"Köy Dükkânlarında Nasıl Yağ, Kömür, Odun, Basma, İğne Bir Arada Bulunursa Köy Hocasına da Böyle Çeşitli Marifetler Lazım Hanımefendi" posteri

"Aslında benim buraya gelişimin sebebi Muallim Bey'i cezalandırmaktı. E, bir bakıma bunu yaptım da sayılır! Başını bağladım O'nun!" Maarif Müfettişi Nuri Bey, Ayşe ile Ahmet'in nişanı sırasında söylüyor bunları. İlk dakikalarda kendisi de ikilem içindeydi genç kız için; "Sesi de kendi kadar güzel. Şeytan diyor ki 'tut kolundan at içeri'. Aman Allahım, neler söylüyorum ben! Böyle şeyler düşünmemem lazım. Ama yine de, işte, şeytan insanın aklına neler getiriyor! Ben böyle şeylere karşıyım ama yine de pek güzel!"

'Bir Köy Hocası'nın (İstanbul-Akşam Matbaası-1927) (İki Perdelik Mekteb Temsili-32 sayfa) (Reşad Nuri) (Osmanlıca'dan aktaran Barbaros Gürsu) ilk uyarlaması. Turgut Demirağ tarafından kurulan 'And Film'in de 'ilk çalışması'. Haziran ayında tamamlanmış ve 02 Temmuz 1947, Çarşamba günü Melek Sineması'nda 'güzide bir seyirci kütlesine gösterilmiş'. Hususi davetliler arasında 'filmciler, tiyatro ve musiki sanatkârları, muharrirler, gazeteciler göze çarpmaktaymış'. Asıl gösterimi 17 Eylül 1947, Çarşamba günü. Temmuz, 1948'de 'Yerli Film Müsabakası'nda ikinci olunca Ekim 1948'de Taksim Sineması'nda tekrar gösterime sokulmuş. (Yarışma jürisinde Turgut Demirağ'ın da olması şaşırtıcı). 'Türk filmciliğinin zafer tacı olduğu ve memleket münevverleriyle, matbuatın takdirlerini kazandığı' özellikle belirtiliyor gazetelerde.

Yazar eseri yazdığında henüz 'Güntekin' soyadını almamıştı. Kitaptaki 7 'şahsın' tümü kadın. İkinci sayfada 'kız isimlerinin tahvili suretiyle erkek mekteplerinde de temsil edilebilir' notu var. "Anadolu'nun (adı belirtilmeyen) küçük kasabalarından birinde fakir bir mektep (sf. 3)." Silinecek gözyaşı, sarılacak yara dolu. Nihal burada başmuallime. "Sade mektepteki çocuklarla iktifa etmez. Vazifesi haricinde büyük işlerle meşgul.            Komşu hanımları, efendileri de okutur." Hastabakıcılık, doktorluk; Fakirlere yardım. Yapmadığı yardım yok. Bakımsız köyün ruhu sanki. Kendini buranın içtimai dertlerine ve ıstırabına vakfetmiş. Mücevher gibi kız. İstanbul Kız Muallim Mektebi'nde yetişmiş. Gayretli, zeki ve mütevazı. Üzerinde hiç değişmeyen siyah, sade bir elbise. Dudaklarında mahzun ve muhteriz tebessüm. Gencecik yaşında ama davranışları 50 yaşında insanlar kadar ciddi, ağır. Mektep vasıtasıyla bütün memleketi kurtaracak. Ancak bir ayda, bir senede, beş senede bitecek bir şey değil bu.

Düşmanı, dostundan fazla. Eski kafalı mutaassıplar tamamen aleyhinde. Bütün zamanını öteki dünyaya hasretmediği, çocuklara zorla namaz kıldırmadığı, başlarını örttürmediği için suçluyorlar kendisini (sf. 22). En önemlisi de 'zenginlere değil fakir fukaraya ehemmiyet verirmiş'. Eşraf öteden beri muallimleri bir dalkavuk gibi görürdü. Nihal, Onlara kulak asmayınca el altından aleyhtarlık ederler. Dedikodu ve bin bir türlü entrika. Maarif, muallimeye destek olduğu için ellerinden daha ileri bir şey gelmiyor.GHJKGHI757

Kendisini mesleğine 'çok büyük bir ateşle bağlı' sanıyordu. Öyle olmadığı ortaya çıkar.

Tayyare Piyangosu'ndan iki bilet almıştı. Büyük ikramiye O'na çıkmış! Bir servetin ehemmiyeti onu elde eden insanın haliyle ölçülür. Nihal de gerçi paraya önem veren biri olmamasına karşın artık hocalığı bırakmak istiyor. Zaman zaman başka bir hayatın hasretini çekermiş zaten. Eline biraz para geçince bir yangından, bir cehennemden kaçar gibi kaçmak istiyor. Bağlasalar durmaz. Ağlaması ise sevinçtenmiş! Para kazandığı için mesut ama burayı hatırlamayacağından, aramayacağından emin değil. Bu şüpheyi zihninden çıkarmak için "Mesudum" diye haykırıyor ikide bir. İlk Tedrisat Müfettişi Naciye Hanım "Bu meslek beni gözyaşı mütehassısı etti. Bilirsin ya, korkan her insan 'cesurum' der. Senin 'mesudum' diye bağırman biraz o kabilden" diyecektir.

Okulda bir de ikinci muallime Zehra var. Alaycı ve sabırsız biri. Öğrenci annesi Hatice'nin eğitimi sırasında bunu daha iyi anlıyoruz. Nihal, üç aydır sabırla öğretiyordu. Yapılan yanlışlara hoşgörülü. Gülse bile insanı yıpratmaz. "Melek gibi hocadır." Zehra ise çok farklı. Sivrisineği, 'sad' ile yazınca o kadar çok gülüyor ki "A hanımcığım, sende gülme hastalığı var. Hatırın kalmasın ama Allah, ne bu çocukları ne de bizi senin ellerine bırakmasın ('bıraksın' olmalıydı)" diyor Hatice.

Zehra'ya göre 'Su, sıtmanın ilacıdır. Yemekten sonra iki saat su içmemeli'. Hatice'nin yanıtı kitabın keyifli bir kısmı; "Para verip zehirli gâvur ilaçları yutacağım yere Kandilli Dede'ye bir bez bağlarım olur biter. Yemekten sonra iki saat su içmemeli imiş! İçim Kerbela yangını gibi yanarken su içmeyeceğim de iki saat sonra hararetim kesildiği zaman mı içeceğim? Sıtmayı sivrisinek getirirmiş! Sivrisineğin işi yok da hastalık mı taşıyacak. Hem gören kim!"

Besime Hanım'ın Çocuk Hastalıkları Mütehassısı olduğunu öğrenince şaşkınlığını gizleyemiyor; "Doktor mu? Hani şu hastaya bakan doktorlardan mı? Fesuphanallah! Kadından da doktor olur mu?"

İlk Tedrisat Müfettişi Naciye Hanım, kahramanımızı çok seviyor. Harabeye dönmüş mekteplerde büyük bir istidat ve kabiliyet gizli olduğunu zamanla öğrenmiş. Ümitleri kırılacak gibi olunca Nihal'i görmeye gelirmiş. "O'nun cesaret ve ümidi benim için adeta bir ilaç olur." Hocalık âlemi, uzaktan bakan bir göz için ne zavallı, ne renksiz bir şeydir. Kıymetini anlamak için yaklaşmak gerek.

Doktor Hanım, çocuk hastalıklarını incelemek için orada. Hekimlik de öğretmenlik gibi bir şey. "Çocukların dilsiz ıstırabını keşfetmek için doktor, muallimin ruhunda bir insan olmalıdır."

Nihal'in yerine Kerime Hanım gelecekti. 'İnkılabı kabul etmiş görünüp de kurnazca onun aleyhine çalışanlardan'. Her yenilik aslında bir münasebetsizlik O'na göre. 'Dinine, diyanetine merbut çocuklar yetiştirecek'. "Köyün zenginlerine itibar etmeli; Çocuklar açık saçık giyinmemeli; Musiki, şarkı yerine ilahiler belletilmeli." Cemile'nin keman çalması için "Burada çengi dersi de mi veriliyor" demişti. (Durumu gözleyen kahramanımız istifadan vazgeçecektir).

27. sayfada okuldaki yenilikler için "Nihal Hanım'ın yerini tutmak galiba pek güç. Bu kadar asrilik yapmak da her babayiğidin harcı değil" diyor kinayeli.

Filmde kitabın adı 'Bir Dağ Masalı'; Öğretmen de erkek. "Türk filmciliğinin dev adımları ile ilerleyişinin beş mükâfat kazanan ilk müjdesi." Amerikan tekniği ve bilgisi ile çevrilmiş. Şehir hayatı-köy hayatı; Kül olan miras; Şehir kadını- köy kadını. Her şey var. Ayrıca 'zengin olmak iyi karakter için kâfi midir' sorusuna yanıt aranmış. Sanatçıların hemen hepsi Şehir Tiyatroları kökenli. Şarkı ve melodiler 60'larda değiştirilmiş. Sonlara doğru Hafız Abdülkerim Akşahin'in söylediği 'ezan' var.

Kitaptaki 'Cumhuriyet ilkelerinin savunulması', filmde 'kötü huylardan kurtulmak' olmuş.

'Reji Asistanı' Çetin Karamanbey'in soyadı jenerikte 'Erksan'. Aynı yıl 'Silik Çehreler' ile yönetmenliğe geçecektir.

Kahramanımız Ahmet, 'Gümüşdere Köyü'nde öğretmen. Soyadı 'Hikmet'. Temiz yüzlü, efendiden bir genç. Oldukça da inatçı. Tüm özverisi ile çalışıyor ama hakkında şikâyet var. Sorgu için bir 'Maarif Müfettişi' gelir köye. Takım elbise, fötr şapka, gözlük, köstekli saat, yakasında her daim karanfil. "Çantam şikâyetle dolu. Yemediği herze kalmamış. Kız kapatmaktan, kırlarda keyif çatmaya kadar. Bir de öğretmen olacak. Şikâyetleri okuyunca benim bile ('bile' niye) yüzüm kızardı" diyor Nuri Bey. Tetkik edecek, doğru mu değil mi.658RUURT

Köye yaklaştığında at arabası devrilir. Okulda Ahmet temizliyor yaralarını. Tahkikata geldiği adamın yardımı! "Sizinle bu durumda karşılaşmak istemezdim. Hele bana emeğinizin geçmesini hiç istemezdim. Çünkü ben size uğur getirmeyeceğim. Hakkınızda tahkikata geldim ben." (Gelen gelene! Tam bu günlerde bir de telgraf gelmiş öğretmene. Ne olduğunu sonlara doğru öğreneceğiz).

Ertesi sabahki kahvaltıya "Müfettişler hiçbir ikramı kabul edemezler. Kanunen yasaktır bu. Ben sadece kuru ekmeğinizi kabul edebilirim" diye itiraz etmişti ama yalnız kalınca sadece iki zeytin bırakacak şekilde saldırır. "Adam sen de!"

Ertesi sabah çocuklara kalsiyum iğnesi yapıyordu Muallim Bey. İlaç parasının 'yarısı kendisinden, yarısı devletten'! Yani 'müteferrik masraflardan'. Okul badanası diye bir şey var. O paradan alıp buraya veriyormuş. "Kalsiyum da bir nevi kireç!" Çocuklar için de elzem." Müfettiş "O halde 'sahte evrak meselesi' doğru" diye yerinden zıplıyor. Devlet dilinde 'sahtekârlık' denirmiş buna. "Bu biçarelere ben bu kalsiyumu vermezsem ömürleri boyunca cılız ve hastalıklı kalırlar" savunması karşısında yelkenleri suya indirir; "Veremezsiniz Efendim! Kanun haricidir bu yaptığın. Ya da Allah rızası için gösterme bana bunları."

İkinci şikâyetçi "Öğretmen Bey benim gül gibi kızımı okula kapattı? Kızımı istiyorum ben, kızımı" diye ortalığı birbirine katıyor. Avaz avaz tehdit de eksik değil. Eğer 5 dakikaya kadar kızı eve gelmezse, alimallah, 'mektebin camını çerçevesini indirmeye kararlı'. Meğer adam üvey babaymış. Üstelik aklı gidip gelen bir deli. 'Gül gibi kız' da ağzı burnu dağılmış vaziyetteydi. Şefkatli babası(!), çalışmıyor diye dövüp sokağa atmış. "Hatta bir defasında baltayla saldırmaya kalktı da baltayı elinden zor aldık" diyor Şükrü Efendi. Acıyıp buraya getirmiş, öğretmen.

Müfettişimiz dut yemiş bülbül gibiydi duydukları karşısında. Genç kız, 18 yaşını bitirmediği için babalığının velayeti altında. O'nun arzusu hilafına alıkoymak suç ama bıraksalar kimbilir başına neler gelecek. "Verecek cevap bulamıyorum."

Kırlarda keyif çatmaya gelince; "Son ve ilkbaharın güzel günlerinde sınıflar büsbütün boşalıyor. Ne tehdit ne ceza netice vermiyordu ('veriyordu' olmalıydı). Ben de köyün ileri gelenlerini okula çağırdım. Aklı başında bir köylü şöyle dedi 'çocuklarımızın okumasını biz de istemez değiliz. Ancak buraların ahalisi kaz ve davar yetiştirerek geçinir. Davarları gütmek için çocukları okula gönderemiyoruz. Halimizi anlamak lazım'." Öğretmen de çocuklara koyun ve keçileriyle gelmelerini söylemiş. Açık havada dersler de aksamıyor. "Gerçekten güzel bir metot." Müfettiş Bey, tekaütlüğüne 6 ay kala öğreniyor bunu!

İstanbul'daki gönül macerası bile sorulur Ahmet'e. Bu sırada yaşamını da öğreniyoruz. "Babam ve annemi küçük yaşta kaybetmişim. Beni dayım yetiştirmişti. Bir işadamıydı dayım." Filme ne katkısı varsa "Çok da iyi bir insandı. Bir dediğimi iki etmezdi" diyor. Tıbbiyenin dördüncü sınıfındayken zengin kızı Lale ile tanışmış. Sosyetik gecelerin aranan kızı. "Kısa zamanda ben de O'na ayak uydurdum. Her gece birlikte kumar partilerinde boy gösteriyorduk. Bana aşıladığı illet yalnızca kumar değildi." Bu son cümleyi tamamlamak için 28 saniye bekliyor delikanlı. Sonrasında 'esrar veya eroin' var diye düşünürken 'içkiye alıştığını' öğreniyoruz. Ne saf bir dönemmiş o!

"Kumar illetine öyle müptela olmuştum ki önce dostlarımı, sonra da ailemden kalan servetimi kaybettim" diyor. Zamanımızda ise servet kaybedilmeden dost kaybedilmez!47RUYRFTURT

Lale'nin ısrarıyla atıldığı bu süfli hayattan yine O'nun yardımıyla kurtulabileceğini düşünüyordu. Nişanlısını, servetinin neredeyse tamamını kaybettiği Selim'in kollarında görünce ayakları suya erer. Kavga edip gider oradan. Konuklardan (ilk rolündeki) Aziz Basmacı "Ne biçim iştir, ben de şaşırdım" diyor.

Evini satar, köye gelir. "Tek gayem körpe dimağlara doğruyu gösterip, benim yaptığım hatalara düşmemelerini sağlamaktı."

Okul perişan bir halde. Kapsamlı tamir gerek. Bu sahnede ülkemizdeki değişime de tanık oluyoruz. Senaryoda 3 kez "Her şeyi devletten bekleyemeyiz" deniyor. Oysa kitaptaki (1927) tamir tahsisatının tamamı devletten gelmişti! 'Her şeyi devletten bekleriz' anlayışı 20 yılda 'her şeyi devletten beklememeliyiz' olmuş. Günümüzde ise 'gemisini kurtaran kaptan'!

Okula elbirliği ile çeki düzen verirler. Ahmet'in gelişi ile Şükrü Hoca'nın düzeni bozuluyor. Yine de Cumhuriyet'in yanında yer alacaktır yaşlı adam. "Ben anlamadığım şeyin evvela aleyhinde bulunurum. Açık konuşmayı tehlikeli görürsem gizli gizli fiskos eder dedikoduyu el altından kaynatırım. Meşrutiyet'te de böyle yaptım. Cumhuriyet'te de böyle yaptım. Şapkada da böyle yaptım. Yazıda da böyle yaptım. Ben bu köyün çocuklarını okutuyor, kıt kanaat geçiniyordum. Lakin günün birinde yerime gençlerden bir muallim geldi. 20 yıl medresede dirsek çürütmüş Şükrü Efendi, bu köyde en az 10 tane hafız yetiştirmiş Şükrü Efendi okutamazmış da çocukları aha bu okuturmuş. Yani hem ekmeğimi elimden alacak, hem benim bilmediğim şeyleri öğretecek, hem de O'nun babasına rahmet okuyacağım. Böyle yağma var mı? Başladım alttan alta kuyusunu kazmaya. Ben dolap çeviredurayım, bana kızacağına bilakis şefkatle muamele etti. Ve beni kendine dört elle sarılmaya mecbur etti. Marifet benim kötü adam olduğumu değil, sadece cahil, gafil adam olduğumu anlatmaktı."

10 hafız yetiştirmiş. Ama sesli harfleri bilmediği gibi Osmanlıca yazmayı bile bilmiyor!

Köyün güzel kızı Ayşe, Ahmet'i çok sevmiş. Kardeşi Hüseyin'den başka kimsesi yok. Geçimi, bağa çapaya gitmekle. Temiz ve çıkarsız sevgisi delikanlının köyde kalmasını sağlayacaktır.

Sonlara doğru telgraftaki haberin ne olduğunu öğreniyoruz. Meğer yüklü bir miras kalmış delikanlıya. O günlerde Lale de gelir köye. Kendisini affettirmeye çalışıyor ama bu davranışının nedeni mirası öğrenmesi. O nedenle böylesine iyi. Ayşe'yi seçiyor kahramanımız.

Senaryoda 'şehir kızının' kötülüğüyle ilgili açıklama "Bunda benim suçum yok ki! Ben böyle yetiştirildim" şeklinde.

'Bir Dağ Masalı'ndaki melodiler.

'Şehnaz Longa'(Santuri Ethem Bey) 3 sahnede (Jenerikte; Müfettiş Bey, kahvaltısını yaparken; Okulun tamiri sırasında).

'Sultanî-Yegâh Medhal' (Kemal Emin Bara) 3 sahnede (Müfettiş Bey, köy yolundayken; Okulda, Ahmet yaralarını temizlerken; Ahmet, Gümüşdere Köyü'ne ve okula geldiğinde).

'Saba Makamında Keman Taksimi' (Ali Yüceturanlı'nın yorumuyla) 7 sahnede (Müfettiş Bey, üvey babasının dövdüğü kızı gördüğünde; Ahmet, akşam yemeğini getirdiğinde; İstanbul'daki evinden ayrılırken; Köy kahvesinde, okulun tamiri için konuşurken; Hüseyin'in yaralarını temizlerken; Ayşe, işlediği yemeniyi verirken; Ölmek üzere olan Selim, Ahmet'e yaptıkları haksızlıkları anlatırken; Kahramanımız, Hüseyin'e "Kalıyorum" derken).

'Müşterek Sultanî-Yegâh Taksim' 2 sahnede (Müfettiş Bey "Bak, vicdanen söylemek lazımsa sen haklısın. Evet, büyük bir iyilik yaptın ama kanunlar evladım, kanunlar izin vermiyor" derken; "Sen, her şeyi iyiliği için yapıyorsun köylünün ama kanunlar buna izin vermiyor" derken).

"Sultanî-Yegâh Peşrev'in 1. Hanesinden Kısa Bir Bölüm" Müfettiş Bey "Sen bir işi hayırlı bir maksat için yaparsın ama öteki 100 kişi kendi menfaatini kullanır. Devlet o kapıyı boşuna kapamamıştır. Ne güzeldi o söz 'suistimal kapısı aralanmamalı. Yoksa sonuna kadar açılır" derken.

'Too Young' (1951) (Sidney Lippman / Sylvia Dee) (6 saniye) Ahmet, "Babam ve annemi küçük yaşta kaybetmişim" derken.

'In the Mood' (1939) (Fox Trot) (Wingy Manone / Andy Razaf / Joe Garland) Julia ve Darvaş'ın TBC Orkestrası eşliğindeki danslarında.

'Moonlight Serenade' (1939) (Glenn Miller / Mitchell Parish) 3 sahnede (Ahmet, kumar illetine 'müptela olduğunu' anlatırken; Lale'ye gönderemeyeceği mektuptan söz ederken; Kayık gezisinde).

Bert Kaempfert ve Orkestrası'nın 'The Magic Music of Far Away Place' albümündeki (1965) 'Moon Over Naples (Spanish Eyes)' (1965) (Bert Kaempfert) Son kumar sahnesinde.

'Hüseyni Makamında Kanun Taksimi' Lale'nin davetiyle kampa giderlerken.

'Hicaz Makamında Keman Taksimi' 3 sahnede (Testisi ve Lale'nin para teklifi ile gururu kırılan Ayşe ağlayarak ordan uzaklaşırken; Ahmet, odasında Ayşe'ye sarılırken; Sonlara doğru, Şükrü Efendi'ye gideceğini söylerken).

'Moon Over Naples'i, Al Martino 1; Engelbert Humperdinck 4; Elvis Presley de 8 yıl sonra İngilizce sözlerle (Eddie Snyder) söyleyecektir; 'Spanish Eyes'.SR57547854

Filmdeki şarkılar.

'Ah Edip İnlerim Gurbet İlinde (Neyleyim Köşkü)' (1959) (Hicâz) (Kadri Şençalar / Celal Ertan) Ayşe, kuyudan su çekerken.

'Bakmıyor Çeşm-i Siyah Feryâde' (Nihâvend) (Hacı Arif Bey / Mehmet Sâdi Bey) Muhtar, köy kahvesinde konuşurken.

'Ölürsem Yazıktır Sana Kanmadan' (Hüzzâm) (Hayri Yenigün / Orhan Seyfi Orhan) Ayşe, öğretmenin odasını toplarken.

Okul şarkıları.

"Davulcu çal çal, davulcu çal//Yaşantımıza sevinci sal" Filmin başlarında öğrenciler oynarken.

"Zil çalıyor çocuklar//Haydi çabuk derse koş//İçimde bir sevinç var//Şu müzik dersi ne hoş" Kırlarda ders yaparken.

Ahmet-Kadri L. Eroğan; Ayşe-Nevin Aypar; Lale-Perihan Yanal; Muhtar-Muharrem Gürses; Hüseyin-Halit Akçatepe; Şükrü Hoca-Vahi Öz; Doktor-Eyüp Sabri Gülener; Köy ve İstanbul manzaraları; Atlı araba çok güzeldi.

Kadri Eroğan filmde 'sosyeteden kaçıyor' ama 50'lerde sosyete haberlerinin konusuydu; "Yakışıklı mimarımız, papyon kravatıyla inşaat inşaat dolaştı. Beyaz vücudu ne deniz, ne de güneş gördü." Divan Oteli'nin 'küçük fakat sempatik barında' ve Büyükada Kulübü'nde hanımları epeyce heyecanlandırırmış! Pera Palas'ta Kumaşçılar Derneği'nin balosundaki 'Elma Dansı Yarışması'nda ikinci olup nefis bir İtalyan döpiyesi kazanan Berna-Feyyaz Tokar çiftinin ev dekorasyonunu yapmış.

Naciye Hanım; "Sen, muallim nedir bilir misin Nihal? Erişilemeyen, elde edilemeyecek kadar yüksek şeyler isteyen bir aciz ve fakir bir insan! Düşündüğü şeylerin kendisi için mümkün olamayacağını biliyor. Onları başkasına vermekte, o gayeye başkalarını eriştirmekte bir teselli buluyor (sf. 12)." Kahramanımız da aynı düşüncede; "Son nefesimi verirken meşalemi hâlâ elimde tutarak 'ışık, biraz daha ışık' diye bağıracağım (sf. 32)."   

Son Yorumlar

Yandex.Metrica