"Bir Sır Vardı Yıldız Tepe'de. Büyükanne'nin Etrafında Örülü Korkunç Bir Sır"    posteri

"Biliyorum, Yıldız Tepe eğlenceli bir yer değildir. Ama sen, neşenle, canlılığınla bu karanlık yere hayat ve aydınlık getirebilirsin. Senden bizi değiştirmeni istiyorum. Sakın bize benzeme. Bütün ümidim sende. İstersen bize ne büyük iyiliğin dokunabilir, bilemezsin." Büyükanne söylüyor bunları. Sevgi ile Murat arasında bir yakınlaşma olması gerektiğini ilk anda anlamış. Adım adım bu yola taş döşemekte. Yaşanan gerilimler sonrası, genç kız oradan ayrılmak isteyince ise "Senin isteğin değil, mukadderatın isteği olacak" diyor.

Aynı adlı Yıldız Tepe'nin (Peride Celâl) (1945- İnkılâp Kitabevi) siyah beyaz Yeşilçam uyarlaması. Eser, sinemaya çok uygun. Türker Acaroğlu, romanın yazıldığı 2. Dünya Savaşı yıllarını yazarın 'en verimli dönemi' olarak niteliyor. Ekim-Kasım aylarında '27 günde' çevrilip, 27 Aralık 1965, Pazartesi günü (Beyoğlu) Lâle; (Şehzadebaşı) Kulüp; (Eyüp) Melek sinemalarında gösterime girmiş. Ev çekimleri Arnavutköy'deki bir villada. Gaz lambası ve mumla aydınlanan evde ayrıca avizeler, elektrik düğmeleri var! Dış çekimlerse Uludağ'da. Türkan rolünde Sevda Ferdağ olacaktı sonradan Devlet Devrim ile anlaşılmış. Memduh Ün'ün 'Dağ Başını Duman Almış'tan (1965) sonraki ilk filmi. "9 aydan beri film çevirmiyordum. Tam dokuz ay 10 gün sonra Yıldız Tepe'ye başladığıma göre yeni bir doğum yapıyorum sayılır" diyor sette. 1932 doğumlu Fatma Bilgen, yine 1932 doğumlu Ekrem Bora'nın annesi rolünde. Jenerikte soyadı 'Belgen'. Nizam Ergüden, set ekibinde görevli. Ayla Algan, yönetmen yardımcısı. Enis Rıza Olcayto, O'nun filme katkısını 'Ağaçlar Ayakta Ölür'de (1964) Yıldız Kenter'inkine benzetiyor. 'Bir yarış atmosferi yaratarak, diğer oyuncuların verimlerini arttırmış'. Hırkasını, 'Karanlıkta Uyananlar'da (1964) babası Nuri Usta-Mümtaz Ener'e kahve getirdiği sahneden anımsıyoruz.

Dragon (filmde 'Kurt') adlı köpeği gazete ilanı ile bulmuş yönetmen.

Sevgi'yi (romanda 'Sâra') kasabaya getiren buharlı lokomotif, vagonları önce düz ve bir sonraki sahnede ters olarak çekiyor! Bazı yolcular pencereden dışarı öteberi atıyorlar!

"Kimsesiz bir kızdım. Annemi yıllar önce kaybetmiştim. Liseyi bitirmeme yakındı babam öldü. Yapayalnız kaldım." Kendini tanıtması böyle. İnce, fidan gibi bir boy. Ağzı, kulakları ufacık. Muntazam, kalkık bir burun. Yemyeşil gözler, kumral saçlar. Şimdi babasının uzak akrabası olan Kılıçoğlu Ahmet Bey'in yanına gidiyor. Bir iç Anadolu (romanda 'Karadeniz sahilinden içerde') kasabasına yakın oturan aileyi daha önce hiç görmemiş. İstanbul dışına ilk çıkışı bu.

[Sâra ise 21 yaşında. Erenköy Lisesi'nde yatılı okumuş. Babası uzak bir yabancı ülkede konsolos. Annesi de orada. Okulu bitirdiğinde savaş çoktan başlamıştı. Bu nedenle yanlarına gidemez. Annesine uzaktan akraba olan Kılıçoğlu ailesinin yanına sığınır].gjgfsjfgjfg

Yıldız Tepe'ye tek (kitapta 'iki') atlı araba ile gidiyorlar. Bir saatlik yol. Kasabanın epey dışında bir köşk. Birbirine yaslanıp uyuyan, simsiyah dağlar arasında beyaz taştan, sağlam yapılı bir ev. Fakat mimarisi zevksiz, oldukça kaba. Özellikle geceleri yağmur eksik değilmiş. "Fırtınası çoktur buraların. Hele kışın, kar aylarca kalkmaz." Kasabalı 'Şeytan Tepe'/'Uğursuz Tepe' adını takmış. Yaşayan ölülerle dolu bir mezarlık. Sâra'nın annesi 'bir fırtınanın sahile bıraktığı döküntülere' benzetiyor içindekileri. Doğum günleri değil ölüm günleri önemli burada. Aralarına karışmadıkları için kasabalı tarafından sevilmiyorlar.

Kalpleri elem ve ümitsizlikle tıkanmış, ruhları ölmüş bir avuç insan. Büyükanne; Fatma ve kocası Ahmet; Murat, Ali ve Cemile. Bir de Sevgi'nin öğrenmek için uğraş vereceği 'sır'.

Büyükanne'nin adı yok. Azimkâr, kuvvetli, iradeli bir ihtiyar. Azapla kavrulmuş, solgun, kıpırtısız yüz. Birkaç yıl önce geçirdiği 'menenjit' nedeniyle mavi gözleri görmüyor. Bütün hassasiyeti kulaklarında. İradesi, cesareti keskin bir hal almış. Müthiş seziş kuvveti ile olan biten her şeyin farkında. 'Kendi işini kendi yapmaktan hoşlanır, yardıma kalkan olursa kızarmış'. İki Şehrin Hikâyesi'ndeki (Charles Dickens) Madame Defarge'a benziyor. Elinde şiş, hep bir şeyler örmekte. Aileyi içinde bulunduğu kâbustan kurtarmak dışında düşündüğü bir şey yok. Kalbi de arada bir teklemese!

Damadı Ahmet'in yaşı 60'a yakın. İri, sağlam bir vücut, ağzının iki tarafından sarkan beyaz posbıyıklar. Yüzü yorgun, alnı derin kırışıklıkla dolu. Cansız bakışlarını uzaklara kaçırıyor hep. Garip bir dalgınlık. Tanıdıktan sonra bile hakkında fikir edinilemeyecek kişilerden. Sabahtan çıkıp ta gece geç vakit dönüyor. Sevgi'nin varlığından habersiz sanki. Neredeyse hiç konuşmayan biri. O'nu seslendiren Rıza Tüzün'ün en az yorulduğu film budur herhalde. 53 sözcükten oluşan 11 cümle. En kısası 1; En uzunu 9 kelime.

Karısı Fatma, uzun boylu, zayıf bir kadın. 50 yaşlarında. Silik, gösterişsiz. Güldüğünü hiç görmedik. Durgun, donuk bir yüz. Ev içinde bir gölge gibi. Gelişigüzel taradığı saçlarını küçük bir topuzla arkada toplamış. Çoğunlukla başörtülü. Kocasını ve çocuklarını gösterişsiz bir sevgiyle, tapar gibi seviyor. Yaşadığı korkunç dramı sonlara doğru öğreneceğiz.

Ali, evin küçük oğlu. 25-26 yaşında. Çocuk manalı bir yüz, tasasız gülüş. İpek gibi kumral saçlar, tatlı ela gözler. Liseyi İstanbul'da bitirmiş. Maceralı bir hayatı var. Akademi'de 'resim', Edebiyat Fakültesi'nde iki yıl 'şiir', bir gazetede 'muhabirlik'. Hiçbirinde dikiş tutturamamış. Sonuç hep 'muvaffakiyetsizlik'. (Sevgi'ye olan ilgisinin de). Tanıştıkları gün "İstanbul'u ve sinemaları, tiyatroları, gece kulüplerini, Beyoğlu'nu anlatın bana" diyor. Babası parayı kesmese 'gece hayatını, günlük aşkları' bırakıp 'düşmezmiş' buraya. 'Nereye koştuğunu bilmeyen, gemi azıya almış genç, deli bir at'. Yıldız Tepe için görüşleri çok sert; "Felaket Yuvası, bir zindan. Biz de gönüllü mahkûmlarıyız. Biraz uzaklaşsak zincirlerimiz şakırdar." İçinde 'gülmeyi unutmuş karanlık yüzler, lanete uğramış ruhlar'. Bu ortam, Sevgi'deki yeşil gözlerin parlaklığını da yakında solduracakmış!

Genç kız için 'serbest nazım'la yazdığı şiir; "Meleklerden güzelsin//İnce ve beyaz//Biraz naz biraz korku//Karanlıkta ışık//Yüreğimde bir şey var//Öğrenmek ister misin?" Uyak için 'Biraz naz biraz korku' mısraı, 'Biraz korku biraz naz' olsa daha iyi mi olurdu?

Bir sahnede kitap ister. Amacı okumak değil, yakın olmak. Sevgi'nin verdiği 'Kaderin Pençesinde' (1963-Hayat Kitap) (Rosamond Marshall) adlı kitaba bakmaz bile. Büyükannenin dediği gibi 'her güzel şeye sahip olmak isteyen, sonra da çabucak bıkan' biri. Önceleri Leyla ile ilgiliydi. Sevgi'yi görünce O'nu unutur. Elde edemeyince tekrar Leyla'ya dönüyor. Abisiyle kavgasında yaralanır. Romanda ise yaralanan İbrahim.tujsjfgfg

Murat (kitapta 'İbrahim') 32-33 yaşlarında. Donmuş, taşa işlenmiş gibi hareketsiz bir çehre. Uzun, ince bir vücut. Geniş, kuvvetli omuzlar. Aklarla karışık kıvırcık, siyah saçlar. Koyu siyah gözler, gür siyah bıyıklar. Hakaret dolu ağır sükûtu insanı deli edebilir. Elinde meşin bir kamçı, yanında hep kocaman bir köpek; Kurt. Mülkiye'yi birincilikle bitirmiş. Altın saat hediye etmişler. Filmde Anadolu'da, romanda İstanbul'un bir sayfiyesinde iki yıl kaymakamlığı var. Yıldız Tepe'de bir evi olmasına karşın Sarı Çiçek Yaylası'ndaki kulübede kalıyor. Ali'nin deyişiyle 'saklanıyor'. Dağ başında diri diri gömülmek gibi bir şey. "Abimin ini." Balta ile odun kırdığı sahne çok güzel. Sevgi ile çatışma halindeydi başlangıçta. "Burdan kurtulacağınız anı nasıl bekliyorsunuz kimbilir" diye iğnelediğinde "Siz, benden kurtulmayı ne kadar istiyorsanız" yanıtını alır tokat gibi. Yüzeydeki bu gerilime karşın birbirlerini çok sevdiklerini ilk Büyükanne anlar.

Eve yakın ve taşında 'Burada Osman Kılıçoğlu Yatıyor. 1930-1955. 25 Yaşında Ölümlerin En Beterile ('Beteriyle') Öldü' yazılı bir mezar var. Fatma'nın ortanca oğluymuş. Ne Ali gibi havai, ne de Murat gibi vahşi. Liseden sonra Avrupa'da okumak istiyordu. Ailesinin karşı çıkışı ile Hukuk Fakültesi'ne yazılır. "O'na Şehzade' derdik. Güzel, iyi kalpli, neşeliydi... Son sınıftayken durgunlaştı. Geceleri eve geç gelmeye başladı. Hiçbirimizle konuşmaz olmuştu" diye anlatıyor Büyükanne. Evli bir kadına âşık olmuş. Adı (kitapta yok) Türkan. 'Uğursuz bir güzelliği var'. Kocası yaşlı bir adam. Her şeyi biliyor ve sık sık seyahate çıkıyormuş! Bir Kılıçoğlu evli bir kadınla, olacak şey mi? Büyükannenin itirazı ile ayrılır genç kadından. "Kocan varken beni yok bil" demiş. Türkan da yaşlı adamı zehirleyerek yanıt vermiş bu sözlere! Mahkemede suçu üstüne alır Osman. Yağmurlu bir günde asılır. Seyredenler arasında çocuk Cemile de vardı. Anne babası, delikanlıyı Avrupa'ya göndermedikleri için pişman olmuş mudur?

Cemile, Fatma'nın ablasının kızı. Kimsesiz kalınca yanlarına almışlar. "Biraz vahşi büyüdü burada." İdamı seyrettikten sonra da olan olmuş. "Yağmurlu havalarda büsbütün kaybediyor kendini. O'nu ancak Murat teskin edebiliyor. Bazen de zor kullanmak, hatta kendine gelmesi için tokatlaması icap ediyor." Ateş saçan iri gözler; Ateşli, tehditkâr bakışlar; Korkunç bir kin, nefret; İki (filmde tek) kalın örgü halinde omuzlarından sarkan saçlar. Pençeleri açık, kavgaya hazır bir kediye benziyor. Giyimi çok sade. Birkaç elbise vermek isteyen Sevgi'ye "İstemem! Bana basma entarim yetişir. Erkekleri baştan çıkarmak isteyen kuş beyinli kızlar giyer böyle şeyleri" diye isyan eder.

Şerif Ağa, ailenin en büyük yardımcısı. "Arabacımız, bahçıvanımız, vekilharcımız. Her şeyimize O bakar." Kamburca bir ihtiyar. Aileden gibi bir şey. Senelerdir yanlarında. Romandaki Gülsüm, gündüzleri ev işlerine yardım ediyor. Biraz hoppaca!

Kasabada Doktor Faruk var. Büyükannenin krizleri için gelip gidiyor. Karısı (romanda 'annesi') Zehra ve kızı (romanda 'kız kardeşi') Leyla ile yaşıyor. Kitaptaki Leyla'nın bir ay süren bir evliliği var. Film "Ali'nin boşanmış bir kadına ilgi duymasına" cesaret edememiş.

Peride Celal'in 'Sâra'sı ile Memduh Ün'ün 'Sevgi'si biraz farklı. İlki incecik, ikincisi tombulca. Romanda, filmdeki gibi kimsesiz ve çaresiz değil. Üstelik okul arkadaşı Nihal O'nu davet etmiş. İstediği an, pek hoş karşılanmadığı Yıldız Tepe'den ayrılabilirdi. Ama Murat'ı (ve Büyükanne'yi) bırakıp gidemez. Böylelikle, 'kendine bile itiraf edemediği yakıcı aşkını' çok daha iyi hissediyoruz. Filmdeki Sevgi ise hayatta yapayalnız. İstese de hiçbir yere kıpırdayamaz. Bu 'zorunluluk' Sarı Çiçek Yaylası'ndaki kulübede 'nefretin aşka dönüştüğü' o inanılmaz dakikaları gölgelemiş.

Büyükanne de birbirlerini sevmelerini çok istiyor. Ama sırf  'soyları tükenmesin' diye böyle bir şeyi zorlaması sanki biraz bencillik. Hep 'çocuk' diye hitap ediyor genç kıza. Nedeni kitapta; 'Sâra' adını sevmemiş yaşlı kadın.

Film ve romanda, akraba evliliklerinin çokluğu şaşırtıcı. Büyükanne, uzak bir akraba ile evliymiş; Fatma ve Ahmet, kardeş çocukları; Ahmet, Büyükanne'nin hem damadı hem de büyük amcasının torunu; Kitaptaki Leyla da akrabadan biri ile evlilik yaşamış. Kılıçoğlu ailesinden yalnızca Cemile'nin annesi 'bir yabancıyla' evlenmiş. Zavallı kızın anne babası çok yaşamıyor! 'Bir yabancı' ile ilişki kuran Osman'ın da başına geleni görünce 'dışardan birini sevenin vay haline' dememek elde değil. Sevgi'nin babası (romanda Sâra'nın annesi) bile Yıldız Tepe'dekilerle 'uzaktan akraba'! Bu durumda Sevgi /Sâra ve Murat/İbrahim de akraba!fjkfgkfg

Ailenin dramı sadece Osman'ın idamı değil. Büyükanne, aileyi çökerten kadını mahalledeki bir yangın sırasında tabanca ile öldürür. Filmde ise bir Cumhuriyet Bayramı gecesi. Kendisi de kalp krizi ile son nefesini verir. Ama Sevgi ve Murat'ın beraberliği ile mutlu olarak. Delikanlı "Gitme Sevgi. Gidersen çökeceğiz, dağılacağız. Seni seviyorum. Kılıçoğlu ailesi ikimizle devam edecek. Bir kadın eliyle yıkılan ailemiz gene bir kadın eliyle devam edecek" diye yalvararak indirmişti genç kızı trenden.

Kitapta bu birleşme ileri bir tarihe bırakılmış. Genç kız "Evet gelecek, bir gün mutlaka gelecek ve ben ebediyete kadar bile olsa O'nu beklemekten usanmayacağım" diyor (sf. 216).

Romanda küçük bir hata var. Sâra, 2. Dünya Savaşı başladıktan bir sene sonra (1940) okulu bitirip Yıldız Tepe'ye gelmişti. Aile de Osman'ın 1936'daki idamından sonra İstanbul'dan ayrılıp buraya yerleşmiş. Ali anlatırken; "7-8 sene oluyor buraya gelişimiz" diyor. Bu durumda gelişleri 1932-33'de olmalı! İdam yılı ile uyuşmuyor!

Gazete haberi 'Katil Osman Kılıçoğlu, Sabaha Karşı İdam Ediliyor' şeklinde. Bu da hatalı. İdam günü önceden kimseye bildirilmez! Haberler de hep 'İdam Edildi' şeklinde olur.

Delikanlı, Türkan'ın resmini 'Tribunal Militaire International' kitabı arasında saklamış.

Sevgi, Osman'ın ölümü için Murat'ın odasında araştırma yaparken 8 Kasım1965, Pazartesi günkü Cumhuriyet gazetesini okuyor. Spor sayfasında, Beşiktaş'ın Fenerbahçe'yi (İnönü'deki kupa maçında) 2-0 yendiği haberi var.

Romandaki Türkan daha acımasız. Önceleri 'zengin kocadan ayrılmak istemiyordu'! Osman'ın idamından sonra 'Tanju Gürsu' ile şampanya içecek kadar da duygusuz.

Yıldız Tepe'deki melodiler.

'Dead Ringer'daki (1964) (André Previn) "Maggie's Murder" 7 sahnede [Jenerikte; Trendeki Sevgi geçmişi düşünürken; Trenden indiğinde; Ahmet Kılıçoğlu "Bavulunuzu bana verin. Araba bekliyor" derken; Genç kız, köşkteki ilk gece odasında yalnızken; (1.37-1.41 arası) Doktor Faruk "Olanları hatırlıyorum da Türkan çok güzel fakat ahlaksız bir kadındı. Osman'dan hemen sonra öldüğünü de biliyor musunuz... Yanında bir tabanca ile ölüsünü buldular. 'İntihar' dediler, mesele kapandı" derken; (1.37-1.41 arası) Cemile, Sevgi'yi bıçakla yaralarken]. 'The Morgue' 6 sahnede [(0.45-0.50 arası) Ahmet "İşte evimiz" dedikten sonra; (0.55 sonrası) "Sen dinlen kızım, ben evdekilere haber vereyim" derken; (0.45-0.50 arası) Ali "Bana kalsa bu kâbus yuvasına dönmezdim ya hiç" dedikten sonra; (1.06-1.26 arası) İkinci gece Sevgi, odasında "Yoksa Cemile haklı mıydı? Rüya mı görmüştüm acaba? Bütün gece bunları düşündüm durdum. Sonra uyumaya çalıştım. Fakat her dakika o feryatları, ulumaları duyacağımı sanıyordum" derken; Ali'nin yaralı olduğunu anladığında; Murat, Ali'yi omzuna alıp doktora götürürken]. 'Hidden Jewelry' 3 sahnede [(0.15-1.13 arası) İlk gece, elinde gaz lambası, çığlıkların nedenini araştırırken; (0.15-0.55 arası) İkinci gece aynı nedenle merdivenlerden aşağı inerken; (0.15-0.31 arası) Murat, Sevgi ile kavga eden Cemile'yi "Bir daha böyle bir şey yaptığını görürsem karışmam" diyerek odasına gönderirken]. 'The Police is Waiting' 3 sahnede [Sevgi, Cemile'nin önüne bıraktığı su dolu kovaya çarpınca; (1.37-2.30 arası) Murat'ın odasında gardırobu incelerken; Murat, kolu yaralı Sevgi'yi kucağına alıp odasına götürürken]. 'The Dog Attacks' 2 sahnede (Sevgi, Cemile'yi tokatlarken; Sonrasında oradan kaçarken). "You're not Margaret" [(0.00-0.45 arası) Büyükanne, tartışan Murat ve Ali'yi durdurduğunda]. 'This was His Room' 2 sahnede (Cemile'nin hırpalanmasına engel olmaya çalışan Sevgi bayılmış. Murat, genç kızı kucaklayıp odasına götürürken; Doktor Faruk, Ali'nin yarasını tedavi ettikten sonra. "Merak etme, kimse bir şey duymayacak" diyor Murat'a).

The New York 'Pops' Symphony Orchestra'nın 'Music of Acquaviva' albümündeki 'Her Tears' 3 sahnede (Selma, Murat'ın Sarı Çiçek Yaylası'ndaki evine koşarken; Kısa süreli bir gerginlik sonrası birbirlerine sarılırken; Filmin sonundaki tren sahnesinde).

'Zulu'daki (1964) (John Barry) 'First Zulu Appearence and Assault' 3 sahnede (Sevgi ve Cemile merdivende kavga ederken; Selma'nın yaralı koluna tentürdiyot süren Murat, odadan çıkarken; Sevgi "Birden farkına varmadan kendimi Sarı Çiçek Yaylası'na giden yolun başında buldum" derken).

Teo Macero ve Bob Prince'in "What's New" uzunçalarındaki (Mayıs, 1956) 'Avakianas Brasileiras' (Bob Prince) Sevgi, Murat'ın odasına Osman'ın ölümü ile ilgili bir şeyler bulmak için girerken.

Mondo Cane'deki (1962) (Riz Ortolani) 'Casa Della Morte' 3 sahnede (Çocuk Cemile "Gitme, bizi bırakma Osman abicim" dedikten sonra; Osman, görüş günü Büyükanne ile konuştuktan sonra; İdam haberi gazetede çıkınca).

Miles Davis'in 'Music for Brass' 33'lüğündeki 'Jazz Suite for Brass' (James Louis Johnson) 2 sahnede (Sevgi ve Ali, Doktor Faruk'un evine giderken; Dönüşte Ali, Sevgi'nin arabadan inmesine yardım ederken).

Le Meurtrier'deki (1963) (René Cloérec) 'Prologue' Murat'ın köpeği Kurt, Sevgi'yi korkuttuğunda.

'Music To Be Murdered By' (Jeff Alexander) 8 sahnede (Büyükanne, omzuna dokunup Sevgi'yi korkuttuğunda; Cemile, Murat'ın zoru ile af dilemeye geldiğinde; Polis, Osman'ı götürdükten sonra; Gazetede cinayet haberi çıktığında; Osman idam edilirken; Büyükanne bayılınca; "Bir akşam Osman'ın intikamını almaya, Türkan'ı öldürmeye bütün ailenin erkekleri yemin ettiler" derken; Yaşlı kadın, Türkan'ı öldürdükten sonra).hsdfhshs<hs

'Waltz of the Flowers' (1892) (Pyotr IlyichTchaikovsky) Sevgi'nin ayna önünde mırıldandığı ilk melodi (14 saniye).

'Die Fledermaus (The Bat)' (1874) (Johann Strauss II) Ayna önünde mırıldandığı ikinci melodi (4 saniye).

Howard Shore, 'The Silence of the Lambs'daki (1991) melodiler için "You're not Margaret"den yararlanmış olabilir mi?

Sevgi'yi Jeyan Mahfi Ayral; Murat'ı Sadettin Erbil; Ali'yi Salih Güney; Büyükanne'yi Aliye Rona; Cemile'yi Ayla Algan; Ahmet'i Rıza Tüzün; Ali'yi Fuat İşhan; Doktor Faruk'u Muhip Arcıman; Şerif Ağa ve "Şuraya bak! Kılıçoğulları'nda bir misafir" diyen kasabalıyı Hayri Arlı seslendirmiş.

Sevgi-Fatma Girik; Büyükanne-Aliye Rona; Murat-Ekrem Bora; Ali-Salih Güney; Cemile-Ayla Algan; Ahmet-Atıf Kaptan; Fatma-Fatma Bilgen; Osman-Nejat Çetinok; Leyla-Meriç Başaran; Doktor Faruk-Selahi İçsel; Zehra-Mahmure Handan; Türkan-Devlet Devrim; Şerif-Ahmet Turgutlu; Murat'ın köpeği 'Kurt'; Yıldız Tepe; Kasaba; Sarı Çiçek Yaylası; Tren; Atlı araba; Sevgi'nin elbiselerini ütülediği kömürlü ütü çok güzeldi.

Fatma Girik'in buradaki bazı giysilerini başka filmlerden anımsıyoruz. İlk geceliği 'Hırsız'da (1965) Osman-Sadri Alışık'a 12 bin liralık (çeyiz parası) banka cüzdanını verirken; Sabah kırlarda koşarkenki etek kenarı çiçekli elbiseyi, 'Kız Kolunda Damga Var' da (1967) 'Kanaryam Güzel Kuşum' şarkısını söyleyen Dümen Basri-Sadri Alışık'ı ararken; Cemile'ye vermek istediği eteği enlemesine çizgili giysiyi, 'Kız Kolunda Damga Var'da (1967) Dümen Sabri-Sadri Alışık'a "Öyleyse bana yardım et. Şu işin içinden bir an önce sıyrılalım" derken; İkinci geceliği 'Kucaktan Kucağa'da (1966) "Belki bir gün bunu sen de hissedersin. Biri çıkar karşına sen de seversin belki" derken; Son sahnedeki pardösüyü, 'Hırsız'da (1965) babasının zannettiği köşke gidip Gülbin Eray ile konuşurken, 'Kucaktan Kucağa'da (1966) Murat-Ediz Hun'un balıkçı lokantası davetini kabul ederken ve 'Ana Hakkı Ödenmez'de (1968) mahkeme sahnesinde giyiyordu.

Ekrem Bora'nın buradaki kareli gömleği de 'Kader Kapıyı Çaldı'da (1964) üzerindeydi.

Sevgi/Sâra; "İnsanın kendi kendisine karşı riyakârlık etmesi, kendisini aldatmaya kalkması kadar feci bir şey var mı? Kendime bile itiraftan korktuğum bir şeyi nihayet kabul etmek zorunda kaldım. Büyükanne doğru söylüyordu. Murat'ı seviyordum... Yıldız Tepe'den niçin ayrılamadığımı biliyorum artık."                              

Son Yorumlar (2)

JehanMahfi avatar JehanMahfi 25 Temmuz 2014 03:25:44

10

Çok iyi Tebrikler !

mansuryildirim avatar mansuryildirim 13 Temmuz 2014 09:42:14

8

çok güzel bir makele olmuş tebrikler bu işi biliyorsunuz murat çelenligil

Yandex.Metrica