"Kapılar tutulmuş neylersin//Neylersin içerde kalmışız//Yollar kesilmiş//Şehir yenilmiş neylersin//Sevişmezsin de neylersin"  posteri

"Menfaatler çatıştığı zaman arada kalanların kim olduğu hiç mühim değil. Yalnız kalmayacağız Gönül. Bazı insanlar, bir müddet yanılsalar bile sonunda doğruyu görürler." Aydın söylüyor bunları ama 'doğruyu görmek' üzüntüden başka bir şeye yaramıyor artık. "Zamanla her şey unutulur" ve "Zamanın unutturamayacağı şeyler de vardır" diyorlardı. Bunca yıl sonra kim haklı çıktı acaba?

'Küçük bir şehirde, büyük işler yapmak için didinen idealist mühendisin çektiği kahırlar'. Velinimetinin yuvasını yıkmamak için nefsiyle ve toplumu kemiren olumsuzluklarla savaşan 'Aydın'ın öyküsü.

İngiltere'deyken sadece kömürün nasıl çıkarıldığını değil 'birlikte yaşayan insanların birlikte mesut olabileceğini, nasıl çalışmaları ve dayanışmaları gerektiğini' öğrenmiş. Halit Refiğ ise farklı görüşte. 'Toplumun ekonomik bünyesinden doğan tabakaların çok farklı olduğunu ve bu tabakaların gerçekte birbirleriyle kaynaşamayacağını' iddia ediyor. Fakir kız evlendiği zengin adamla mesut olamaz. Şartlar O'nu başka bir erkeğe, çocukluk aşkına itiyor.

Filmin adındaki 'Yabancı',mecazi anlamda. Kahramanımız, orada doğup büyüyen biri çünkü. Sadece eğitimi için 'yedi' senedir Avrupa'daydı. (Gönül ile deniz kıyısında konuştukları sahnedeyse bu süre farklı. "Dört yıllık bir ayrılık bu, kolay değil.")

Adı önce 'Sevmek Bizim Suçumuz'du. Mart, 1962'de başlayan çekimler Ağustos'ta tamamlanmış. Senaryonun, Sansür Kurulu'ndaki öyküsü de ibretlik. Aylar geçiyor, artistlerle yapılan mukavelelerin vakti dolmak üzere. Ankara'dan ses yok. Daha fazla bekleyememiş ve Zonguldak'ta çalışmaya başlamışlar. İstim arkadan gelsin benzeri bir kumar bu. Film bitip İstanbul'a dönülünce 'senaryo tümden reddedildi' yanıtı gelir. Nedenden biri 'filmde ahlaksız, fendbaz, madrabaz bir tüccar' olması.'Türk tüccarı düzenbaz olmaz'! Ülkemizde 'iş bilenin kılıç kuşananın'. Sonunda iyi niyetli bazı girişimlerle 'olur' alınmış. Halit Çapın'ın belirttiği gibi, İş ve İşçi Bulma Kurumu'na her gün yüzlerce kişi başvurur. Çoğu da elleri boş döner. Durum böyleyken bir yerli filmde iş bulamayan işçilerle ilgili bir sahne varsa senaryo, sansürden geçemez! 'Evli olduğu halde başka bir erkekle münasebet tesis eden kadın öyküsü' de geçmez. "Nedeni niçini yoktur bunun, geçmez işte." Aldatan erkek olunca sorun yok.

Temmuz, 1963'te Moskova Film Festivali'ne katılan 'Şehirdeki Yabancı'nın bizde salon bulması çok daha sonra. 23 Eylül 1963, Pazartesi günü sadece (Beyoğlu) Şan'da gösterime girebilmiş. 25 Eylül, Çarşamba günü (Beyoğlu) Sunar ve (Aksaray) Bulvar katılır buna. İstanbul sinemaları, 'sanat değeri olan, bir şeyler anlatmaya çalışan' değil, iş yapacak film ararlar!565464sgssdghsg

Toplumun aksayan yönleriyle ilgili 'düşündüğü ne varsa haykırmak istemiş' Halit Refiğ. Hırçın bir şekilde ve olanca gücüyle. "Ekonomik büyümemiz sakattır. Bir takım insanlar düzenbazlıkla, ahlaksızca yollardan para kazanmaktadır." Filmdeki örnek dalavereci bir müteahhit. Ayrıca, 'dinsel inançların sömürülmesini ve özellikle siyaset simsarları için bir istismar aracı olmasını' işlemiş. Gazeteciler için de eleştirisi var. "Basın, çokluk, toplumun meselelerine ilgisiz kalmakta ya da farkında olmadan bazı istismarcıların yararına çalışmaktadır."

Tuncan Okan'a göre 'filmin melodram havası, gerçekçi yanını zedeliyor'. Sonu, gerçekçi başlangıcı ile bağdaşmayacak kadar ilkel! Yapıtın tüm başarısı o birinci bölümde sadece.

Her şey Zonguldak Limanı'nda başlıyor. Orta yaşlı, varsıl bir müteahhit, İngiltere'den dönen Aydın'ı karşılamaya gelmiş. Selami Bey'in babası, çok önceleri oradaki ormanın sahibiydi. Bu nedenle soyadları 'Ağaçlıgil'. Oğlu Çetin ve anası İclal Genç ile yaşıyor. Karısı öldükten sonra bir yoksul kızı ile evlenmiş. Aslında iyi kalpli biri ancak 'ağazade' aile gururu ve annesinin etkisi, karısını sevmesine engel. Küçümsemek ve azar dışında tatlı bir sözünü duymadık.

Aydın, 'aslan gibi delikanlı maşallah'. Tıpkı Reşat Usta. Bir tek gözleri Gülsüm'den. Her sene birincilikle geçermiş sınıfını. Şimdi maden mühendisi olarak hizmet edecek memlekete. Babası maden ocağında işçiymiş. "Daha önce de bizim ormanda çalışırdı." Annesi ise müteahhidin evinde hizmetçi. İkisi de rahmetli olunca Selami Bey "Bu çocuğu ben okutacağım" diyerek yardımcı olur kahramanımıza. Ödenmesi güç bir minnet borcu.

Ortaokuldayken, Gönül'le gizli gizli buluşur, hayal kurarlardı. İlk aşk. "Ben bir kız hatırlarım. İki örgü saçı, tebessümü gözlerimin önünden hiç silinmez. Ailesi çok fakirdi. Ama ne yapıp edip O'nu enstitüye göndermişlerdi. Babasının siyah bir okul önlüğüyle kolalı bir yakadan daha gösterişli giyim yapacak kudreti yoktu. Fakat O, gene de muhitin en güzel kızıydı."

Ülkeye döndüğü gün bir sürprizle karşılaşır. Sevdiği kız, Selami'nin karısı olmuş! Bunun nedeni de Aydın galiba. Yedi yıl önce giderken 'beklemesini' söylemişti genç kıza. Bir madalyon verir. "Beni sevdiğin müddetçe sakla" ve "Senden ayrı kalmaya dayanabilecek miyim" diyerek. Sonrası şaşırtıcı. Böylesine aşkla dolu olduğu kişiyi aramamış onca yıl!

"Babam öldükten sonra yapayalnız kaldım. Senden de haber alamıyordum. Uzun müddet çok sıkıntı çektim" diyor genç kız. Selami Bey, o günlerde bir kurtarıcı olarak girmiş yaşantısına. "Karısı olmayı kabul ettim. Benden yaşlıydı. Bir de çocuğu vardı. Ama başıma daha da fena şeyler gelebilirdi." O madalyon 7 yıl saklansa bile bazı şeyler insanın elinde değil.

Aydın'ın neden böyle davrandığı ilk sahnedeki konuşmada saklıdır belki. İngiltere'deki hayat için "Alışmışsındır oralarda fink atmaya bakalım buralarda ne yapacaksın" diyor Selami. Aldığı yanıt "Onlar orda kaldı Abi" şeklinde. Gazeteci Sabri de ağzının suyu akarak yaltaklanır; "Helal olsun, keyfi de yanına kalsın." O 'keyif' sırasında Gönül aklından çıkmış olabilir mi?

Selami'nin işi ve balıkları karısından daha önemli. İstanbul'a götüreceğine söz vermişti. "Direk işini bırakamam. Sonra tam da lüfer zamanı" falan diyerek vazgeçer. Gönül ağlıyor, "Balıklara da lanet olsun, direklere de. Odunlar, balıklar benden daha mı kıymetli" diyerek bunalıyor. Oysa yıllar önce Aydın'a "Sen hiç ciddi olamaz mısın" dedirtecek kadar neşeliydi genç kadın.fgjsfsfgkf658

Çetin'in yaramazlıkları da hep O'nu üzmek için. 'Anne' değil 'abla' diyor. Manavdan, parasını vermeden elma almak; Koçanını yanından geçenlere atmak. Hiçbir şey bulamazsa 'balıklı ellerini' eteğine siliyor. Babaanne de "İnsanın kendi çocuğu olmadı mı evladın ne olduğunu bilmez" sözleriyle iğneliyor gelin hanımı.

Kömür Madeni'nde Nazif Usta ile karşılaşıyor kahramanımız. Rahmetli babası ile 6 sene çalışmışlığı varmış. En zor günlerde bile yalnız bırakmayacaktır Aydın'ı. Ocaktaki ilk kontrolde madencilik deyimleri öğreniyoruz. 'Domuzdamı', göçüğü önlemek için direklerle yapılan bir destekmiş. [Dil Derneği'nin Yazım Kılavuzu'nda yazılışı (6. Basım-Eylül, 2005) 'birleşik'; İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Zonguldak kömür ocaklarının anlatıldığı 'Ölümün Ağzı'nda (3. Basım, 2002) (İrfan Yalçın) 'ayrı' (sf. 67)]. Çatala ve Sarma'da kullanılan direkleri beğenmez delikanlı. Kayın, meşe değil çam olmalıymış. "Baştan aşağı bozuk direk. Budaklı, ardaklı, iri, ince." Yanmaktan başka bir işe yaramazmış bunlar. Ocağı boşaltır. "Sarmalar değişecek."

Müessese Müdürü Rahmi Bey "Lüzumsuz telaş etmişsiniz. Biz bu direkleri çok kullandık" diyor. Çalışma durduğunda bir işçi "Rahmi Bey şimcik O'nun dersini verir" demişti." Öyle de olur. Madenden 'izin almadan çıktığı için' azarlanır. Kömür çalışması da vakit yitirilmeden tekrar başlar.

Direkler, Orman İşletmesi'nden geliyor. İşletme Müdürü Mustafa Bakırcı kaçın kurası. Ormandan aldığı iyi direkleri başka tarafa, madene de bozuklarını gönderirmiş. Şikâyet olsa bile kolayca sıyrılıyor. "Bir ara düzeltir gibi yapar, sonra gene bildiğini okur." Kabahat, O'na bildiğini okutanlarda. Rahmi Bey'den kontrol olacağını öğrenmiş "Ne kafasız, ne laf anlamaz adamlarsınız be. Bu direkler yollanır mı madene. Vicdansız herifler" diye azarlıyor işçileri. Bizimkiler gittikten sonra ise aynı direkler yallah madene.

Dalavereci müteahhidin direk işini kapışı 'particilikle'. "Partinin kuruluşu sırasında çok para sarf etmiş." İhalelerle misliyle geri alıyor şimdi. Milletin sırtında bir sülük. 'Direk işini kurcalamasın' diye Aydın'ın ağzından girip burnundan çıkacak neredeyse.

Şerafettin Toraman üçkâğıtçı bir tüccar. Taşra çevresinin iğrenç siyasetçilerinden. Partinin en faal elemanı. Bu sayede düzenbaz müteahhitlere iş, kendisine avanta temin ediyor. Para için yapmadığı şey yok. Hayat kadınlarının gelirine bile el koymuş. Adamı Recep, her hafta Benli Nazmiye'nin yanında. Hem ziyaret hem ticaret! Aldığı 500 lirayı az bulur. "Niye kestin? Gene başladın dubaraya." İşler kesatmış! Bunu 300 olarak aktarır Şerafettin'e. Aradaki fark cebe.

Şerafettin, cami de yaptırıyor. 'Sevabına' ama asıl işçilerden topladığı parayla. 'Bir kubbesi, bir de minaresi kalmış'. Kahve sohbeti farklı değil; "Efendim, bir gün Osmanı Zinnureyn Efendimize bir agrebi yaklaşıyor. 'Ya Osman' diyor. 'Çok büyük bir günah işledim, ne yapayım' diyor. Bir camiye taş taşı buyuruyor Osmanı Zinnureyn Efendimiz. Yaa, işte böyle." Sonra gelsin paralar. Camii sayesinde önümüzdeki seçimlerde şansı açıkmış evvel Allah.

Başkasının içkisine kesinlikle karşıyken kendisi için durum farklı. "Efendim, bendenize ara sıra şöyle 1-2 kadeh iyi geliyor." Din iman diyerek topladıklarını harcadığı içki sofrasının dili olsa da konuşsa.

Göçük olduğunda söyledikleri hep bildiğimiz şeyler; "Allahın bir takdiri, elimizden ne gelir. Sabırlı olun, mütevekkil olun. Ecel gelmiş cihane..." İlk kazadan sonra Mustafa'nın mukavelesi müfettişler tarafından bozulur. Rahmi Gündüz işten atılır. Belki de içeri atılacaklardı. Sonra durum tekrar eski şeklini alır. Parti menfaatleri insan canından daha mı üstün?

(Şerafettin'in deyişiyle 'Gastacı') 'Millet Gazetesi'nin hem sahibi, hem başyazarı, hem de satıcısı. Amorf, her kabın şeklini alan bir oyuncak. 'Mektepteyken de duvar gazetesini çıkarırmış'.Aydın'la ortaokuldan arkadaş. Beraber mezun olmuşlar. Selami'nin "Demek sen ortaokulu da bitirdin... Boş ver be Sabri. Sen de kendini gazeteden mi ('gazeteciden mi') sanıyorsun" diye alay etmesini sineye çekmek zorunda. "Ee, Sabri Paşa" şeklindeki küçümsemeye "Harcama bizi Abi" diyebiliyor yalnızca. Elinde kamera, ağzında zoraki bir gülüş. Sonradan bunların acısını kat be kat çıkaracaktır.68ıe568e56e56

'Güç' karşısında şamar oğlanı gibi bir şey. Şehir Kulübü'nde "Madencilikten anlamam. Siyaset konuşmak da haddimiz değil yanınızda" diye yaltaklanıyordu Şerafettin ve Mustafa Bakırcı'ya. Ufak çıkarlar uğruna kötülüklerine alet olur. Aydın'ı idare etmesi, bir makale falan yazdırması söylenmişti. Gazetedeki yazı delirtir efendilerini; "Seçimlerde rey toplamak için cami yaptırmaktan önce çalışanların durumunu düzeltmek zorundayız." Şerafettin kudurmuş; "Bu ne rezilliktir ('irezilliktir') yahu. Lan, böyle mi yazı yazdır dedik sana." Mühendisse mühendisliğini bilsinmiş Aydın. Çalışanlardan O'na ne oluyormuş. Mustafa'nın dedikleri de farklı değil. "Eceli gelen köpek cami duvarına yaslanır." Sabri de nasibini alıyor bu öfkeden; "İlan milan, bir kuruş bile haram sana." Pabucun pahalı olduğunu anlayınca, Gönül ve Aydın'ın geçmişteki aşklarını kurcalayan bir yazı kaleme alır. Onca eziklikle "Ee, vazifemiz Efendim! Biz gazeteciyiz. Babamın oğlu olsa bakmam gözünün yaşına" diye böbürleniyor. Karşılığını Aydın'ın yumruğu ile alır.

İşçiler, önceleri "Böyle adam bulunmaz Vallahi" diye yere göğe koyamıyorlardı kahramanımızı. Dedikodular çıkınca her şey değişir. Selam sabah yok artık. Yanından geçerken omuz atıp tükürüyorlar. Çocuklar bile taş atıyor. "Aydın Bey, gâvuristandan dinsiz döndü. Gizlice gâvur olmuş. Domuzluğundan saklarmış bunu" diyen bile var.

Şerafettin'in 4 adamı dövmeye gelmişlerdi. Dayak yiyen kendileri olur. Recep'in sözleri çok komik; "Sana şimdilik bu kadar ders yeter."

Gazete haberinden sonra Selami'nin zaten pek sağlam olmayan evliliği iyice çatırdar. Arabasına boynuz resmi yapıp, "Kör müsün ulan, kavat" yazmış düşmanları. Annesi de "Amele kızını eve hanım diye alırsan böyle olur" sözleriyle ortalığı karıştırıyor. 40 yıl sonrası için bile çok gösterişli araba, bahçe içinde villa, güzel bir eş. Hiçbir şey mutlu etmiyor artık müteahhidi. Gönül'ün köpeğini attığı uçurumda kendisi de can verecektir.

Çevre baskısından korkmuş. Bir zamanlar kol kanat gerdiği delikanlıyı yalnız bırakır. "Boş ver! Bütün bunlar bana vız gelir. Balığımı avlar keyfime bakarım. Sen de rahatının kaçmasını istemiyorsan ne başkasının işine burnunu sok, ne de başkasının derdini kendine dert edin." Başkalarının dolduruşuna gelip tokatlıyor üstelik.

İki âşık kaçacaklardı. Ama Gönül'ün üç aylık hamile ve çocuğun Selami'den olduğunu öğrenen Aydın hemen çark eder. "Bizi yaklaştıran sevdamızdan daha kuvvetli, ayrı ayrı başka bağlarımız var. Sen çocuğunun babasına döneceksin, ben madendeki vazifeme. Yok başka çaremiz" gibi laflar ediyor.

Şehirde, Gönül ve Aydın'ın dedikodusundan başka bir şey yok. Randevuevi çalışanları bile "Öylelerinden korkmalı zaten... O kaltağın saçından sürükleyip 7 mahalle dolaştırmalı. Millet doya doya suratına tükürsün... Ahlaksız ne olacak... Bunlarda namus ne gezer" diyorlar genç kadın için.

Şevki Dayı'nın (Yapım Sorumlusu da olan Abdullah Ataç'ın canlandırmış) 4 senedir hasta yatan bir kızı var. Kemik veremi mi, kanser mi belli değil."Ümit de yokmuş." Haftalığını aldığında camiye yardım yapmadığı için "Şevki Dayı, bizi çiğniyorsun ama" diyen kişiye şunları söylüyor "Benim hasta kızıma yardım etmek sevapların en büyüğü birader. Benim derdim kendime yetiyor bir de böyle kinayeli konuşmalar..." Önceleri Aydın'ın yardımlarını seve seve kabullenirken sonra dedikodulardan etkilenip "İstemez efendim istemez" diye kapıyı delikanlının yüzüne kapatacaktır. Oysa daha birkaç gün önce O'nun yerine madene inip yaralanmıştı kahramanımız.

Aydın'ın 'burnu' da önemli bir rolde! 4 sahnede "İlle ki burnunun doğrusuna gidecek seninki", "Elbet burnunu bir yere çarpar", "Cami işine burnunu sokmuş" ve "Ne başkasının işine burnunu sok" diye eleştiriliyor.

İçkisi de ilginç. Şehir Kulübü'nde "Bakarsınız bir hadise olur, hemen madene çağırırlar. İçkili olarak gidilmez tabii işçiler arasına" diye kabul etmemişti ikramı. Ama gelişen olaylarla hep içki bardağıyla göreceğiz kendisini. Madenden gelen telefonları "Bir daha bu kadar basit şeyler için gece vakti telefon açıp yüreğini ağzına getirmeyin insanın" ve "Gelmiyorum, gelmiyorum dedik ya" diye yanıtlıyor.

Bir sahnede, umutsuzluk içinde evine dönen Aydın, pikaba 33'lük bir plak yerleştiriyor. Wagner'in notaları odayı doldurur. 'Defence of theRealm' (1985) filminde, benzer bir yorgunlukla eve gelen NickMullen-Gabriel Byrne de aynı şeyi yapar. Ama O'nun seçimi Pachelbel'in 'Canon'u (1680).

Madene birinci ve ikinci inişlerde aynı görüntüler kullanılmış.

Tirhan ve Kadeş ile beraber 'Sütbeyaz üçüzler' diye anılan Etrüsk Gemisi. Filmin başında (1 dakika) demir atmış halini ve sonlara doğru (35 saniye) limandan yavaşça süzülüşünü izliyoruz. Sonradan jilet olan bu gemi için, Ziya Osman Saba'nın 'Ne Oldu?' şiirinden iki dize "Niçin yazmadık bir yere satır satır,//Duvarlar! Ne oldu konuşmalarımız?"

Salıncak, kaydırak ve neşe dolu çocuk bahçesine şimdilerde otel veya alışveriş merkezi yapılmıştır.

Filmin sonunda Ali Şen "Vurun kahpeye" diye bağırıyor. 1964 yılında aynı adlı filmin ikinci çevriminde Hacı Fettah olarak bunları tekrarlayacaktır.

'Hiç takdir edilmemiş, hep engellenmiş'. Aydın'daki moral bozukluğunu gören Nazif Usta yardımcı olur. "Bunun için mi millet gönderdi seni yabancı memleketlere, okuttu... Yok öyle bir laf. Bu memlekete her hizmet etmek isteyen bu kadar çabuk bozguna uğrarsa, zoru görünce ters yüz kaçarsa, bizim halimiz ne olacak. Yaşamaktan ümidi keselim mi yani. Üstünde büyüdüğün topraklara, içinde yaşadığın insanlara sevgin laftan ibaret değilse çalışacaksın. Her şeye rağmen yılmadan çalışacaksın."fgjkrfurt

Delikanlının durumu 'Madencinin Sınav Günleri'ndeki (Evrensel-Birinci Basım, 1998) (Lewis Jones) (Çeviren Gülşah Özer) bir eski Gal şarkısını hatırlattı (sf. 95): "Kocaman bir hüznün ve acının dışında//Ne var benim için bu dünyada?"

'Şehirdeki Yabancı'nın melodileri Wagner sevenler için bir şölen.

'Lohengrin Operası, 3. Perde Prelüdü' (1848) (Richard Wagner) 3 sahnede (Jenerikte; Evde plak dinlerken; Gönül ve Aydın deniz kenarındaki kayalıklarda koşup oynarken).

'Lohengrin Operası, 1. Perde Uvertürü' (1848) (Richard Wagner) Gönül, yatakta dergi okurken.

'Die Meistersingervon Nurnberg, 1. Perde Uvertürü' (1868) (Richard Wagner) 2 sahnede (Aydın, maden ocağına geldiğinde; Ocaklara inerken).

'Die Walküre Operası: Ride of the Valkyries' (1856) (Richard Wagner) 2 sahnede (Aydın, Nazif Usta ile Orman İşletmesi'ne giderken; "Bu kuyuya ekip sokamazsınız Hamdi Bey" derken).

"Götterdámmerung Operası: Siegfried's Funeral March" (1876) (Richard Wagner) 4 sahnede (İlk göçük sonrası, Aydın, sedye ile ocaktan çıkarılırken; İkinci göçükten yaralılar çıkarılırken; Çetin'in yaralandığını bildiren telgraf geldiğinde; Çetin son nefesini verirken).

'Siegfried Idyll Senfonik Şiiri' (1869) (Richard Wagner) Selami, Çetin ve Aydın balıktan dönerken.

'Tannháuser Operası, Uvertürü' (1845) (Richard Wagner) 6 sahnede [Aydın, hasta çocuğuna yiyecek götürdüğü Şevki Usta tarafından terslenirken; Deniz kenarında, koşan genç kız ve delikanlıyı seyrederken; Gönül'ü İstanbul'a götüren gemiye bakarken; Evde içki içerken; Selami, bir kızı olduğu haberini aldıktan sonra; (5.30'dan itibaren) Sondaki kavgada].

'Tristan ve Isolde Operası, 1. Perde Prelüdü' (1865) (Richard Wagner) 3 Sahnede (Aydın "İsterseniz önce bir Gönül Hanım ile konuşsanız Abi. Biraz sert konuştunuz" derken; Gönül, köpeğe "İstemiyor bizi meleğim, kimse istemiyor" derken; Aydın'ın yıllar önce verdiği kolyeye bakarken).

'Tristan ve Isolde Operası, 3. Perde Prelüdü' (1865) (Richard Wagner) Aydın, Gönül'e "Her evde olur böyle şeyler. Her şeyi hoş karşılamasını bilmek gerekiyor hayatta" derken.

'Der Fliegende Hollánder, 1. Perde Uvertürü' (1843) (Richard Wagner) 4 sahnede (Aydın, Şevki Usta'nın yerine ocağa inerken; Göçük sırasında; Selami, tüfekle köpeği öldürmek isterken; Köpeği uçuruma atarken).

'Oy Farfara Farfara' (Müzeyyen Senar'ın sesi ile) Recep, randevuevindeyken.

Aydın'ı, Çetin'in tartıştığı bahçıvanı, "Ümit de yok diyorlar" diyen madenciyi Abdurrahman Palay; Gönül'ü Jeyan Mahfi Ayral; Selami'yi Sadettin Erbil; Nazif Usta'yı Sami Ayanoğlu; Recep'i Kemal Ergüvenç; Sabri'yi Sadri Alışık; Gönül'e "Hanım, çocuğuna doğru dürüst yürümeyi öğretsene" ve Şerafettin'e  "Hamdolsun sayenizde çok iyidir" kişileri Erdoğan Esenboğa; "O şırfıntı karı kudurtmuştur O'nu, ne olacak" diyen kadını Çolpan İlhan seslendirmiş.

Aydın-Göksel Arsoy; Gönül-Nilüfer Aydan; Selami-Reha Yurdakul; Annesi-İclal Genç; Mustafa Bakırcı-Talat Gözbak; Şerafettin Toraman-Ali Şen; Recep-Hasan Ceylan; Sabri-Orhan Çubukçu; Şevki-Abdullah Ataç; Çetin-Ateş Tekin; Zonguldak ve limanı; Kömür ocakları; Yerin 450 metre altında çalışan işçiler; Şehir Kulübü; Randevuevi sahneleri; İşçi kahvesi; Millet Gazetesi çok güzeldi.

Cafer rolündeki Nusret Özkaya'nın çekimlerden hemen önce hoş bir anısı var. 1962, Ocak ayı sonları. Mecidiyeköy'deki eniştesini ziyarete gittiğinde hırsız zannedilip bekçiler tarafından tutuklanmış. Serbest bırakılması 3-4 saat sorgunun ardından.

Reha Yurdakul, '30541' plakalı, üstü açılır arabayı kullanıyor. Aracın sahibi Suphi Koçarslan biraz unutkan galiba. Temmuz, 1960 ve Ocak, 1961'de ehliyetini ve aracın trafik sicil cüzdanını kaybetmiş.

Şerafettin Toraman'ın ülkemiz için düşünceleri; "Memleket geri, Efendim. Uğraş, didin nafile..." 50 yıl sonra hâlâ uğraşıyoruz, hâlâ didiniyoruz.

Son Yorumlar

Yandex.Metrica