"Suçu Yaratan Sebeplerin Bir Kısmı Soy(a)çekimine Dayanır, Bir Kısmı da Topluma, Çevreye (sf. 5-6)" posteri

"İnsan en muhterem hayvandır (sf. 17)." Birinci mahkûm bunları söylüyor ama kendisi birkaç kişiyi 'temizlemekte' bir sakınca görmemiş. Dahası dünya tarihinde 'temizlenen' muhterem sayısı 'eceliyle ölenden' daha fazladır büyük olasılıkla.

Aynı isimli tiyatro eserinin (1957/58) (Turgut Özakman) Yeşilçam uyarlaması. Mart ve nisan aylarında çekilen film 12 Ekim 1964, Pazartesi günü (Beyoğlu) Rüya, (Beyoğlu) Yıldız ve (Eyüp) Melek sinemalarında gösterime girmiş.

Belgin Doruk-Tanju Gürsu'ya kısmet olan başroller için Eşref Kolçak-Filiz Akın; Fikret Hakan-Semra Sar ve Yılmaz Güney-Gül Sarol düşünülmüş. 02 Eylül 1962, Pazar günkü Milliyet'te 'BE-YA 1962/63 Sezonu İçin Hazırladığı Filmleri Takdim Eder' ilanı vardı. Bunlardan biri de 'Duvarların Ötesi: Eşref Kolçak-Filiz Akın'. Dahası 1963'te Ajda Pekkan (yaşı tutmadığı için babası Rıdvan Pekkan) ile mukavele bile yapılmış. Sonuçta '26 erkek bir kadın' sanatçı Yalova'ya doğru vapurla yola çıkabilmişler.

Yönetmen Orhan Elmas'ın 'üç yıl hayalinde yaşattığı' film, daha ilk dakikada, mahkûm sayısı konusunda aksıyor. Yedincinin kim olduğu, hatta olup olmadığı bile belirsiz. Jenerik altı mahkûmu gösterip yedinciye geldiğinde kesiliyor. Kaçan yedi kişi ama arabadakilerin sayısı altı. Arka koltukta ortada oturan ile başta kaçan yedinci farklı kişiler. Biri bıyıklı diğeri değil.

Senaryoya katkısı olmayan bu karmaşa yedincinin (adı Taşduvar'mış) Şeytan Kayası'nda jandarmalar tarafından öldürülmesi ile sona eriyor. Onca hazırlığa karşın çekimler, yine de aceleye gelmiş gibi.

Filmin yapımcılığı da ayrı bir muamma. Nusret İkbal ile başlamış, Tanju Gürsu-Yalçın Nacar (Özden Çelik) ikilisine geçmiş. Sonunda Tanju Gürsu, Ocak 1965'te filmin haklarını elde etmiş.

Devlet Tiyatrosu'ndaki gösterimde (1958/59) (Yönetmen Ziya Demirel) Yıldırım Önal, Meral Gözendor, Tekin Akmansoy, İlyas Avcı, Yalın Tolga rol almış.654asfas4fa6

Kitapta (Bilgi Yayınevi-1965) firari sayısı dört. İkisi idamlık. 'Zaten şakadan yaşıyorlarmış (sf. 91)'. On gün 'bir köpek gibi' kaçıyorlar. "Sırtımız yatak, karnımız sıcak yemek görmedi." Ama neşeleri yerinde. Bir zeytinyağı deposuna sığınırlar. Burası romanda 2, filmde 4 katlı bir yer. 1. mahkûma göre 'bir sene bile kalırlarmış orada 10 sene de'. Ecelleriyle ölene kadar kimse kendilerine dokunamazmış. 2. mahkûm yiyecek almak için sarkıttıkları sepetteki iple dalga geçiyor; "Hey Allahım! Şu ip bazan ne işlere yarıyor. Bazan da ne işlere." 88. sayfada ise "Bir kahkaha alfabedeki bütün vitaminlerden daha kuvvetlidir" diyecektir. Sepetten çıkan şarap şişesini "Bir de dağ dağa kavuşmaz derler" sözleri ile öpüyor. Yemek olarak balık gelmiş. Buna da lafı hazır; "Şu balığın yerine bir denizkızı yollasalardı." (Oysa o sırada yanlarında kaçırdıkları bir kız vardı. O nedenle bu espri tam yerini bulamıyor).

Kaçırdıkları genç kızın öğretmen olduğunu öğrenmişler. "Çocuklar ne sevinecekler... Dersleri boş geçer artık" diye gırgırın bini bir para; "Öğretmenim, öğretmenim! Ben yarın mektebe gelmeyeceğim." Nedeni ise; "Yarın beni idam edecekler de."

İlk gün yemek, elbise, sigara gibi ihtiyaçlarını bildiriyorlar. 'Bir ihtiyaçları' daha varmış; 'Gardiyan'. "Ben gardiyansız yaşayamam."

1. mahkûm: Adı 'Reis'. Kaba saba, mert bazen aşırı merhametli ve yüzünün sağ tarafı tikli. Elinde tüfek. Bir kunduracının yanında çırak olarak çalışırken her gün dayak yermiş. Babası kumarbaz. Anası ev sahibinin oğluna kaçmış. Karısı 'kürtaj masasında' kalmış. 'Temizlediklerinin sayısı birkaç (sf. 31)'.

2. mahkûm: Adı 'Çakal' (sf. 16). 'Sahtekâr' da diyorlar (sf.20). İdamlık. Tek kolu yok. Karanlıktan korkuyor. İçerde olduğu 'dört senede bir dişi böcek bile görmemiş'. Dayısının yanında büyümüş. Babası, kadın pazarlayan biri.

3. mahkûm: Adı 'Bacaksız'. Kaçakların en genci. İdamlık. Çabuk paniğe kapılıyor. Babasının ve abisinin intikamı için iki adam öldürmüş. "Kendi ismimden önce geberteceğim insanların ismini belledim." Ağız mızıkası çalıyor ve genç kızı diğerlerinden kıskanmış.

4. mahkûm: En yaşlıları. Adı İhtiyar. Dilsiz ama duyuyor. 'Bir kavgada başına inen darbe konuşma merkezini tahrip etmiş'. Ayağında da doktorların çıkaramadığı bir kurşun var. Müebbetlik. 17 senedir içerde ve bu, idamdan da betermiş (sf. 30).

Öğretmen ciğerlerinden hasta. Ağzından kan geliyor. Anacığından başka kimsesi yok. Kendisini kaçıranlara kızgın olması gerekli ama değil. "Kendimden utanıyorum... (Niçin?) Sizden nefret edemediğim için." Reis'e "Siz öldürdüğünüz insanlara merhamet ettiniz mi... (Hayır!) Öyleyse niye başkalarından merhamet bekliyorsunuz" demişti.

Doktor'un meslek yaşamı orada geçmiş. 36 senedir şehirdeki bütün insanların kalpleri, ciğerleri, mideleri O'ndan soruluyor.

Mahkûmları ayakta tutan şey 'nefret'. İki kez (sf. 1 ve 98) belirtilmiş. Öğretmen bunu yok ediyor. Sonunda 1. mahkûm "Bize öyle davrandın ki nefret etmez olduk" diyecektir.

Film biraz farklı.asgsdgs55

Burhaniye Hapishanesi'nden kaçanların sayısı 7; Babaç, Mektepli, Kemal, Ayı Mahmut, Dede, Halıcı, Taşduvar. Bergama Harabeleri'nde geçirdikleri geceden sonra motorla Adalar'a gitmek için Şeytan Kayası'na gelirler. Jandarma ile karşılaşınca bir fire (Taşduvar) ile Yalova'da Güpçüoğlu'nun zeytinyağı deposuna sığınırlar. 'Tiyatrocu' Gün de rehin olarak yanlarında.

O sırada Ali Osman'ın düğün hazırlığı vardı. Berberde fazla oyalanmış. "Amma beklettin gelini, ha" diyen arkadaşına "Alışsın beklemeye kadın kısmı"  karşılığını veriyor. Müstakbel eşine daha evlenmeden böylesine(!) saygılı. Sonraki yılları düşünmek bile istemiyoruz. Çaycı İpsiz de bir sahnede "Kızım yok ki sızım olsun" diyecektir.

Berberden çıkış sahnesinde 'Maceralar Kralı'nın (1963) afişi var. 'Duvarların Ötesi'ndeki Mümtaz Ener ve Osman Türkoğlu o filmde de rol almış.

Gün'ün babası kasabanın önemli kişilerinden Eczacı Rahmi Targan. O günlerde genç kız da düğün hazırlığındaydı. Nişanlısı Sezai'nin mesleği belli değil. Ancak Rahmi Bey'in "İznini 15 gün uzattırdım" demesi memur olduğunu düşündürdü. Jandarma Kumandanı-Osman Türkoğlu "Siz ne istersiniz de yaptıramazsınız" diye kutluyor kendisini. 'Nikâhları cumaya olursa 10 gün de balayına kalırmış'. Kaçakların gelişi bu planı bozuyor.

Zeytinyağı tüccarı Güpçüoğlu, filmin başında Resul ile '65 olsun-66 olsun' pazarlığı içindeydi. '365' ve '366'nın kısaltılmış şekli oldukları dışında bir şey öğrenemeyeceğiz. Öylesine kendisini kaptırmış ki neredeyse kaynının düğününe bile gitmeyecekti. Hacıağa için kadınlar, özellikle  sanatçı bayanlar pek değerli(!). Kızı rehin alınan Eczacı'ya "Sizin kerimeyi ne kadar çok severim Allah bilir. Mazlum, ağırbaşlı bir hanım kız o ırgatların arasına düşsün. İçim kan ağlıyor valla" diye üzüntülerini bildirmişti. Biraz sonra Resul'e "Rahmi Bey'in 'Taratoracı' kızı yüzünden battı mallar. Herifler nasıl da bilmiş malın gözünü. Ohh, helal olsun! Hepsine yeter o 'Taratora'. Onlarınki de can"  diyor. Hapishane kaçkınları ile işçileri bir tutması bir yana, genç kızın, sırf 'tiyatrocu' olduğu için 'kaçakların hepsine yeteceğini' söylemesi akıl alır gibi değil.

Firarilerin konuşmaları da bundan farksız. Gün'ün Tiyatro artisti olduğunu öğrenince Babaç "Teyatora mı? Ben de ağırbaşlı bir şey bellemiştim O'nu" diyor. Halıcı ise "Abla da bizdenmiş" diye 'sulanır'. Sonradan 'yosma' diyecektir. Bütün tiyatro tahsili, sahne heyecanı bunlar için.

Babaç: Müebbede mahkûm. Usturaya vurulmuş pırıl pırıl bir kafa. Bir elinde püsküllü tespih diğerinde silah. Boynunda muska. Otlak yüzünden Potur Ramazan'ı öldürmüş. Sonradan jandarmalar annesi, karısı ve çocuğunu getirecektir. Teslim olmaya ikna etmek için. Kadın konusunda çok hassas. Gün'e nişanlısından bir satırlık not iliştirilmiş çiçek gönderdi diye köpürmüştü; "Yanımızdaki bir kadına nasıl laf atar. Biz neyiz ulan." Çiçeği aynen geri postalar.

Kemal: 15 seneye mahkûm. En gençleri. Daha 14 yaşındayken elini kana bulamış. Annesinin zorlamasıyla camide iki hasmını öldürmüş. Anası da bir kez ziyarete geldikten sonra vefat etmiş.

Ayı Mahmut; Hırsızlıktan müebbede mahkûm. Artık ne kadar hırsızlık yaptıysa. Asıl adı Manuk Kabaracıyan. Müslüman değilmiş. Kemal yanlışlıkla öldürür kendisini. Denizi çok severmiş 'rahmetli.' Bir sahnede "Denizden babam çıksa yerim" diyor.

Dede: Eroinci. O da müebbetlik. Eskiden dolmuş şoförüydü İstanbul'da. Çetenin beyaz zehir parasını bir yerlere saklamış. Yerini de ancak Adalar'a kaçırırlarsa söylermiş. Firar sırasında arkadaşlarını da peşine takıyor.

Halıcı; Tam adı Sadık Özbahadır. İdamlık. Aşığı ile yakaladığı karısını 11 yerinden bıçaklayıp öldürmüş. Bir suçu daha var ki anlatması zor. 6 yaşında bir kızı, tecavüz ettikten sonra parçalayıp gömmüş.

Mektepli: Adı Erdoğan. Okumuşluğu var biraz. Hırsızlık ve 'bir leş' nedeniyle idama mahkûm.

Taşduvar: İlk sahnelerde öldüğü için senaryoda pek önemi yok. Geride kalan karısı ve iki çocuğunun durumu daha acıklı.

Hapishanede ziyaretçileri güneş görmüş kar gibi. Kemal'e gelen giden yokmuş; "Bir defasında anam geldiydi mahpushaneye. Sonra öldü ya." Ayı Mahmut'un durumu hemen hemen aynı; "İlk sene 1-2 bana da geldilerdi. Sonra tamam."54745ghrty

Eczacı Rahmi Bey 'nüfuzlu biri' olarak geçiyor. Eczacılık, dişçilik, doktorluk. Günümüzde bunların o dönemdeki değeri kalmadı.

Kitapta mahkûmlar 'adama benzemek için' gömlek, yelek, elbise istiyorlardı. Filmde bu durum, genç kıza elbise getirtmek şeklini almış nedense. Yakalandığında pantolonlu ve kazaklıydı. Gelen dizüstü etek ve yakası hafif açık gömlek Halıcı ve Ayı Mahmut'u azdırmaktan başka bir işe yaramaz.

Firar olayı duyulunca gazeteciler Yalova'ya gelir. Depo'nun resmini falan 'alacaklarmış'. Resul "Belki senin de resmini alırlar" diyor. Güpçüoğlu'nun tepkisi; "Tövbe de be, tövbe de. Müslümanız elhamdülillah." Bu işin kasabaya 'turizm bakımından çok istifadesi olacağını, turist geleceğini' duyunca yanıt 'aynı minval üzerinden'; "Gelmesinler, istemiyorum. Zeytin dallarını kırıyorlar."

İpsiz, çayevinin duvarını 'veresiye defteri' gibi kullanmış. Kimin kaç çay, kahve borcu var. Hepsi orada kayıtlı. Ta gelecek badanaya kadar.

Jandarma Kumandanı Osman Türkoğlu, gergin bir sahnede "Söz veriyoruz, elimizden geleni yapmaya çalışacağız. Teslim olun" diye bağırıyor. Bu sırada aşağı yukarı oynayan üst diş protezi dikkat dağıtıcı.

Mektepli, Gün'ü 'Salıncakta İki Kişi' (Two for the Seesaw) (1958) (William Gibson) oyununda 9 kez seyrettiğini söylüyor. Ancak sanattan çok genç kızın güzelliği için gitti galiba. Tiyatro çıkışı beklermiş. "Sana anlatacaklarım vardı. Ve senden duymayı özlediklerim" diyor. Daha önce hiç konuşmadıkları için 'özlediklerim' yerine 'istediklerim' mi demeliydi.

Nedense 'tahterevalli' anlamına gelen 'seesaw' bizde 'salıncak' olarak çevrilmiş. Acaba kulağa hoş gelmediği için mi? Tahterevallideki farklı yerlerde olma durumu çeviride kaybolmuş.5ytryer

Tiyatro 'Duvarların Ötesi'ndeki genç kız 'ciğerlerinden', 'Salıncakta İki kişi'deki Gittel Mosca, duodenum ülserinden tedavi görüyor. Gün ise ayağından kurşunla yaralanır.

Ayı Mahmut'un Hıristiyan olduğu iki yerde vurgulanmış. Ölünce "Allahım, Ayı Mahmut'u affet. Müslüman değildi ama galiba iyiydi" diyor Babaç. 'Vasiyeti gereği' arkadaşını denize atar.

Erdoğan'ın mahkeme sahnesi filmin en anlaşılmaz kısmı.

Mektepli'yi Sadettin Erbil; Gün'ü Jeyan Mahfi Ayral; Babaç'ı Kemal Ergüvenç; Kemal'i Fuat İşhan; Halıcı'yı Sami Ayanoğlu; Dede'yi Mücap Ofluoğlu; Ayı Mahmut'u Agâh Hün; Rahmi'yi Muhip Arcıman; Patron-Atıf Yılmaz'ı İbrahim Delideniz; Küpçüoğlu'nu Mümtaz Ener; Jandarma Kumandanı-Osman Türkoğlu'nu Rıza Tüzün; İpsiz-Ersun Kazançel'i Zafer Önen; Kaymakam-Reha Yurdakul'u Toron Karacaoğlu seslendirmiş.

İpsiz ve çırağı Kaymak-Özdemir Akın; Resul-Ahmet Turgutlu; Rıdvan-T. Fikret Uçak; Burhaniye Hapishanesi; 60'lardaki Yalova; Zeytinyağı deposu çok güzeldi.

Filmin yönetmen yardımcısı da olan Fikret Uçak görüntüye geldiği yedi sahnenin altısında sakız çiğniyordu. Bir keresinde Patron-Atıf Yılmaz dayanamayıp "At ağzından şu çikleti" diyor.

'Askeri müşavir' Jandarma Binbaşı İsmail Tura, Ağustos, 1957'de Yüzbaşı ve Ağustos, 1968'de Yarbay olmuş. Dinar, Uluköy'de hırsızlarla ilgili bir başarısı gazetelere geçmişti (Kasım, 1958). 'Komutasındaki müfreze, şakilerin saklandığı Mehmet Elmas'a ait evde arama yapmış'. Muhtelif cinste 75 altın ve 3572.5 lira bulmuşlar. O dönemde 3 bin küsur (buçuğu da var) lira haber olabiliyormuş.

'The Planets, Op. 32: I. Mars, the Bringer of War' (1916) (Gustav Holst) jenerik dâhil 12; Rus folklorundan 'Dve Gitari (Les Deux Guitares)' Gün ve Mektepli'nin konuştukları 6 sahnede kullanılmış.

'The Company We Keep'deki (2012) Mimi Lurie-Julie Christie, 60 kuşağının gerçekleştiremediği hayalleri için "It wasn't a dream. It was a possibility we believed we could make a reality" diyor. En azından denemişler. Mahkûmlar da öyle. Ancak filmdekiler tiyatrodakilerden daha şanslı. Üçü sağ kalır hiç olmazsa.

Gün; "Anlamaya çalışsanıza şu dünyayı."

Mektepli; "Anladıklarım ne işe yaradı?"

Son Yorumlar

Yandex.Metrica