"Kim ve Neci Olduğumuz Pek Mühim Değil Hilmi Bey. Bu Gurbet Elinde Hepimizin Bir Tek İsmi Var. O da Malum: 'Sürgün'." posteri

"Keşke! Batsa da kurtulsak."

"Fırtına çok şiddetlendi. Galiba batacağız" diyen yolcuya bunları söylüyor. Yol aldıkları köhne gemiye benzeyen kaderini çağrıştırarak. Kaç yüzyıllık Osmanlı Saltanatı da Hilmi Bey gibi 'efendice ve onurla' çekilebilseydi tarih sahnesinden. Filmde Orhon M. Arıburnu'nun, çevrimlerden bir yıl önceki 'Düşmeye Dair' adlı şiiri de kullanılmış. "Meyveler ballandıkça düşer//Yapraklar kuruyunca//Yavru kuş uçmayı şaşırınca düşer//Yıldızlar da düşer//İnsanlar da düşer!"

'Yüzbaşı Tahsin' ile beraber Nedret Güvenç-Orhon Arıburnu aşkını başlatan eser.

Aynı adlı romanın ('Sürgün'-Refik Halid) ('Karay' yazılı değil) (1941-Semih Lûtfi Kitabevi) Yeşilçam uyarlaması. Yaz aylarında çekilip 23 Aralık 1951, Pazar günü (Beyoğlu) Sümer Sineması'nda gösterime girmiş. 'Halep, Sam ve Beyrut gibi yabancı memleketlere gidilip mahallinde çevrilen ilk Türk filmi' olduğu özellikle belirtiliyor gazetelerde. 78 dakika ve bunun yaklaşık 12'sı göbek dansı sahneleri (0.40 + 1.55 + 3 + 2.09 + 1.30 +2. 17).

Başrol dışındaki tüm sanatçılar tiyatro ve özellikle Şehir Tiyatroları kökenli.

Ses Sanatçılar Ansiklopedisi'ne (1970) göre, Leman rolündeki Mualla Sürer'in ilk filmi. ['Sinema Ansiklopedisi'nde (1983) (Atilla Dorsay / Turhan Gürkan) ise ilk rolü için 'Sonsuz Acı' (1947) yazıyor].

150'liklerden olan Refik Halid Karay, Anadolu'da (1913-18) ve yurt dışında (1922-38) iki sürgünlük yaşamış. Ahmet Oktay, 'Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı' (1923-1950) adlı kitabında (Kültür Bakanlığı Yayınları) (1983)  Yazar'ın muhalifliğini kendi esprili ağzından aktarır (sf. 965-966); "...Niceleri, Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde aziz olmadılar mı? Benim onlardan ne eksiğim vardı? Vardı: Hükümetleri tutamama alerjisi! Doğrusunu isterseniz sonradan ben Atatürk'ü tuttum da, yine hükümetlerini ve arkadan gelenleri tam türlü tutamadım. Demek böyle bir alerji de var. Tıp edebiyatına girmesi lazım. Belki de 'psikoz' kısmına."

"Anadolu'da doğmuşuz çoğumuz//Bir çanak Alman aşında buluşur ellerimiz" diyen Orhon Arıburnu'nun da 80 sonrası birkaç yıl süren yarı gönüllü Berlin sürgünlüğü var.

Kitap başarılı bulunmuş. Hakkında çıkan yazıların çoğu olumlu. 'Romancılığımızın ciddi başarılarından biri' (Nihad Sami Banarlı); 'Neşriyatımızdaki değerli 4-5 eserden biri' (İzzet Melih); 'Kuvvetli bir psikolojik eser' (Hikmet Münir Ebci).

Yazarın 'dili yalın ve anlatımı sürükleyici' olarak değerlendiriliyor (Şükran Kurdakul).aasdhdfsdyy

Farklı görüşler de var. Tarık Buğra'ya göre "Refik Halit'te nihayet nihayet yedi sekiz hikâye vardır. İşte o kadar". Filmi de beğenmez Buğra. Zaten 'zayıf olan roman, senaryoda daha da zayıflamış, kuşa benzemiş'. Senaryo, reji, başrol hepsi Orhon M. Arıburnu'da. "Bu bir cesaret işidir. Kim ne karışır. 'Orson' Welles bu yükün altına girer de 'Orhon' niçin girmesin." Görüntüler çok fenaymış. "O kadar ki insan 'berbat' bile diyebilir." Bir eleştirisi de 'hissiyatı incitecek kadar uzun süren' dans sahneleri için; "Rakkasenin kalçalarındaki o zevksiz ısrar niçin?" Sonuç olarak Tarık Buğra için "Sürgün, muvaffak olamamış bir film".

"Beyrut'a giden gemide" başlıyor. Kereste ve 'sürgün' yüklü şilep bozması küçük bir vapur. Kıdemli Yüzbaşı mütekaidi, Hacı Musa oğlu Ahmet Hilmi Efendi ihaneti vataniye nedeni ile hudut harici edilmiş". [Romanda ise 'Hz. Meryem'in nefh tarikiyle (üfleme yoluyla) hamile kaldığını iddia eden bir komiserle tartıştığı için']. 50'sinde, ancak 40'ında görünüyor. (Birkaç yıl içinde 55'indeyken 70'inde gibi olacaktır). Hâlâ yakışıklı, sapasağlam, itimat telkin edici bir adam. "Kırçıl, dağınık, yumuşak bıyıklar ve mermer gibi dişler. Altın sarısı hiylesiz gözler (sf. 11)."

Filmde olmayan karısı Tevhide ve kızı Seher'in, yatak yorgan ne varsa satarak getirdikleri 37 lira ve bir bavuldan başka bir şeyi yok. Nereye ineceği belli, nasıl yaşayacağı belirsiz! Yazar şunları söylüyor (sf. 8); "Keşke bu vapur, yıllarca, dalgalar üstünde, sonu karaya varmaz bir yolculukla çalkalansa, bütün deryaları aşsa, dünyanın her iskelesine uğrasa, hiçbir şehre indirmeden, yabancı yüzü göstermeden, geçim derdi çektirmeden, uskur ninnisi içinde, ölümüne kadar gök ile deniz arasında dönse, dolaşsa idi!"

Fırtına, ağlayan çocuklar, dua eden insanlar. 10 günün ardından çıkacakları iskele Beyrut. Sonrasını Allah bilir. "Beyrut, sen hakikaten güzel bir şehirsin ama Hilmi'yi sinende barındıracak kadar güzel misin?" Meşrutiyet'in üçüncü senesinde, taburuyla Yemen'e giderken geçmişti buradan. Şimdi durum ne kadar da farklı! Cebindeki para erimiş, 16 lirası kalmış. Varı, yoğu, gelmişi, varsa geleceği hep bu! "Ayağını toprağa basmaya ürküyordu." İskelede "Atini bavul, ya Bey" ve "Bahşiş ya Efendi, bahşiş" sesleri. Araba sürücüleri de pek nazik! Biraz dalgın yürüyen kahramanımıza "Ya kelb, ya ahmar! Ruh, yallah" diye bağırıyorlar.

'Yaban ellerde ilk adım' ve Beyrouth Palace Hotel. Parası bitip "Yallah, yallah! Fulus mafi, Otel mafi! Ruh" sözleriyle kovulduğu gün Apti ile karşılaşır. 'Dünya hakikaten çabuk dönmekte'. (Romanda 'otelden kovulma' yok).

Etyemezli Çopur Apti seyyar gazoz satıcılığı yapıyor. İstanbul'da iken gevezeliğine tahammül edemediği bu adam, 'taşkın bir sevinç uyandırır' şimdi.

Beyrut Müftüsü'nün inayetiyle metruk bir medresede kalıyormuş. Oraya götürür kahramanımızı. Enderun-u Hümayun dedikleri bu yerde diğer sürgünlerle tanışırız.

Şair Deli Kenan; Göğsüne kadar uzun sakal, iki parlak göz. Bet beniz kül gibi. Başında takke, sırtında arabacı kaputu. Ali Kemal için yazdığı mersiye 1648 beyte ulaşmış. Ayrıca hicviyeler, Anadolu Yangını. Muhaliflerinden ama Kuvayı Milliye'nin başarısını kabullenmiş; "Davamız iflas etti diye muvaffak olmuş bir inkılâbı kötülemek bizlere yakışmaz." Sağlığı iyi değildi. Son nefesinden önce göğsünde sakladığı vatan toprağını öpecektir; "Mustafa Kemal aleyhine yazdıklarımı yırtıp atın. Kimse görmesin. Şayet bir gün vatana dönerseniz beni hain zannedenlere vatan için yazdığım şiirleri gösterin. Ben ayrı bir siyasete inanmıştım. Fakat hiçbir zaman vatana ihanette bulunmadım."

Fransızların yardımı ile gömülür. Cenazede, şerbetleri "Ohh! Merhumun ruhu şad olsun" diye gövdeye indiriyor arkadaşları. Dil damak şaklatarak. (Romanda memleketine gönderilir).

Serezli Daim, medresenin neşesi. Boğazından başka bir şey düşündüğü yok. Vatanı yemek ve sofraymış! Ya baklavacıda ya da lokantada. Kenan "Buradan iki cenaze çıkacak. Biri tokluktan Daim, öbürü açlıktan ben" diye takılıyordu.stususrttusr

'Enderûn-u Hümâyûn'da hoş politik tartışmalar var. Harputlu Nuri Hoca'nın işi gücü uzun bir bezle başını bağlamak. Askerleri sevmezmiş! "Mustafa Kemal de asker, onun için." Hilmi Bey'den "Sarığınızla mütenasip olmayan kısa bir mantığınız var. Sadece Mustafa Kemal değil, bugün esir edilmek istenen bütün bir Anadolu askerdir" karşılığını alıyor. Ayrıca, Padişah'a isyan eden bir sergerdeden (elebaşı) nefret edermiş. Kahramanımızın yanıtı hazır; "Evvelce ben de öyle düşünüyordum. Fakat kabul etmek lazım ki bugün düşmanı Anadolu'dan uzaklaştıran padişahımız değil Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır." Tartışmayı Nuri Hoca noktalıyor; "Hâşâ, sümme hâşâ! Ben okuyup üflemeseydim vatan zor kurtulurdu!"

Sonrasında gazoz satıcısı olarak görüyoruz bir zamanların Padişah yaveri Hilmi'yi. [Nuri'nin dediği gibi "Yere düşmekle cevher sâkit olmaz kadr-ü kıymetten" (Hürriyet Kasidesi-Namık Kemal)]. "Şişe başına 20 para kâr. Ferah ferah günde 100 şişe satarsın. 50 kuruş eder. Bizim paramızla bir buçuk lira. 30 (romanda '10') kuruşunu buz parasına çıkar, karnın doydu demektir." Gazoz satışına çıktıkları gün bu işteki kuralı öğrenir; "Birbirimizden ne kadar uzak olursak, kârımız o kadar çok olur." Hilmi, "William's Beverages" yazılı meşrubata bir ad bulmuş bile. 'Kader Gazozu'. 'Gâvurların' sebep olduğu savaş sonucu sürüldüğü topraklarda 'gâvur gazozu' satarak geçinmek!

Kenan'ın ölümünden sonra medreseden kovulur. Bavulu kapının önünde yine. Nuri Hoca suçluyor kendisini; "Şair'in kâfir gitmesine sebep sensin. Sen de, senin gibiler de, Mustafa Kemal de..."

Boğos Ağa'nın yardımı ile inşaatlarda çalışmaya başlar. Kan ter içinde. "Çok sıcak. Keşke ilk amelelik [romanda 'rençperlik' (sf. 33)] yaza (ras)gelmeseydi." Maraş'taki Tahrirat Müdürü "Bu da geçer yahu" dermiş böyle durumlar için. Dünyanın kuyruğu uzun. Geçmeyen ne var ki!

Anavatan'dan bir paket gelmiş Hilmi'ye. Gömlek, mendil gibi şeyler. Bir kısmını arkadaşına vermek ister. Kendisi de bir sürgün olan Ustabaşı Boğos Ağa bir tek mendil kabul eder. Memleket havası almak içinmiş. Kızına şunları söylüyor; "Sıla dediğin nasıl bir şeydir diye sual edip duruyordun. İşte senin şu başına bağlamak istediğin kurdele parçası benim sana anlattıramadığım şeydir. Anladın mı? Anadolu'dan gelmiştir diye teşekkür bile etmeden yüzüne gözüne sürüyorsun. Büyük laflar kelam etmekten daha ciğerli memleket sevdasıdır bu. Anladın mı?"

Hilmi Bey'in kızı Seher, 17'sinin içinde. Annesinden sonra Dadı Kalfa ile kalıyordu. Çok dayanamaz. Dârülmuallimât'ı ('Kız Öğretmen Okulu') bırakmış. Babasına 'gönderemeyeceği' mektup; "İnsanlar çaresiz kalınca ne yaparlar bilmiyorum. Artık elde avuçta ne varsa satıp savdım. Rahmetli anneciğimden hatıra kalan elmas küpeler de bu arada gitti. Hacı Kalfa da çok hasta. Bereket versin Ebe Leman Hanım yalnız bırakmıyor beni. Hatta bana göre bir de iş bulacağını vaat etti." Bu 'vaadin' ne menem bir şey olduğunu yakında göreceğiz. Dadı'nın hastalığı sırasında "Aman! Şu marsık da geberemedi gitti" diyordu! Kalfa'dan 'kurtulunca' genç kızı 'esrarın' ve 'yedi cihanın en meşhur tiyatrocusu' Kani'nin kucağına teslim ediyor. "Ee, artık bugünden itibaren karı koca sayılırız. Yalnız ufak bir nikâh meselesi var ki onu da aradan ne zaman olsa çıkarıveririz." Bu 'ufak nikâh meselesi' filmin sonuna kadar 'aradan çıkarılmıyor'.

Arap sahnelerindeki adı 'Sitti Nevbar'. Romanda, ilave olarak 'Sitti Münevver'.

Hilmi'nin inşaatta zorlandığını gören Boğos Usta, Keramettin Bey'in yanına vekilharç olarak yerleşmesine yardımcı olur. "Demek siz de leyleğin attığı yavrulardansınız" diyor Şehzade hazretleri. (Kitapta bunu söyleyen kişi kahramanımız). İki karısı, iki kızı var.

Önceleri iyi davrandığı Hilmi'ye sonradan yapmadığını bırakmaz. Kâtip Müveddet'in verdiği akılla bütün borcunu bizimkinin üstüne yıkıp ailesi ile Mısır'a kaçıyor.

Yazar'ın 'iyilik' ile ilgili görüşleri (sf. 73); "Efendice bitmeyen bir iyilik, başlangıcı ne kadar coşkun... olsa yine sonunda, duyulan minnettarlığa adavete (düşmanlığa) benzeyen bir zehir katar. İyilik etmenin güçlüğü bunu devam ettirmekte ve memnuniyet verici şekilde bitirmektedir. Aşklar gibi."

Boğos Ağa da halden anlayan biri. "Mesele bir insana yardım etmekte değil, onu devam ettirmekte" demişti. Kahramanımızın sürgünlüğü için "Görüncek hemen seziverdim" diyor. "Bilirsin a, zerzevat fidelerini yerlerinden söküp bahçene sıraladığın zaman hepsi de yapraklarını büker, başlarını eğer. Velâkin 2-3 gün geçince bakarsın bellerini doğrultuyorlar, kafalarını dikiyorlar, boya gidiyorlar. Sürgünler de böyledir, evvela pörsürler, sonra canlanmağa başlarlar."

Suzidil, Şehzade Hazretleri'nin yanında hizmetçi. Hilmi'nin çamaşırlarını yıkayıp ütülüyor. Aralarına da hep lavanta çiçeği koyarak. Birbirlerini çok severler ama ailenin Mısır'a gidişiyle küllenmek zorunda bu aşk. Hilmi için yeni bir sürgünlük. "Dayan yüreğim, dayan." Sonradan Kâtip Müveddet ile evlenir genç kız. Nedret Güvenç seslendirmiş.

Romandaki Hilmi'nin bir de iki buçuk aylık Hindistan seferi var.

Kitap, filmden daha cesur. Hilmi, Suzidil'e âşık olduğunda karısı Tevhide henüz sağ. Yazar böyle durumlar için şunları söylüyor (sf. 80); "Gurbette sevmiş olmak başka aşklara benzemez. Bu, hayatiyeti, mukavemeti arttıran bir tılsımdır. Uzakta kalanların, hasreti çekilenlerin yerini o aşk tutar, o aşk ile dinç kalınır." Beyaz perdede kahramanımızı 'dul' yaparak böyle netameli konulara bulaşmaktan kurtulmuşlar.

Romanda olmayan papağanlı sahne. Suzidil 'ayın on dördünden söz eder'. Genç kız gidince Hilmi Bey kendini tutamayıp yüksek sesle "Ah Suzidil, ayın on dördü asıl sensin" diyor. Bir sonraki sahnede papağan bunu aynen tekrarlayınca ikisi de utanmış. "Bu papağanın ağzında da bakla ıslanmıyor... Ne dilli şeymiş böyle!"r75475yery

Kanto-göbek gösterileri son hız devam eder. Seyircilerden İrfan, Seher'e tutulmuş. 'Yalnız etine, buduna değil kimsenin görmediği taraflarına abayı yakmış'. Kâni'nin açtığı vücudu, örtmek istiyor! Bir sürü aksilikten sonra kavuşur. Sahnedeki son dans kendisi içinmiş. (Kitaptaki delikanlı ise "Hilmi Efendi'yi ve kızını değil önce kendimi kurtarmalıyım" diyerek İstanbul'a 'tüyer').

Hilmi Bey, kızını evli sanıyordu. Arap illerinde kantocu, çıplak resmini görünce çarpılmış gibi olur. Yine de emin değildi. Sahnede görünce kalbi artık daha fazla dayanamaz. Ölürken kızının seyircilere attığı ayakkabı elindeydi. (Romanda Devlet Reisi o 'ipek suvare ayakkabıdan şampanya içecektir').

Seher'in, yaşadığı pislik için yakınması iç burkucu. "Bir yıkansam diyorum, amma saatlerce, kalıp kalıp sabunlar harcayarak, derimi yüzünceye kadar..." Sonra bir minder ve çocuksu bir uyku. 'The Gauntlet'teki (1977) 'hayat kadını' Gus Mally-Sondra Locke da üçkâğıtçı polis memuru Feyderspiel-Michael Cavanaugh'a "When I quit work I take a long hot bath. And I'm clean as the day I was born. But a cop especially a flunkie like you... No amount of water can get you clean again" demişti.

'Sürgün'deki melodiler.

'Finlandia Senfonik Şiiri, Op. 26' (1899) (Jean Sibelius) 6 sahnede (Jenerikte; 'Beyrouth Palaca Hotel'den kovulurken; Elde bavul, amaçsızca sokaklarda yürürken; Apti'den gazoz alırken; Arkadaşının 'Enderun'u Hümayun' dediği medreseye vardıklarında; Kızının dansöz resimlerini görünce).

'Night on Bald Mountain' (1886) (Modest Mussorgsky) (Baştaki 15 saniye) 2 sahnede (Hilmi'nin rütbeleri sökülürken; Kılık değiştiren Kâni "Her günahkâr kadının bir mahzun hikâyesi vardır" sözleriyle Seher'i kötülerken).

'Má Vlast (Die Moldau)' (1899) (Bedrich Smetana) Boğos Ağa'nın kızı "Hilmi Bey amcama paket geldi. İstanbul'dan, Türkiye'den. Galiba Seher Hanım'dan olacak" dedikten sonra.

Mevlana Oyun Havası' (1 dakika 55 saniye) Seher'in ikinci dansında.

'Rumeli Karşılaması' (2 dakika 9 saniye) Üçüncü dansta.

'Re Majör Keman Konçertosu, Op. 35, Canzonetta-Andante' (1878) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky) 4 sahnede (Suzidil, Hilmi Bey'in sözlerini tekrarlayan papağan için "Bu papağanın ağzında da bakla ıslanmıyor" derken; Resmine bakıp "Ah Hilmi Bey, sizi her görüşte gurbetten kurtulmuş, vatana dönmüş gibi oluyorum" derken; İkisi havuz başında konuşurken; Hilmi Bey "Ben daima yanlış anlaşılmış bir insanım. Ne olursa olsun Suzidil, sana 'evet' demeyişimin hakiki sebeplerini sen bari yanlış anlama" derken).

'The Warsaw Concerto' (1941) (Richard Addinsell) Hilmi Bey "Ara sıra beni hatırlaman için" diyerek köstekli saatini Suzidil'e verirken. Genç kız da kolyesini veriyor.

'D(Re) minor Toccata and Fugue' (1707) (Johann Sebastian Bach) Hilmi Bey "Olamaz, imkânı yok! Benim kızım kantocu olamaz. Muhakkak O'na benzeyen biridir" diye düşünürken.

'Sürgün'deki şarkılar.

'Süzüp Süzüp de Ey Melek O Çeşmi-i Nim Habını' (Nihâvend) (Rahmi Bey / Recâizâde Mahmûd Ekrem) (3 dakika 21 saniye) Şehzade Keramettin'in köşkünde; "Süzüp süzüp de ey melek o çeşmi-i nim habını//Neden ya rağbet etmemek dağıtmaya sehabımı//Gönül beğendi sevdi pek hitabını cevabını//İç imdi şarabını ko bir yana hicabını//Aç imdi nikabını ayan beyan et afitabını."

'Hoples' (51 saniye) Seher'in sahnede ilk şarkısı; "Sarı kızın aşkından ben yanıyorum//Sahte muhabbetine aldanıyorum//Koyunlarım çoktur-Hoples//Benim sürü sürü-Hoples//Yürü yavrum yürü//Anasının gülü."djjjtdaer

"Her neye baksam her neyi görsem karşımda sensin//Sen seherden, çiçeklerden, meleklerden güzelsin" Sonlara doğru Halep sahnelerindeki dansla karışık şarkı (1 dakika 30 saniye).

'Karardı Söndü İkbalim Hak-i Sar Oldu' (Saba Zemzeme) (Kemânî Sarkis Efendi) Seher'in sahnedeki son şarkısı (1 dakika 23 saniye); "Karardı söndü ikbalim//Ah ümidim hâk-i sar (hak-sar) oldu//**//Ben seni öyle sevdim ki//Hayatım tarumar oldu//**//Aylar geçti yıllar geçti//Hasretin canıma deydi."

Yaver Hilmi Bey-Orhon M. Arıburnu; Suzidil Kalfa-Nedret Güvenç; Seher-Ayla Karaca; İrfan-İhsan Evrim; Tiyatrocu Kâni-Renan Fosforoğlu; Şehzade Keramettin Bey-Ercüment Behzat Lav; Daim-Neşet Berküren; Boğos Ağa-Adil Güldürür; Ebe Leman-Mualla Sürer; Şehzade'nin Refikası-Hikmet Güldürür; Müveddet-Feridun Çölgeçen; İlk sahnelerdeki Muazzez Arçay; Beyrut, Halep, Şam sahneleri; Beyrouth Palace Hotel; Vapur, inşaat ve istasyon sahneleri çok güzeldi.

İlginç bir şekilde 'Sürgün'ün çevrildiği yıl (13 Mart) İzmir'in Demokrat Parti'li Belediye Başkanı (üstelik 'avukat'!) Rauf Onursal (üzerine ne vazifeyse) İsmet İnönü'nün yurt dışına sürülmesini istemiş.

Orhon Murat Arıburnu'nun filmle aynı sene yazdığı şiir. 'İki Kere İki' (Adam Yayınları-Buruk Dünya) (Eylül, 1985-Sf. 61); "Sevdimse seni sevmişim//Rüzgâr olmuş peşin sıra esmişim//Yolumda izlerin var bilinmez//Gözümde nazların var görülmez.//**//Sevdimse seni sevmişim//Kırk haneli ağızlara düşmüşüm//Canım ciğerim//Hürriyetim,//**//SEVDİMSE SENİ SEVMİŞİM!" 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica