"Ölümün Yanı Başında Yaşamayı Öğreniyoruz. Niçin Yaşadığımızı, Neyin Değerli Neyin Değersiz Olduğunu.  Dostluğu, Arkadaşlığı"   posteri

"Hayır, Doktor! Benim senin onun meselesi yok. Hepimizi çepeçevre saran bir şey var artık. Şu demin ölen çocuk Doktor, Ümmü'süyle evlenmeyi düşünüyordu. 'Vatan' diyerek öldü."

Sahra Hastanesi'ndeki 'muallim-hemşire' Serap söylüyor bunları. Herkes 'büyük bir istikbalin tarihini yaşıyor'.


59 yazında çekilen film 'başoyunculardan birinin ayağının kırılması nedeniyle' ancak 27 Ocak 1960, Çarşamba günü (Beyoğlu) Lüks ve (Beyoğlu) İnci sinemalarındaki suareyle gösterime girmiş. O günkü gazetelerde ilginç bir açıklama daha var; "Bursa'da Yeni Sinema'da muvaffakiyetle devam ediyor."

 

Aynı adlı romanın  (Semih Lûtfi Kitabevi-Birinci baskı-1942) (İkinci baskı-1950) (Mükerrem Kâmil Su) siyah beyaz Yeşilçam uyarlaması. Kamera arkası muhteşem. Reji asistanları; Ertem Göreç, Ülkü Erakalın, Kemal İnci. Montaj-Senkron; Erdoğan Esenboğa, Ertem Göreç. Sanat yönetmeni (o dönem 'ar direktör' deniyordu); Semih Sezerli. Set sorumlusu; Niyazi Er. Filmi çekenler; Turgut Ören, Şevket Kıymaz, Ali Yaver. 59-60 sinema mevsiminde çevrilen, Tuncan Okan'a göre 108, Nijat Özön'e göre 95 filmden biri. Zeki Tüney'in soyadı jenerikte 'Tünay'.

Memduh Ün'ün varlığını hissettirdiği yıllar. 'İyilikçi, temiz, düşünceli ve romantik kahramanları' ile yine karşımızda. 'Ateşten Damla'nın, mizansen bakımından daha başarılı olmakla beraber genel olarak 'Üç Arkadaş' seviyesine ulaşamadığı yazılmıştı. Senaryo 'yer yer muğlâk kalmaktan kurtulamamış'. Durumlar, davranışlar, çokluk, sebepsiz ve izahsız kalıyormuş. Romanın asıl ilgi çekici yönü 'melodramatik olaylar, romantik durumlar değil Kurtuluş Savaşı'nın kendisi, havasıdır'. Yönetmen ve senaryoyu yazan Atıf Yılmaz, seçimi doğru yapıp, rastlantılar üstüne kurulu konuyu bir tarafa bırakıp bunu ön plana almışlar. Karşılaştırmak gerekirse 'Düşman Yolları Kesti'de (1959) Osman Seden, nasıl İstiklal Savaşı'nın havasını vermekten kaçındıysa, Memduh Ün de aksine 'savaşın içine girmeye çalışmış'. Köy düğünü, göç bölümleri, yaralı dolu hastane manzaraları çok çarpıcı. "Ateşten Damla, şimdilik, Kurtuluş Savaşı'nın ruhunu veren en başarılı Türk filmi olarak gösterilebilir" diyor Tuncan Okan. Görüntü olarak tatmin edici, ses unsuru bakımından bir o kadar rahatsız edici ve Ali Kaptanoğlu'nun diyalogları gayet kötüymüş.

Oyuncular bir fevkaladelik göstermiyorlarsa kabahati daha çok canlandırdıkları tiplerin yeter derecede işlenmemiş olmasına bağlıyor eleştirmenler. Bir tercih yapmak gerekirse kadronun en başarılısı Muhterem Nur.

Film, ülkemizin 1910'lu yıllardaki durumu anlatılıyor. 'İç düşmanlarla dış düşmanların el ele, kafa kafaya vererek parçalamak için uğraştıkları' yurt toprakları. "Kaç genç kız, dönüşü olmayan Yemen yolcularının arkasından parmağının kınasını soldurdu. Kaç ana, birini çöllerde, birini Trablus'ta, ötekini Balkanlarda, en küçüğünü de Anafartalar'da şehit verdi de yine, gözünün yaşını yeniyle kurutarak, bu milli davaya katılmaya kalktı (sf. 56)." Canından çok sevdiği evladını, memleketin bir karış toprağına seve seve vermek. "Yurt aşkında bütün sevgileri gölgede bırakan, en mukaddes varlıkları feda ettiren, en çılgın hasret ateşini yürekte gizlemeğe sevk eden kuvvet nedir?" Hayatlarını memlekete adamış neferler. Üç gün uykusuz kalmak vız geliyor. Taşlar yastık; Makineli tüfek tıkırtısı ninni; Top sarsıntısı beşik. "Şöyle bir yarım saat uyku kestirirsin belki." Yirmi dört saatte bir dilim arpa ekmeğiyle karınlarını doyururlarsa ne mutlu.

Osman Müfit, Balıkesir'in bir köyünde 'ilk mektep hocası'. İstanbul'da Mülkiye talebesiyken, zengin bir miralayın kızına âşık olmuş. Güzel Leyla, karısı olacaktı. Anne ve babası 'pak az ara ile ve pek vakitsiz ölünce tahsilini ileri götüremez'. Mülkiye memurluğu hayaline elveda. Darülmuallimin'i bitirince Leyla'yı ister ama miralay kabul etmez. Kızını bir ilk mektep hocasına verecek, hele taşraya gönderecek kadar akılsız değilmiş. (Sonradan bir erkânıharp zabitine verecektir).

Kalbi kan ağlayarak geldiği bu köyde Emine ile karşılaşır Osman müfit. Babası savaştan dönmeyen anası ince hastalıktan eriyip giden kimsesiz bir çoban kız. Aynı köyden Hüseyin'i sevmiş. Aralarına Rıza Bey (romanda Kaptanların Rıdvan) girince kaçarlar oradan. Ama Ağa'nın eli uzun, dört bucakta adamı var. Aylar sonra delikanlı öldürülmüş. Kucağında çocuk geri dönen Emine kendini bir çınarın (romanda 'söğüt') dallarına asmış. Serap adını verdiği bebeğe genç muallim sahip çıkar. Sonra saadet dolu yılların aydınlığını haksız bir işgalin karanlığı takip etti. Osman Müfit, İstiklal Savaşı'na katılıyor. Bir avuç arkadaşıyla Milli Kuvvetlerin emrinde artık. Romandaki şehit olurken filmde kolundan yaralanır.

Serap, Çapa Darülmuallimat'ın en zeki, en iyi yetişmiş hocası. 'Yıldızlı gecelerin göklerine benzeyen lacivert gözler'. Varlığı, Leyla ile Osman Müfit'in ve Emine ile Hüseyin'in yarım kalan saadetlerinin, kırık hayatlarının bir tesellisi gibi. Balıkesir'e tayin olmuş bir muallime. Ama onu hemşire olarak hastalarla ilgilenirken ve makineli tüfeğin başında düşmanla çarpışırken görüyoruz. Kurtuluşun ardından 'bilgisizlik içinde bocalayan yurt çocuklarını' eğitecekmiş. Kazayı 'müteakiben' baygın kaldığı sürede sarı saçları kumrala dönüşür. 'Tabiat hatasını tashih ediyormuş'. Ahmet'i gördükten sonra geçen her dakika Doktor Nafiz'le arasındaki uçurumu genişletiyor. İki erkekten çocukluk aşkını seçecektir. 'Kalp, kendisi için yaratılmış eşini bulunca hiçbir şey tanımaz'. Karşılıklı seven kalplerin kendi dilleriyle birbirlerini çekişleri vardır.

Rıza çok haşin ve hoyrat biri. Asık yüzlü, eli kamçılı. Dizlerine varan körüklü çizmeleri de kapkara. Önünde azametle dikildiği iki merdivenli çiftlik evi 'İlk ve Son'da (1968) Mecdi'nindi. Hayattaki değerini uçsuz bucaksız tarlaları, sayısı belirsiz hayvanları ve küpler dolusu altınıyla ölçermiş. Oğlu ile dünyaları bambaşka. İki ayrı idealin peşinde koşan iki yabancı. Ahmet, Kuvayı Milliye'; Ağa, Padişah taraftarı. Olan da iki arada bir derede kalan karısına oluyor.

Doktor Nafiz ve annesi Mürşide (Orhan Günşiray'ın kayınvalidesi Hafize Hanım'a ait) bir köşkte kalıyorlar. Vatan aşkından başka bir aşk daha var yaşamında. Serap'ı görünce 'macerasız geçen 30 yıllık ömrü rüzgâra kapılmış ipek bir mendil gibi' dalgalanıp savrulur. "Ne yurtsuz kalırsam yaşarım ne sensiz olursam yaşadığımı hissederim." Annesi pek çabuk 'işin farkına varıyor'. Ana yüreği. 'Oğlunun saadetinin bu kumral başa bağlı olduğunu anlamış'. Ama ne çare. Aynı şekilde Nafiz de Serap'la Ahmet arasındaki yakınlığı hissetmiş. Çünkü seven bir insanın her uzvu biraz gözdür. Zaten 'izdivaç bir piyango meselesi, şans işi'. Karasevdasını ölünceye kadar kalbinde saklamak zorunda kalıyor.

Ahmet, 'Millici' bir yüzbaşı. Zeki, çalışkan, zaman zaman uysal zaman zaman haşarı, biraz mağrur ve yakışıklı. Babasından utanç duyuyor. "Rıza Bey, Anzavur'la uyuşalı beri" mekânı dağlar olur. Hem düşmanla uğraşıyor, hem de babasıyla. Çocukluğunda Serap'ı korurdu hep. Yıllar sonra tekrar karşılaşmaları 'birdenbire çakıp sönen şimşek tesiri' yapmış. Sevmek için ne zaman ne de yer önemlidir. Savaş sırasında âşık olurlar.

4 sahnede, Ahmet'in 'elma' dediği el bombası var. Hangi yabancı filmin etkisiyse pimi hep dişlenerek çıkarılıyor. Böyle bir başka etkiye romanın 59. sayfasında rastlıyoruz; "Amerikan filmlerinde gördüğümüz beceriksiz hırsızlar gibi kollarını yukarıya kaldırdı." 1910'lu savaş yıllarında Amerikan filmleri de varmış demek. Üstelik bunları seyredecek salonlarımız ve vaktimiz.

Delikanlılar savaşa giderken benzer şeyler söylüyorlar genç kıza. Nafiz "Arkamda dönüşümü bekleyen birinin olduğuna inanmak, bütün isteğim bu. O zaman mesut olacağım Serap." Ahmet de "Yarına ümitle bakabilmek, dövüşebilmek için bir şeye ihtiyacım var Serap. Senin bir sözüne. Bu söz beni düşman kurşunundan, her şeyden, her tehlikeden koruyacak. Eğer ölmezsem, zafere kadar beni bekler misin?"

Emine rolündeki Gülay Gençay çekimler sırasında 16-17 yaşında. Sakızağacı Caddesi, 27 numarada annesi Muradiye Gençay ile oturuyor. Filmin gösterime girmesinden bir yıl sonra 60 model, 39860 plakalı 'Chevrolet'de çok üzücü ve sinema gibi bir kaza yaşamış. 15 Mart 1961, Çarşamba gecesi Zeki Zaman, İsmet Şimşek, Haluk Tunçman, Ahmet Kutluay Özün isimli gençler Beyoğlu'nda iyice eğlendikten sonra sanatçının evine gelip annesini de alarak Emirgân'a doğru hareket etmişler. İçinde 6 kişi bulunan araba 'tam Küçük Bebek önlerinde ani çizdiği bir iki zikzağı müteakip' denize uçmuş. Direksiyondaki Ahmet "Karşıdan gelen bir otomobilin farları gözlerimi kamaştırdı" diyor. Diğerleri kurtulurken Muradiye Gencay boğularak ölmüş. Gülay "İçime doğmuştu. Gitmeyecektim ama... Oldu bir kere" demiş. Nisan-mayıs aylarında iş, genç kızın savcılık başvurusu ile dava konusu olur. Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi'nde annesinin, boğulmadan önce arabadakilerin darbeleri ile bayıldığını veya öldüğünü iddia ediyor. Sanık Özün'ün avukatı "Bizden para istedi vermedik. Bunun için böyle konuşuyor"; Sanatçı da "Bana sanık lehinde ifade vermem için 10 bin lira teklif ettiler. Kabul etmedim" diyecektir. Yargılanma beraatla sonuçlandı ki Ağustos ayında Ahmet Kutluay Özün'ün "84114 sicilli profesyonel ehliyetini ve Liman Başkanlığı'ndan aldığı 47701 numaralı gemi adamı cüzdanını kaybettiğine dair ilanlar" yer alıyor gazetelerde. Muradiye Gençay'la beraber gitmediyse(!) Küçük Bebek önündeki suların 15 metre derinliğindedir.

'Karanlığın İçinden (The Miracle Worker)' (Eylül, 1962) adlı temsilde (Oraloğlu Tiyatrosu) İsmet Şimşek de rol almış. Kazada adı geçen İsmet Şimşek ile aynı kişi mi acaba.

'Ateşten Damla'nın müziklerini Nezihi Gülcüoğlu (1917-2 Ekim 1993) hazırlamış. 'Yangın Var' da (1960) O'na ait. Atatürk'ün kurduğu Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nu parasız yatılı okuyarak bitirmiş (1938). Lise öğretmeliğinden emekli. Dost, Yelken, Güney dergilerinde şiirleri çıkmış (1972). 4 şiir kitabı var; 'Dört Yandan' (May Yayınları-1970), 'Özgürlüğe Soyunurken' (Çağrı Yayınları-1986), 'Deli Olmak İşten Değil' (Akyüz Yayınları-1991), 'Laf Ola Harman Ola' (1993). Eserlerinde taşlamadığı kişi/alan yokmuş. Arkadaşlarına göre sadece taşlamacı değil aynı zamanda 'sataşmacı', 'bulaşmacı', 'haşlamacı', 'veriştirmeci' imiş. Hazırlığını yaptığı ama çıkaramadığı beşinci kitabı için yazdığı şiir; "Benden bir şey ummayınız//Çocuklarım, eşim, dostum//Bugünlerde çok pörsüdü//Yetmiş altı yıllık postum."

Serap'ı Nevin Akkaya; Abdurrahman Palay 4 kişiyi (Ahmet'i, "Susadım" diyen yaralıyı, "Hem de bayramın büyüğü. Kurtulduk, a kızım" diyen köylüyü, "Hani benim de aklımdan geçti, ya. Belki istemez dedim" diyen kağnı sürücüsünü); Doktor Nafiz'i Kani Kıpçak; Osman Müfit'i Sami Ayanoğlu; Rıza'yı Kemal Ergüvenç; Nafiz'in annesi Mürşide'yi Şaziye Moral;  Kara Hasan'ı ve "Aznavur'un adamları Osman Müfit'in evini yakmış" diyen köylüyü Erdoğan Esenboğa seslendirmiş.

Köy düğünü; Anadolu içlerine göç; Sahra hastanesi; Osman Müfit-Atıf Kaptan; Rıza- Orhon M. Arıburnu; Kâhya-Faik Coşkun; Kara Hasan-Abdullah Ferah; Mürşide Hanım-M(u)adelet Tibet; Rıza'nın adamları Ali Seyhan ve Hüseyin Güler; Mehmet Çavuş-Hasan Ceylan; Musa Çavuş-Erol Taş; Çavuş-Zeki Tüney; Emine-Gülay Gençay; Ahmet'in annesi-Leman Akçatepe; Çocuk Ahmet-Atila Engin çok güzeldi.

Filmdeki melodiler.

'Bir Sergiden Tablolar' süiti; VI. Samuel Goldenberg and Schmuyle (1874) (Modest Mussorgsky) 6 sahnede (Rıza, çocuk Ahmet'i yere ittirirken, "Bunun günahı hepimizin boynuna, köylü" derken, Ahmet, yaralı Serap'ı gördüğünde, İki sevgili zincire vurulurken, Serap, yaralı Ahmet'i bulduğunda, Delikanlı sedye ile götürülürken).

'La Muette de Portici (Masaniello): Ouverture' (1828) (Daniel Auber) 5 sahnede (Bebekle giderken, Ahmet küçük Serap'ı çocukların saldırısından korurken, Osman Müfit "Ateş etsene Rıza Bey! Ne duruyorsun" derken, Serap "Sefa geldiniz! Yanılmıyorsam kurtarıcım siz olacaksınız" derken, Rıza'ya ateş edip "Bu anam için" derken).

'Prince Igor-Polovetsian Dances; Gliding Dance of the Maidens' (1890) (Alexander Borodin). Percy Faith'in 'Kismet' (1954) uzunçalarındaki (Robert Wright / George Forrest) 'Strangers in Paradise' 3 sahnede (Ahmet ağaca kalp resmi kazırken; Yıllar sonra aynı yere gelince; Serap "Biliyor musun hiçbir şey hatırlamıyorum o geceden" derken). 'This is My Beloved' Nafiz ve Ahmet giderken.

'Gezegenler' Senfonisi, Op. 32 (1914/16) (Gustav Holst) 4 sahnede (Emine kendini astığında; Ahmet ve arkadaşları silah deposuna geldiğinde; Düşman, Yılan Sırtı'ndaki saldırıyı yenileyince; Düşman köye gelince.

'Do minör 2 Numaralı Piyano Konçertosu, Op. 18; I. Moderato' (1900/01) (Sergei Rachmaninov) Köylülerin göçü sırasında.

'Felix Mendelssohn and His Hawaian Serenaders' grubundan (1955) 'La Paloma' (1863) (Sebastián Iradier) Düşman askerleri eğlenirken.

George Melachrino & His Orchestra'nın 'Serenade in the Night' albümündeki 'Embraceable You' (1928) (George Gershwin / Ira Gershwin) Nafiz "Biliyorum zaman da zemin de müsait değil buna daha" derken.

'The Rite of the Spring (Le Sacre du Printemps); La Sacrifice' (1913) (Igor Stravinsky) Serap kendine gelirken.

'Mi Bemol Majör 3. Senfoni (Eroica), Op. 55; II. Marcia Funebre' (1805) (Ludwig van Beethoven) Revirde.

'Saba Makamında Ney Taksimi' 3 sahnede (Emine, pabuçlarını giydirip Hüseyin'i yolcu ederken; Mezarının başında; Osman Müfit "Adını Serap koydum" derken).

Kuvayı Milliye karşıtı isyanlar çıkaran Anzavur'un adı 11 sahnede yer almış. Ama tümünde de 'Aznavur' olarak söyleniyor.


Bir konuşma 'kadın'ın, 'Tanrı' ve 'erkek'ten sonraki yerini gösteriyor. Emine, Hüseyin'le kaçmış. Rıza Bey aklına koymuş Onları bulup hadlerini bildirecek. Genç kızda gözü vardı ne zamandır. Karısı "Gene ('uslu' anlamında) tek durmuyorsun, Bey" diye sakinleştirmeye çalışıyor ama dinleyen kim.

 

Rıza; "Sen kendine bak hanım. Erkek işine karışma." ('Karışma' dediği konu da 'eve getireceği kuma').

Karısı; "Sen de Allahın işine karışma, Bey. Bırak da her şey O'nun dilediği gibi olsun."    

 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica