"Ömer, Seni Seviyorum! Anlamıyor musun Sersem, Seviyorum Seni" posteri

"Sana çok, çok geç geldim değil mi Ömer'im?" 'Torna a Surriento' (1902) (Ernesto De Curtis) melodisinin olduğu sahnede söylüyor bunları. Gerçekten de 19 yıl sonra ve ayakları tutmaz haldeyken kavuşuyor sevdiğine.


Adı önce 'Büyük Günah' olarak düşünülen filmin çekimleri 1969, Ağustos-Eylül aylarında. 9 Şubat 1970, Pazartesi günü (Beyoğlu) Rüya Sineması'nda gösterime girmiş. 7. Antalya Festivali'nde (1970) üç oyla en iyi üçüncü film seçilmesinin iki gösterimi daha var; İlki 15 Haziran 1970, Pazartesi günü (Üsküdar) Büyük Işık yazlık sinemasında. O günlerdeki sıkıyönetim nedeniyle 22.00-04.00 arası sokağa çıkmak yasaktı. Sonra tekrar (Beşiktaş) Aslı Sineması'nda tekrar gösterime girecektir (17 Eylül 1970,  Pazartesi).

Zeynep Aksu'nun en 'telaşlı' günleri. Başını kaşıyacak zaman bulamıyor. 'Büyük Öç'ü çevirirken Tugay Toksöz'lü 'Korkunç Firar/Korkunç Tesadüf'te de rolü var. Ayrıca Hasan Rıza Paşa'nın 'dillere destan mirası' için mahkemeye gidip gelmek zorunda.

Aynı günlerde 'Avrupa görmüş artistler kervanına katılıyor'. Rabat'ta düzenlenen Tanca (Akdeniz ) Film Festivali'ne ve Fransa'ya gitmiş. Arkadaşı Ayşegül Beton, Louvre Müzesi'ne götürmüş sanatçıyı. En çok beğendiği tablo 'İsa, Kadın ve Çocuk'. Paris'te bütün genç kızların 'pantolon sokağa fırladıklarını' anlatıyor bir söyleşisinde. İlginç bir rastlantı, Avrupa'dan dönen Yasemen de "Bu ne kıyafet böyle. Sana yakıştıramadım doğrusu" diyen babasına "Ama babacığım, Avrupa'da bütün gençlik pantolon giyiyor" karşılığını vermişti sofrada. Arif Bey nasihate devam eder; "Avrupa'ymış! Burası Avrupa değil. Çamlızadelerin hiçbir ferdi pantolonla akşam yemeğine inmez... Rahmetli annenin hiçbir zaman böyle bir kıyafetle yemeğe indiğini görmedim." (Bu sırada Adnan, fırsattan istifade, babasına belli etmeden çorba servisi yapan Gülten'e dokunmaya çalışıyor). Yine çok ilginç bir şekilde Yasemen'in üzerinde 'pantolon değil mini etek vardı'.

Zeynep Aksu'nun Paris'e gitmeyi düşünenlere bir tavsiyesi var.  "Orada her şey var, her şey çok güzel ama fiyatlar ateş pahası." (Beyoğlu'nda iki ev; Kilyos'ta çok geniş bir arazi; Alibeyköy'de 7 dalyan; Hilton'la Dolmabahçe arasındaki saha; Kurtuluş, Aya Triyata Kilisesi civarında 110 dönüm arazi; Kadıköy-Moda Sahil Yolu'nun kaldırımından itibaren 40 metre karelik kısmı; Modadaki tenis kortundan oluşan ve beşte birini alacağı) Milyonluk mirasa rağmen bunları söylemesi tutumlu bir kişi olduğunu düşündürdü.

Filmin ilk dakikalarında Güneş Kundura'nın sahibi Arif Çamlızade'yi tanıyoruz. Peçetenin kolasına kızmış, hizmetçiye söyleniyor. Daha hafif olmalıymış. "Kazık gibi beze ağzımı silemem ya! Gülten kızım, kolacıya tembih et."  Yumurtanın 3 değil 4 dakika pişirildiğini iddia edip Kâhya Mustafa'yı azarlıyor. Evlatlık hizmetçi Gülten'den oğlunu uyandırmasını ister. O gün yapılacak işleri varmış. Sonra söyledikleri çok hoş; "Merdivenleri gayet yavaş çık. Ayak seslerinden oğlumun rahatsız olmasını istemem." Küçük beyi uyandıracak ama 'ayak seslerinden rahatsız olup uyanmasın' diye 'merdivenleri gayet yavaş çıkacak'(!). Giderken Adnan'ın çiçeklerini götürmeyi de unutmamalıymış. Karanfil götürüyor genç kız. Aslında bu gereksiz. Çünkü delikanlının aklında Gülten'den başka çiçek yoktu. Arif Bey, bir başka sahnede "Benim kapımdaki her uşak haddini bilmelidir" diyecek kadar inciticiydi.

İki çocuğu var. Adnan bir teğmen. Urfa'dan izinli gelmiş. Candan ve alçakgönüllü bir genç. ['Love Story'deki (1970) Oliver Barrett IV-Ryan O'Neal'a benziyor]. Acaba hizmetçi Gülten'e âşık olduğu için mi böyle yoksa böyle olduğu için mi Gülten'e âşık olabildi. "Çamlızadelerin o meşhur kanı damarlarımda dolaşırken asaletini kaybediyor" demişti.

Yasemen de Avrupa'dan dönmüş. 'İstanbul H. 4525' plakalı arabası, Ömer'in şoför olduğu 'İstanbul H. 1777' plakalı arabaya hafifçe dokunur. Bu nedenle 'çıtkırıldım, haspa' diye azarlanıyor. Sonradan birbirlerini çok severler.

Deniz kenarında delikanlının ilgisini çekmek için yapmadık şey bırakmamıştı. Önünde sere serpe yatar. "Ömer 'biraz' gelsene. Şu yağı sırtıma sürüver. Şimdi de 'biraz' bacaklarıma sürüver lütfen." [Bu 'biraz' güneş yağı sahnesi 'Eagle Eye'deki (2008) bir konuşmayı anımsattı. 'Copycabana' fotokopi danışmanı Jerry Shaw-Shia LaBeouf aylardır ev kirasını verememiş. Bir gün 'birazını' vermek ister. Ev sahibesi Mrs. Wierzbowski-Lynn Cohen "Biraz, hiç yoktan iyidir" diyor. Ama delikanlı sadece '1 dolar' ödeyebilir. Ömer de 'biraz' sürebiliyor güneş yağını]. Sonunda öpmesini ister. Kahramanımız ilgisiz davranmaya çalışsa da 'şaşkın ördek' gibiydi. "Yoksa beni beğenmiyor musun?" diyen genç kıza "İlahi! Tilkiye sormuşlar 'piliç sever misin' diye. 'Güldürmeyin beni' demiş" karşılığını verir. Beraberlikleri imkânsızmış. 'Büyük skandal, büyük rezalet'. Sonra söyledikleri bilindik şeyler. 'Zengin-fakir farkı', 'aralarındaki hiçbir şeyin dolduramayacağı derin uçurum'. Arif Bey 'öleceğini bilse evlenmelerine razı olmazmış'. Yasemen'in bir çözümü var; "Mecbur ederim." Nasıl olacağını da biliyor. O sahilde birbirlerinin olurlar.

Yasemen, 'İstanbul T. 525' plakalı aracın çarpmasından sonra (babasının da ihmaliyle) sakat kalır. Bacakları tutmayan hali, sonraki sahnelerde, köşkün bahçesindeki heykellerle özdeşleştiriliyor. Arif Bey, kızının doğum yapmasından sonra çok önemli bir karar verir. Çocuğu kendi üzerine kaydediyor. Torununun 'babası' olmuş. Yasemen de öz be öz oğlunun 'ablası'. Baba kızın bu kararı 'The Number Stations'daki (2013) bir sözü anımsattı; "Because now you know, every choise has a consequence." Arif Bey ve Yasemen de kararlarının sonucuna katlanıyorlar. İşadamı delirir, genç kız ise sevdiğinden uzakta ve evladına 'oğlum' diyemeden 19 yılını harcıyor.

'Meyhanede çıngar'ın olduğu 26 Ağustos 1969, Salı günkü Milliyet'in spor sayfasındaki haber; "Reha Erus, Roma'dan bildiriyor; Dikkat.. Kara tehlike geliyor!" Bu 'Kara Tehlike' hastalıkla değil futbolla ilgili. O dönemin ünlü antrenörü Helenio Herrera "On yıla kalmaz Avrupa futbolunun yerini Afrika futbolu alabilir" demiş. 'Geleceğin Peleleri, Eusebioları oradan çıkacakmış'. Aynı sayfadaki "Fuat'ın duası kabul oldu" başlıklı haberde hoş bir espri var. Fenerbahçeli sağiç Fuat hep Metin Oktay'la yan yana oynamak istermiş. "Ben Galatasaray'a gidemedim ama Metin ağabey Fenerbahçe'ye geldi(!). Jübile maçında (23 Ağustos) 10 dakika Sarı-Lacivertli formayı giyince yan yana oynamış olduk" diyor.

Ömer 'sırım gibi, bıçkın bir delikanlı'. Sol yanağındaki bıçak yarası bir kavgada Adnan'ı korurken olmuş. Kullandığı dolmuşun plakası '34 ER 432'. Yılmaz Duru bu role, rol de sanatçıya çok yakışmış.

Gül, hastaneden çıkarken şunları söylüyor; "Urfa'dan telgraf var. 'Senin ve kızımın gözlerinden öperim. Size bu hafta içinde sürprizim var' diyor. İki gün evvel çekmiş telgrafı (Urfa'dan telgrafın bile iki günde gelebildiği yıllar)." Adnan değil ölüm haberi gelir. 'Love is a many Splendored Thing'deki (1955) Han Suyin de benzer şeyi yaşamıştı.

1969 Sezer Güvenirgil'in belki en başarılı yılı. Ağustos'a kadar 15 filmde oynamış. Büyük Öç'ün çekimleri sırasında rol arkadaşı Tunç Oral ile evlilik hazırlığındaydı. Annesi Asya Hanım, Romanya'daki bir âdeti yerine getirmiş. 'Daha badana başlamadan' Kurtuluş'taki eve içinde tuz, biber, şeker, ekmek ve kömür kırıntıları olan küçük bir paket bırakmış. Ekmek, bereket; Şeker, tatlı bir ömür ve mutlu olmak; Tuz, tat; Kömür, sıcaklık ve ocağın tütmesi demekmiş. Biber ise hayatın acı taraflarını anlatıyormuş.

Sanatçı, şarkıcı olarak da çok iyi. A yüzünde 'Aşktan Da Öte', B yüzünde 'Yazık Değil Mi' isimli eserlerin (Melih Kibar / Çiğdem Talu) olduğu 45'lik plağıyla listelerin üst sıralarında yer alacaktır (1978). 'Kâtip'deki (1968) birkaç şarkıda Zeki Müren'e sesi ile de eşlik etmişti.

Turgut üniversite sınavını kazanmış. 'Ablası' "Mimar mı maden mi" diye soruyor. Aldığı yanıt; "Hiçbiri değil." Birkaç saniye sonra 'imtihanın neticesi'ni bir daha sorunca bu kez "Madeni kazandım" karşılığını alıyor.

Filmdeki melodiler.

'Torna a Surriento' (1902) (Ernesto De Curtis) Jenerik dâhil 8 sahnede. 'Kralların Kemancısı Kemanların Kralı' Halil Darvaş'ın ince yorumu ile çok sevmiştik.

'Vivre Pour Vivre'deki (1967) (Francis Lai) 'Theme de Robert' (0.30'dan itibaren) Yasemen'e araba çarparken ve başka 5 sahnede; 'Theme de Catherine' (0.35'den itibaren) Sondaki Beyoğlu Evlenme Dairesi önündeki konuşma dâhil 12 sahnede; 'Vivre Pour Vivre (Main Title)' Ömer'in İzmir'de kamyon sürmesi dâhil '10 sahnede.

'Hatari!'deki (1962) (Henry Mancini) 'The Sounds of Hatari' (2.50'den itibaren) Ömer ve Turgut dövüşürken.

Paul Mauriat'nın 'Une Larme Aux Nuages' 33'lüğündeki (1968) 'Mrs. Robinson' Adnan kız kardeşini 'esaslı bir meyhaneye' davet ederken. 'Tous Les Arbres Sont En Fleurs (Honey)' (1968) Lale'nin yalnız yemek emesi dâhil üç sahnede kullanılmış. Bunu Alpay da söylemişti; 'Sen Gidince' (1969) (Russell / Fecri Ebcioğlu).

Ömer'i Sadettin Erbil; Yasemen'i Nevin Akkaya; Turgut'u Cüneyt Türel; Arif'i Mümtaz Ener; Adnan'ı Erdoğan Esenboğa; Lale'yi Tijen Par; "Bütün servetiniz bundan böyle Adnan Çamlızade'ye intikal etmiş bulunuyor" diyen avukatı Zafer Önen; Fikri Çöze 3 kişiyi (İlk doktoru; Duraktaki Değnekci'yi; Muzaffer Yenen'i) seslendirmiş.

Sadece tabelasını görebildiğimiz Dr. Haluk Aker; Kâhya Mustafa; Hastane önünde "Bebelere balon" diye bağıran baloncu; Hizmetçi Ayşe; Doktor İlhan Hemşeri; Ömerlerin Maçka, Vişnezade, 10 numaradaki evleri; Turgut'un '34 HA 024' plakalı arabası; Lalelerin evlerine yakın park etmiş '34 AP 844' plakalı otomobil çok güzeldi.

Napoliten 'Torna a Surriento' 40'larda Türkçe sözlerle söyleniyordu; "Deniz ne kadar güzel, hoş//Haydi koş dalgalara koş//O sarsın bağrına bizi//Sevelim güzel denizi//**//Kalbimi sana verdim ben//Kucağında uçuşurken//Hep ufuklar tutuşurken//Seni gördüm ben seni//**//Ey mavi sular//Sana bütün duygular//Deniz ne kadar güzel, hoş//Haydi koş dalgalara koş."

Aynı melodiyi 'Gurbet'(1959) filminde Zeki Müren, değişik sözlerle söylemişti; 'Yasemenler Solmadan Gel'. 10 yıl sonra 'Büyük Öç'te de kullanılmış; "Yasemenler solmadan gel//Ömrüm heder olmadan gel//Gülleri menekşeleri//Rüzgârlar sarartmadan gel//**//Bu rengârenk ilkbaharda//Yeşillikler ölmeden gel//Ararım seni kırlarda//Güzel günler geçmeden gel//**//Altın saçlar ağarmadan//Güler yüzün sararmadan//Bu gençlik sona varmada//Bekliyorum, bekledim gel//**//Nice yıllar özledim gel//Öksüz gibi bekledim gel//Bahçemizi, yuvamızı//Çiçeklerle süsledim gel//**//Her şey bitecek//Hayaller silinecek//Ömrümüz geçecek//Geçmeden gel."

Ömer bir sahnede bunu Sadettin Erbil'in sesi ile söylüyor. Ufak bir değişiklikle 'Rüzgârlar sarartmadan gel' kısmı 'Rüzgârlar kurutmadan gel' olmuş.


'Vivre Pour Vivre'deki (1967) 'Theme de Robert' (Francis Lai). Lale gözyaşları içinde eve gelmiş. Turgut, 'yosma, virane pilici' diye hakaret ettiği gibi bir de tokatlamış. Tüm bunlara karşın "Haklıydı" diye hak veriyor delikanlıya. Ömer yırtınıyor; "Nasıl 'haklıydı'. Demek o züppeye hak verdin. Sen yosma mısın? Cevap versene bana. Fakir kızların adı zenginlerin ağzında yosma oluyor ha. Kim onlara bu hakkı veriyor. Virane piliciymiş. Bu evi sen de mi virane buluyorsun? Öyle debdebesi yok ama her köşesi burcu burcu namus kokar. Ve ben yaşadıkça da kokacaktır. Bundan böyle o züppenin de sana yaklaşmasına müsaade etmeyeceğim." Genç kız hâlâ ısrarcı.

Lale; "Ama haklıydı. Bir kızın namuslu ve güzel olması kâfi değil."

Ömer; "Adam olana çok bile."

 

 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica