet, vicdan sahibi. Yazık ben de herkes gibi, seni yanlış tanımışım" diye ağlamasına dayanamayıp genç kızla nişanlanır.

Semra Sar, çevrimler sırasında 19 yaşında. "Daha 20 yaş dişim çıkmadı" diyormuş şakacı bir şekilde. 'Geniş bir alın, ucu yukarı kalkık burun, ince dudaklar, süzülmüş uzun yüz'. Alman yıldız Brigitte Helm'e benzetilirdi. Kadifeden yumuşak bir ses. 'Gecenin Kapıları'nı (Atilla İlhan) okurmuş sette: "Bütün kapılar kapandı dışarıdayım//Birden çıkmayın karşıma korkuyorum//Uykusuzum fena halde sokaktayım//Karanlık bastı mı boğuluyorum//**//Fena bir yerimden koptuğum doğru//Kendimden çok fazla yaşamaktayım//Neye varacak bu işin sonu//Aslında ben kimim meraktayım//**//Bütün kapılar kapalı sokaktayım." O günlerde en sevdiği şarkı 'Love is a Many Splendored Thing'. İstasyonda iki arkadaşı trene binip gidince "Yahu Onlar beni geçirmeye gelmişti. Ben kaldım Onlar gitti" diyen adamın fıkrasına çok gülüyormuş. 'İstanbul Geceleri'ndeki (1950) başlangıç da tıpkı böyleydi. Aysel Tanju'dan farklı olarak hep topuksuz, düz pabuçları tercih etmiş filmde.

Hamza'nın bir ayağı aksıyor. "Şu deniz beni yedi bitirdi. Sakat bıraktı. Gene de ayrılamadım. Görüyorum, kokluyorum yetiyor" demişti. Küçük bir kayık imalathanesi var. Rüstem de yardımcısı. Teknelere kaynak ve kalafat yapmak, omurga tahtaları yerleştirmek. İşleri bu. Kadınlardan yana talihsiz. Ne zaman 'bir bayanı şahsen beğenip muhallebiciye davet etmek istese daha ağzını açamadan beriki pergelleri açıp uzaklaşıyormuş'. "Bir de 'hadi ordan bacağı eksik meyhane maşası' demez mi." İşi masal kızlarına kalmış. "Seni kuşlar mı gagaladı" diyen Ayla'ya "Topal kargayı kuşlar gagalamaz kızım, olsa olsa sapanla vururlar" karşılığını vermişti. Hiç kimsesi yok. Ne ana, ne kardeş, ne akraba. 'Leylek yuvadan atmış da dünyaya öyle gelmiş'. Görüş günlerinde 'çorap, mendil, sigara, iç çamaşırı, bir de gömlek' getiriyor arkadaşına. Bir sahnede Necla ile sabahlayan Ahmet ancak öğleye doğru gelir atölyeye. Elini işe sürmeden tekrar genç kadınla gider. Bir saat sonra dönecekmiş. Duy da inanma. Hamza o kızgınlıkla Rüstem'i azarlıyor; "Hadi bakalım iş başına! Dalga geçmekle karın doymuyor." Sonra da mahcup olup özür diler; "Lafım başkasınaydı. Ama ne yaparsın ki sana söyleyebiliyorum."

Parla Şenol, babası Armağan Şenol ve annesi Ayla Şenol'a benziyor. Filmde annesinin adını kullanmış. 'Kara, üzüm gibi gözler'. İri, yuvarlak, parlak ve tatlı. Geniş ve çıkık bir alın. Kavisli, siyah kaşlar. Uzun kirpikler. Çıtı pıtı, büyümüş de küçülmüş sanki. Yetişmesinde en çok emeği olan kişi, Sorbon mezunu babaanne Nimet Mahfi Ayral (Necdet Mahfi Ayral'ın ablası). Sanatçıya Fransızca ve kültür dersleri vermiş. 'Bahriyeli Ahmet'in her sahnesinde cin gibi. Hapishane ziyaretine giderlerken Hasan yollarını kesmiş; "Şu Bahriyeli amma kısmetli herif be. Kafama koydum, ben de içeri gireceğim. O zaman bana da böyle gelme de göreyim seni" diyor Gül'e. Ayla'nın "Sen hapse gir hele, biz her gün geliriz" derkenki el-yüz ifadesi harika. Süt dişlerinin yerini daimiler almaya başlamış. Yaşlılık nedeniyle dişlerini kaybeden Osman Reis'e benziyor.

Aysel Tanju, her zaman olduğu gibi çok güzel. Filmde adı Necla Gençay. Mavi Gül'de şarkı söyleyip dans ediyor. (1954'te İrlanda'da ilk mavi gül yetiştirilmiş. O yıllarda gazinoların çoğu Siyah Lale veya Mavi Gül'dü.) Ahmet'i çok beğenmiş, bayılmış. Kurşun yemiş gibi olmuş. Bizimki "Her yaraya bir merhem bulunur. Markası başka da olsa aynı işi görür. Burada bitsin bu iş. Başladığı gibi bitsin. İkimizin de yolları çoktan ayrılmış. Beni defterine yazma. Yazdınsa sil" falan dese de her itiraz Necla'nın yatağında sonlanıyor. 'Yüreği sancırken kulağına laf girmezmiş' sarışın afetin. "Seni seviyorum. Saklamak değil de söylemek hoşuma gidiyor" dediği sahnedeki geceliğini 'Hop Dedik'ten (1963); Mahalleye geldiği '34 AK 588' plakalı ve 1961 model Ford Fairlane Sedan'ı 'Yankesici Kız' (1964), 'Şoför Nebahat ve Kızı' (1964), 'Beyoğlu Piliçleri' (1964), 'Meyhaneci' (1964) filmlerinden anımsıyoruz. Hoş bir sahnede "Biletine hep amorti çıkmış senin. Ama ben büyük ikramiyeyim" diyor. Ahmet de lafın altında ezilmeme telaşındaydı; "Sen olsan olsan teselli mükâfatı olursun."

101 dakikalık filmin 5 buçuk dakikası şarkı türkü. Aysel Tanju, Sevim Şengül'ün sesi ile Hicaz ('Gemilerde Talim Var') ve Uşşak ('Bahriyelim Güzelsin') iki türkü; Hicaz ['Pınarın Başında Su Verdin İçtim' (Burhânettin Deran)] ve Nihavent ['Hani Bir Gün Gelecektin' (Teoman Alpay)] iki şarkı söylüyor.

Filmin kötü adamı Hasan hafif 'kelaj' bir durumda. Kafada kasket, belinde kuşak, kolunda tespih. Ayakkabıları da arkasına basılı. Sinirlendiği zaman tükürüyor. Arkadaşı Erol, mahallenin ikinci kötü adamı. Yaptığı tek iş nargile fokurdatıp tavla oynamak. '34 AH 456' plakalı taksisini bir şoföre vermiş.

Mahalle kahvesinde rastladığımız Enver Dönmez'in Yeşilçam'daki lakabı Ökkeş. 'Namusum İçin'deki (1965) Ayhan Işık'ın kamyonu üzerine sürerek "Halime Abla'na ne yaptın Ökkeş" diye bağırdığı sahneden hatıra. 'Sigarayı yakmadan ucunu ıslatması' ve "Hürmetler ederim Abicim. Ellerinden öperim" lafı da Yılmaz Güney'den hatıraymış. Mete Akyol'a anlattığına göre Çirkin Kral'dan bir etkilenmesi daha var. "Eskiden insanları sevmezdim ben Abi. Fakat bir gün Yılmaz Güney 'İnsanları sev, lan' dedi bana ve ben ondan sonra insanları sevdim Abi."

Necla'nın evinde Hasan 1; Ahmet 3 el ateş ediyor. Fakat dışardaki mahalleli 'kaç el ateş edildiği konusunda' konuşurken rivayet muhtelif. "Üç el ateş edildi"; "Hayır, beş el"; "Ben saydım. İki defaydı".

Filmdeki melodiler:

'Nihavent Makamında Yaylı Tambur Taksimi' Hapishane sahnesinde.

The Dave Brubeck Quartet'in 'Time Out' albümündeki (1959) 'Three to Get Ready' (Dave Brubeck) Necla ve Ahmet sandalda konuşurken. 'Take Five' (Paul Desmond) Hasan'ın Hamza'yı dövmesi dâhil 3 sahnede.

'Theme from Come September' (1961) (Bobby Darin) Necla "Bir dediğini iki etmem. Geceleri beni sen bırakırsın, gene sen alırsın" derken.

'Hüzzam Makamında Yaylı Tambur Taksimi' Ahmet'in kızıyla konuşup Necla'dan ayrılmaya karar verdiği sahnede.

'The Man with the Golden Arm' (1955) (Elmer Bernstein) Ahmet, Hasan ve Erol'un 'tozunu alırken'.

'Gayane Suite No.1: V. Lullaby' (1941/42) (Aram Khachaturian) Necla ve Hasan'ın ölümünden sonra kaçarken.

'Hicaz Makamında Yaylı Tambur Taksimi' Son sahnede.

Ahmet'i Hayri Esen; Gül'ü Jeyan Mahfi Ayral; Ayla'yı Nursan Alçam; Hasan'ı Sadettin Erbil; Hamza'yı Zafer Önen; Necdet'i Süha Doğan; Osman Reis'i Mümtaz Ener; Selahi İçsel ve "Ben saydım. İki defaydı" diyen kişiyi Erdoğan Esenboğa seslendirmiş.

Hasan'ın annesi Talia Salta; Gazino görevlisi Lütfü Engin; Necla'nın Peliş Ap. No. 4'teki evi; Ahmet'in kaçış sırasında dua ettiği Sultanahmet Camisi; Rüstem rolündeki Özcan Bilge; Osman Reis-Faik Coşkun; Lebibe Hanım-Mahmure Handan; Kahveci-Selahi İçsel; Şef garson Necdet-Necdet Tosun; Ahmet'in hapislik arkadaşları; Balık ağları, yengeç kafesleri; Gül'ün "Ölüm lafı değil de seni görememek zor geldi" demesi çok güzeldi.

"İnsan, demek, bazen şaşırıyor rüzgâra kapılıp istemediği bir yerde karaya vuruyor." Ama sağ olsun, kahramanımızın 'şaşırmadığı', 'rüzgâra kapılmadığı' ve 'karaya vurmadığı' sahne yok gibi. 'Aşkın olduğu yerde affetmek de varmış'. Yaptıklarını Gül yapsa yine aynı fikirde olur muydu acaba. Son sahnelerde söylediği en doğrusu galiba; "Gözyaşları, alın yazısını silmiyor."                             

Son Yorumlar

Yandex.Metrica