"Aşk, Her Şeyden, Hürriyetten de Üstündür İrfan Bey. Benim Vatanım, Bundan Sonra Sizsiniz Yalnız. Siz Nerede İseniz Vatanım Orasıdır Benim" posteri

"Beklesinler! Sizin gibi bir kadına, zaten beklenilmeden ulaşılamaz ki (sf. 28)." Konsolosluktakilerin bekledikleri Nadya'ya söylüyor bunları. Ancak 'beklemek' dışında çok büyük bir mücadeleye girmesi gerekecektir İrfan'ın. 254 sayfalık roman öyle gizemli ki kahramanlarımızın adlarına da ancak 77. ve 97. sayfalarda 'ulaşabiliyor'. Yazar, 'bilinmeze olan tutkusunu' genç kız aracılığı ile dile getirmiş; "Benim hangi millette mensup olduğumu, nerden gelip nereye gittiğimi, ismimin ne olduğunu öğrenip de ne yapacaksınız." Meçhul kalmak daha güzelmiş! "Biraz da içimizde bir küçük merak hissi; Bu büyük aşkımız, bu eşsiz serüvenimiz sonsuz bir meçhulle örtülü kalsın. İnsanlar, niteliğini bilmedikleri şeylere karşı, daha büyük bir ilgi duyarlar." Film çok daha gizemli. Romanda, bu soruların yanıtına 'bekleyerek' de olsa ulaşabiliyoruz hiç olmazsa!

"Hayat meğer, uyurken görülmeye başlanıp, uyandıktan sonra da devam eden bir rüyadan başka bir şey değilmiş." Aynı adlı romanın ('Kadın İsterse'-İnkılâp ve AKA Kitabevleri)  (Esat Mahmut Karakurt) (Birinci basım 1960) (Dördüncü basım 1975) siyah beyaz Yeşilçam uyarlaması. Yaz aylarında çekilip 15 Kasım 1965, Pazartesi günü (Beyoğlu) Lâle; (Kadıköy) Özen; (Kadıköy) Süreyya; (Çarşıkapı) Şık; (Beşiktaş) Gürel; (Üsküdar) Işık; (Şehzadebaşı) Kulüp sinemalarında gösterime girmiş. Gazetelerde "Bütün filmlere meydan okuyan şahane film" ve "Bu filmi her gören, göremeyen yakınlarına iftiharla ve candan tavsiye edecektir" ilanları vardı. İç çekimlerde ['Posta Güvercini' (1965), 'Haremde Dört Kadın' (1965), 'Sana Layık Değilim'deki (1966)] Sait Halim Paşa Yalısı kullanılmış.

Berlin'in bile 'doğu-batı' diye ikiye bölündüğü dönem. Sislerin ve pembe bulutların arkasında, yeşil sırtları, mavi denizi, dantelalar gibi örtülü tepeleri ile İstanbul. Nereden geldiği belli olmayan bir uçak  'yol programında olmadığı için uğramadan maalesef transit geçmek zorunda'. Ancak bir yolcunun fenalık geçirmesiyle ('bu ikinci krizmiş, bir üçüncüsüne asla tahammül edemezmiş') mecburi iniş yapar Yeşilköy'e. Genç kızın, 'Ekselans' diye hitap edilen babası önemli biri. Kaptan Pilot'a (romanda 'Mr. Heg') "Derhal Ankara sefirimizle İstanbul konsolosuna benim imzamla birer mesaj gönderiniz. Sefir, mesajımı alır almaz Türk otoritelerine başvursun. Kızımın, tedavi edilmek üzere bir hafta müddetle İstanbul'da kalmasını temin etsin" diyor. Dönüşte alıp memleketine götürecekmiş. Kendisini havaalanında karşılayan 'vali muavini', filmin bir sürprizi; Rejisör Nejat Saydam!

[Kitaptaki Consellation tipi İsveç uçağı, '4 motorlu, 2 katlı'. Roma'dan kalkıp Suriye'ye, oradan da Asya'ya gidiyordu. İnebilecekleri en yakın yer Kıbrıs. Genç kızın babası, İstanbul'u tercih eder. Diğer seçenek Atina'ymış].

'Ölümün, kalbini susturacağı zamanı bilmek istiyor' Nadya. Hamburg ve Roma'daki iki ayrı profesör '6 aylık ömrü kaldığını' söylemişlerdi. Evli değil, sevdiği ve beraber yaşadığı bir erkek de yok hayatında. 'Memleketimizin en ünlü kalp uzmanı' İhsan Kerim, yabancı meslektaşları ile benzer fikirde; "Eğer hayatınızı yaşadığınız müddetçe (kitapta 'sürece') bir erkekle beraber geçireceğiniz heyecanlı saatlerden koruyabilir, tamamen sakin ve durgun bir hayat (kitapta 'ömür') sürmeye tahammül edebilirseniz 6 aydan daha fazla yaşayabileceğinizi tahmin ediyorum." [Romandaki profesörün işi daha zor! Bu cümleyi Almanca söylüyor!].

Genç kız 'her an ölümle karşı karşıya'. O üzüntü ile hastane ve konsolosluk görevlilerinden kaçar.

'İnsanlar birbirlerini ya bir anda severler veyahut hiç sevmezler'. Boğaz gemisinde İrfan'la karşılaşınca Freud'un sözünü anımsıyor. "Her kadının şuuru altında bir erkek yaşar." İrade ve dayanma gücünden yoksun bırakan bir ve 'ilk' erkek! Sahil lokantasında içilen 'ilk' rakı sonrasında delikanlının evinde beraber olurlar. Boğaz'da başlayıp Taksim'de bir apartmanın duvarları arasında devam eden serüven; Garip ve umulmadık bir rastlantının, adeta yıldırım süratiyle birbirine yaklaştırdığı iki insan. "Demek Tanrı beni, aklıma bile getiremeyeceğim bir mutluluğa layık gördü" diyor delikanlı. O gecenin sabahında (romanda yok) bir mektup bırakarak gider Nadya. "Ebediyen senin olmanın saadeti içinde senden ayrılıyorum. Kaderin bizi mecbur ettiği ayrılık cezasını ömrümüz boyunca çekmeye mahkûmuz." Tekrar karşılaşmaları konsolosluktaki ziyafette.

İstanbul Ticaret Odası Başkanı İrfan Ersoy bir tüccar. [Kitapta, Harp Akademisi hocası ve kurmay Binbaşı. Sonradan Moskova'ya ataşemiliter olarak atanacaktır].DFHDFHDFHDFH

Hayatı, bürolarda, borsalarda, bankalarda geçmiş. "Bonolara, mukavelelere imza atmaktan kendi hayatımı yaşayamadım." Birkaç gönül macerası, birkaç seyahat, işte bütün bir ömür. "Bu kadın, bundan evvelki hayatımın ne kadar boş geçtiğini bana öğretti. Ve ben şimdi Nadya ile başlayıp Nadya ile bitecek bir hayatla, ömrümün sonuna kadar yaşamak istiyorum." Avukat arkadaşı Kamil Şekercioğlu'na söylüyor bunları. Hastalıklı genç kız da İrfan çok sevmiş. 'Ne yaşamaktan ne de ölmekten korkuyor artık'! Ama arada engeller var. Durumu fark eden Konsolos "Çılgınca hareketlerinizle bizi ve kendinizi büyük bir felakete sürüklüyorsunuz. Bundan sonra benden emir almadan odanızdan dışarı çıkmayacaksınız" diyor. Bir arada bulurlarsa öldüreceklermiş delikanlıyı! İrfan da 'bir takım tavsiyeler' için İstanbul Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube'ye çağrılmıştı.

[Film, söylemeye cesaret edememiş, Nadya'nın babası bir General; Rus Kara Orduları Kumandanı İvan Biyeviç. Âşıkların tekrar karşılaşması Moskova'da. 'Yeni göreve başlayan Türk, İngiliz, İtalyan ataşeler için verilen akşam yemeğinde.]

Bu günlerde İsviçre'den iyi bir haber gelir. Profesör Riggenbach ameliyat yapmayı kabul etmiş. Apar topar Neuchatel'e götürülür Nadya.

Kahramanımız da peşinde. 'Bir Amerikan gazetesinin (Atlantic News) Türkiye muhabiri Miss Lilian'ın (kitapta kız kardeşi Gülseren'in) yardımıyla ülkemize kaçırıyor sevdiğini.

'Kadın İsterse'deki melodiler.

Jack Nitsche'nin 'The Lonely Surfer' albümündeki (1965) 'Theme From Women Of The World' (1963) (Riz Ortolani / Nino Oliviero) 2 sahnede (Jenerikte; Film biterken).

'Dead Ringer'daki (1964) (André Previn) 'The Dog Attacks' 7 sahnede [Nadya, uçakta fenalık geçirirken; Sivil polis, İrfan'ın bindiği taksinin plakasını not ederken; Üniversite Hastanesi'nde konsolosluk görevlileri Nadya'yı İrfan'dan kaçırırken; (01.00'dan itibaren) Otelde bayılan Nadya'nın elindeki bardak yere düşerken; Babasına, görevden alındığı tebliğ edilirken; Lilian, yolda, bisiklet kazası bahanesiyle konsolosluk elemanlarını meşgul ederken; İrfan, sonlara doğru kavga ederken]. 'The Hidden Jewelry' 6 sahnede (Havaalanında, babası Nadya'yı öperken; Birbirlerinin oldukları gecenin sabahında İrfan, yalnız, uyanırken; Nadya, Taksim Meydanı'na geldiğinde; İrfan'ın arabası doktorun arabasına çarptığında; Yol kenarında bayılırken; Hastane odasında Nadya'nın babası ile karşılaştığında). 'End Title' 3 sahnede (Yaşlı adam, Yeşilköy'de "Konsültasyon neticesini bana telgrafla bildirin ve yanından hiç ayrılmayın" dedikten sonra; Hastanede kızına veda ederken; Alnından öperken). 'Main Title' 4 sahnede (Doktor, Nadya'ya "Her an ölümle karşı karşıyasınız" dedikten sonra; Konsolosluk görevlileri doktorla konuşurken; Nadya, Onlardan kaçarken; Bahçedeki takipte). 'This Was His Room' 17 sahnede (Nadya, başlarda, hastane penceresinden bahçeye bakarken; İrfan "Müsaade ederseniz bilet ücretinizi ben vereyim" derken; Nadya, Yeni Mahalle İskelesi'nde "Sen götür beni" derken; İrfan'ın evine geldiklerinde; İlk kez öpüşürlerken; Birbirlerinin olurken; Nadya, konsolosluktaki odasına geldiğinde; Yağmurlu günde pencereden dışarısını seyrederken; İrfan, genç kızın resmini çizerken; Ormanda dolaşırlarken; Salep içerlerken; Galata Köprüsü'nde koşarlarken; Konsolosluğa geldiklerinde; İrfan, İsviçre'ye giderken; Nadya ile hastane odasında karşılaştıklarında; Sonlara doğru sarılıp öpüşürlerken; Trene yetiştiklerinde). 'The Police is Waiting' 2 sahnede (Konsolosluk görevlileri hastaneden kaçan Nadya'yı aramak üzere arabalarına binerken; Konsolos "Bundan sonra benden emir almadan odanızdan dışarı çıkmayacaksınız" derken). "You're Not Margaret" 4 sahnede (Konsolosluk görevlileri, şerbetçi ile konuşurken; Nadya, İrfan'ın evinde su istedikten sonra; İrfan, bayılan Nadya'yı kucağına aldığında; Lilian'la hastaneye geldiklerinde). 'The Morgue' 2 sahnede (İrfan, Siyasi Şube'den çıkarken; Nadya, babası ve Piyer'le, Üniversite Hastanesi'ne geldiğinde). 'Forgery' Lilian ve İrfan, Neuchatel'e giderken.RU75E7575

'Kaizer-Walzer, Op. 437' (1889) (Johann Strauss II) Konsolosluktaki davetin başlangıcında.

'Morgen Blátter, Op. 279' (1863) (Johann Strauss II) Davette Nadya ve İrfan dans ederken.

'Grand Canyon Suite'deki (1931) (Ferde Grofé) 'V. Cloudburst' (03.00'dan itibaren) 2 sahnede (Doktor aramaya giden İrfan, yolda, konsolosluk görevlileri ile kavga ederken; Lilian, İrfan'a "Çabuk, hemen yetişelim" derken).

'Bibbidi-Bobbidi-Boo (The Magic Song)' (1948) (Al Hoffman / Mack Davis / Jerry Livingstone) Küçük meyhanede Piyer'in yemeğine ilaç konurken.

"İstanbul'dan Üsküdar'a Yol Gider-Yandım Çavuş" 4 sahnede (Nadya ve İrfan, vapurdayken; Ahmet Kostarika'nın küçük meyhanesinde sofrada otururlarken; İrfan, aynı yerde yalnız demlenirken; Nadya, Hatice-Jale Öz ile konuşurken).

"Kâtip-Üsküdar'a Gideriken" Nadya, meyhanede "Kendimi unutup, varlığımdan uzaklaştığım an ancak mesut olabiliyorum" derken.

Filmde Zafer Önen'den dinlediğimiz şarkı ve kanto.

'Aklımda Sen Fikrimde Sen Kalbimde Ruhumda Sen' (Nihâvend) (Dramalı Hasan) 2 sahnede (İrfan, Kamil'le meyhanede kadeh tokuştururken; Nadya ile oradan kaçarken).

'Yağmur Yağdı Kaç' Piyer ıslatıldıktan sonra.

'Bibbidi-Bobbidi-Boo (The Magic Song)' ilk kez 'Cinderella'da (1950) kullanılmıştı.

Nadya, 25-26 yaşlarında. İrfan'ın harikulade güzel sevgilisi. O'nun olduktan sonra bile 'meçhul'. 'Daima içi ıslakmış hissini veren yeşil gözler'. Sokağı en az gören ve namuslu kalmaya mecbur edilen bir genç kız. İnsanların toplu halde eğlendikleri yerlerden nefret ediyor. "Tenha, yalnız bir köşeyi tercih ederim." Rahatsızlanınca hostes Coca Cola getirir. Koridora yakın (romanda 'pencere yanında') oturuyordu. Uçağın dik merdiveninden sedye ile nasıl indirildiğini göremiyoruz. Kitapta hastabakıcı ve doktorun kolundaydı.

'Gayet güzel' Türkçe konuşuyor. "Ben çocukken babam Ankara'da diplomat olarak bulundu. Hatta Türk mektebinde okudum. Maarif Koleji'nde." 'Rakı'ya 'Raki' diyor. Kahramanımız hemen düzeltir. "Hayır, 'i' değil, 'ı'! Ra-Kı!" (Romandaki genç kız ise Türkiye'de hiç bulunmamış. Almanca konuşuyorlar. Rakı-Raki konuşması kitapta hoş bir espriyken, filmde 'ilkokulu ülkemizde okumuş' birinin bunu yanlış telaffuz etmesi yadırgatıcı).

Daha önce hiç 'içki kullanmamış'. Su katılan rakının beyazlaştığını görünce "Siz içki mi içiyorsunuz, yoksa kimyagerlik mi yapıyorsunuz" diye şaşırır. [Ülkemizdeki yıllarında bunu bile öğrenememiş(!)]. Kitapta (sf. 33) "Siz, Allahaşkınıza, içki mi içeceksiniz yoksa kimya tüpüne bir takım maddeler ilave ederek, yeni bir cisim mi elde etmeye çalışacaksınız" diyor. İçki içmesine karşı çıkan delikanlıyı razı etmesi "Unutmayın ki kadınların istediğini Tanrı da ister" sözleriyle. (Tanrı'nın arzusuna karşı koyacak kadar günahkâr değilmiş İrfan!). "Eğer şu kadehin içindeki mayi beni sarhoş edecek, beni bana unutturabilecek bir kuvvete, tesire sahipse ben de içmek istiyorum." Ancak kendisini unuttuğu, varlığından uzaklaştığı an mesut olabiliyormuş. Biraz sarhoş olunca "Öyle tatlı, öyle güzel bir baş dönmesi hissetmeye başladım ki. Ömrümde, insanın bu kadar içini tutuşturan içki görmedim. Ateş mi karıştırmışlar buna" diyecektir. [Oysa daha biraz önce 'hiç içki kullanmadığını' söylemişti!]. 'Rakının, en güzel, beyaz peynirle içildiğini' öğrenir delikanlıdan. "Hem böylece tesiri de azalmış olur." Ancak Nadya, içtiği şeyin tesirinin azalmasını değil, aksine çoğalmasını arzu ediyor!

'Rüya şehri' İstanbul'a ilk gelişi. Hayran kalmış. "Şu dağların yeşilliğine, şu sahillerin denize inişine, şu kayaların düşen gölgelerine bakın. Hepsi rüya gibi. Hele benim gibi, son rüyalarını gören bir insan için en güzel bir rüya." Bir başka sahnede "Ne güzel bir vatana sahipsiniz. İnsan böyle bir vatana sahip olduktan sonra başka hiçbir şey istemez" diyecektir.

Belki rahatsızlığı nedeniyle biraz karamsar. "İnsan, hayatın zevklerini, hayatı hiçe saydığı sürece alabilir ancak. Ne güzel şey yaşamaktan nefret edebilmek, ölümden korkmamak!" Tek arzusu, 'her genç kadın gibi, bir genç kadının duyabileceği heyecanı içinde hissetmek; Bitmeden, hayatın ne olduğunu öğrenmek'. [Film boyunca Ayhan Işık tarafından 6 kez öpülünce bu 'arzusu' yerine gelmiştir!]. "Korkak erkekler, erkeklerin en kötüsüdür" diyordu. Şanslıymış! İrfan, filmdeki en cesur erkek!WR68URFTUIRT

Kalbinde (sonradan iyi huylu olduğunu öğreneceğimiz) 'habis bir (romanda 'mediastin') tümörü' var. 'Dünyanın en meşhur profesörü, dünyada ilk kez yapılan büyük bir kalp ameliyatı ile dünyanın en güzel, en meşhur kızını sağlığına kavuşturur'. Şimdi kalbi 'en normal insanlarınki gibi sağlam'. Burada yabancılar karşısındaki ezikliğimiz ortaya çıkıyor. 'En ünlü kalp uzmanımız' Profesör İhsan Kerim sadece 'nabzını tutup hafif bir enjeksiyon' yapabilmişti! Kitapta İsviçreli profesörün adı bir yerde 'Enger', diğer iki yerde 'Egner'.

İstanbul'dan Hamburg'a uçakla gidişin 7 saat 20 dakika sürdüğü yıllar. 'Ekselans'ın ismi ve baba kızın ülkeleri senaryoda hiç söylenemiyor. Nedeni belki 'Soğuk Savaş'tır. Bir diğer olasılığı da, filmin çekildiği günlerde Moskova'yı ziyaret eden Başbakan Suat Hayri Ürgüplü'nün açıklamasında bulabiliriz (Ağustos, 1965); 'Sovyetler Birliği, Arpaçayı Barajı ile 9 fabrikanın yapılmasına yardım edecekmiş'. Yazar, kitapta bu ülkeyi öylesine yerden yere vuruyor ki filmciler pişmiş aşa su katmamak için bunu perdeye yansıtmak istememiş olabilirler. Genel Kurmay Başkanı'nın ikinci yaveri Yüzbaşı Nikola bile, korkudan, (Fransız izlenimi verilerek) 'Piyer' olmuş filmde.

General İvan Biyeviç, 60-65 yaşlarında. Pos bıyıklı, kalın siyah kaşlı. Eşini 15 yıl önce kaybetmiş. Nadya tek çocuğu. Havaalanında, Fransızca konuşan vali muavinine, Almanca yanıt veriyor (sf. 12).

İrfan Ersoy, filmde işadamı. Uzun boylu ve tığ gibi. Daha ilk anda güven hissi uyandıran; En ağırbaşlı, en durgun bir kadını bile uyuduğu uykudan uyandıracak, damarlarını tutuşturacak güce sahip bir erkek. "Sizinle tanışan kadın, size inanmaya, size mağlup olmaya mahkûmdur" demişti Nadya. [İki 'mahkûmiyet' daha var; Birbirlerini sevdikleri anda ayrılmaya 'mahkûm'muşlar! İrfan da 'hayatını sevdiği kadına bağlayarak, hayatı boyunca bir tek kadınla yaşamaya 'mahkûm' bir erkeğin ateşi ve ihtirasıyla seviyormuş' genç kızı]. İşlerinin en çok, en sıkışık olduğu zaman kendisini Boğaz'a atıyor. Biraz hava almak, denizi seyretmek, harika bir lokantada balık yemek. 'Yemekte 1-2 kadeh bir şeyler almak' ve 'güzel olan her şeyi sevmek' âdetinde. Genç kızı "Dünyanın en kuvvetli ordusu bile seni benim elimden alamaz" diyecek kadar sevmiş. "Tanrı bize yardım ediyor" demesi ise başlıbaşına dini/felsefi bir tartışma konusu.

Romandaki, 'üç sene süreyle Amerika'da kalmış'. General İvan Biyeviç'in 'göreve yeni başlayan ataşemiliterler onuruna' verdiği akşam yemeğine 'kendisine harikulade yakışan, şahane bir üniforma ile katılır'. Yazar şunu ekliyor (sf. 92); "Göğsünde, Amerikan ordusu tarafından verilen bir de küçük madalya." Aynı davete katılan İngiliz veya İtalyan ataşenin göğsünde 'Türk ordusu tarafından verilen küçük bir madalya' olabilir miydi acaba? (Filmdeki Avukat Kamil Şekercioğlu, kitapta Yüzbaşı ve ataşemiliter muavini).

Ev adresi Talimhane, Mithatpaşa Caddesi, No. 21. Kitapta 22-23 yaşlarında bir kız kardeşi var İrfan'ın. Gülseren, İsviçre-Cenevre'de tıp öğrencisi. Nadya, O'nun (filmde Lilian'ın) pasaportuyla kaçar Türkiye'ye.

Esat Mahmut Karakurt'un kitapları (cinsel bakış açısı nedeniyle), 50'li yıllarda, özellikle kız okullarında pek önerilmezdi. Örneğin 'bir kadın için en zor durum, sevilen bir erkeğin koynunda geçirilen aşk gecesinden sonra uykusuz gözlerle karyoladan inerek giyinmek'miş! Soğuk Savaş konusunda da 'objektif' değil. İsveç Hava Yolları'na ait constellation tipi uçak iki katlı ve 4 motorlu. Moskova'daki Rus yapımı ise 'iki motorlu, eski, boyasız, biçimsiz'! Yazar hırsını alamamış "Aman Ya rabbi ('ya Rabbi' olmalıydı). Ne külüstür şey bu uçak (sf. 196)" diyor. Sebep belki de Rusların cimriliğidir(!). Çünkü gizli servis, İrfan'ın Nadya ile olan beraberliğini anlamış. Uçağı düşürüp O'nu öldürecekler. Yenisine kıyamayıp böyle döküntü bir şeyi feda etmek istemiş olabilirler(!). Moskova, güneş battıktan sonra 'köşe başlarındaki polis siluetleri ve sarhoş kadın naraları' ile doluymuş (sf. 114). Neyse ki evde yabancı bir şapka görüp kaldırım arşınlayan kocalardan söz etmiyor. Ayrıca genç kıza "Bağlı olduğum ulustan ('ulusa' demeliydi), bütün dünya ulusları gibi, sizin de nefret hissi duyduğunuzu anlamış bulunuyorum (sf. 123)" ve "Rahat yaşamak istiyorsak, yaşamak isteyen ulusları bırakıp, kendi evimize dönmeliyiz" dedirtir.

Boğaz vapuru (cezalı) bileti filmde 240; Romanda 60-70 kuruş. Lokantada gitar; Kitapta Viyana melodileri var. Yazar'a göre İsviçre'de yalnızca 'çek defterinizin yaprakları' önemliymiş.

Piyer rolündeki Semih Sergen'i posbıyıklarıyla tanımak çok zor.

Moskova sefirimiz bir görev verirken "Tıraş olmayı da unutmayın sakın" diye uyarır İrfan'ı (sf. 152). Geceyi Nadya'nın kollarında geçiren kahramanımız henüz vakit bulamamış buna! Hollywood yapımı 'The Gauntlet'deki (1977) Emniyet Genel Müdürü E. A. Blakelock-William Prince de Ben Shockley-Clint Eastwood'a benzer bir görev verirken (kahramanımız bir gece önce barda sabahlamıştı) aynı şeyi söyleyecektir; "Get a shave."

Kitaptaki İrfan, Nadya ile evlenebilmiş midir acaba? O yıllarda Ordu mensuplarının yabancı kadınla (veya erkekle) evlenmeleri yasaktı. Mete Akyol bir yazısında (20 Kasım 1979) Fransız, ortaokul öğretmeni Valery ile Teğmen Gürkan Türker'in aşkından söz ediyor. Evlenebilmeleri için tek seçenek Valery'nin Türk vatandaşı olması. Şöyle bir çözüm bulmuşlar. Genç kız, Türker'in kardeşi ile evlenip Türk vatandaşı olacak. Sonra boşanıp Teğmen ile evlenecek. Romanda, İrfan'ın erkek kardeşi de yok! Kimbilir ne yaptılar! (Küçük bir not: Valery'nin yeni adı 'Vedia').

İrfan'ın '34 AY 170' plakalı arabasını 'Dişi Düşman'dan (1966) anımsıyoruz.

İrfan-Ayhan Işık; Nadya-Hülya Koçyiğit; Kamil-Reha Yurdakul; Nadya'nın babası-İbrahim Delideniz; Konsolos-Nuri Altınok ve konsolos görevlileri Piyer-Semih Sergen, Osman Türkoğlu, Necip Tekçe, Kaya Volkan; Lilian-Gülbin Eray; Profesör İhsan Kerim-Atıf Kaptan ve yardımcısı Bedros Çiçekyan; Yabancı Hükümet Görevlisi-Hayri Esen; Lokantacı-Ahmet Turgutlu; Hatice-Jale Öz; Hizmetçiler-Talia Salta ve Araksi Hebo; Jenerikteki Sultanahmet Camii; Galata Köprüsü; Boğaziçi; Taksim Meydanı; Asırlık Emniyet Sandığı; Tam Sigorta; Güven Sigorta; Anadolu Bankası; Şeker Sigorta; '34 FF 104' plakalı sütçü kamyoneti; '34 CH 510' plakalı konsolosluk 'Chevrolet'si; Nadya ve İrfan'ın konsolosluğa geldikleri '34 DF 062' plakalı taksi; Nadya'nın bindiği '34 AT 773' plakalı taksi; Hastane; Yeşilköy çok güzel.577SEYE

Beş buçuk dakika süren 'hastaneden kaçış' sahnesinde çok hoş bir şey var. Konsolosluk görevlisi, bir çiçeğe basıyor. Nadya o koşuşturma arasında çiçeği düzeltmeye çalışır!

İrfan'ı Hayri Esen; Nadya'yı Jeyan Mahfi Ayral; Kamil'i ve Kaptan Pilot'u Abdurrahman Palay; Konsolosu Agâh Hün; Piyer'i Semih Sergen; Nadya'nın babasını İbrahim Delideniz; Hayri Esen'i Muhip Arcıman seslendirmiş.

'Memleketin en ünlü kalp uzmanı' Profesör İhsan Kerim'in seslendirilmesi iki kişiyle; "Giyinebilirsiniz" derken Hayri Esen, sonraki sahnelerde Rıza Tüzün!

İrfan'ın sekreteri Nazan Kiper (1949, İstanbul), trompetist ve orkestra şefi Müfit Kiper'in kızı. 1967'den sonra babasının orkestrasında dans müziği solisti olarak çalışacaktır.

Hülya Koçyiğit, buradaki bazı giysileri başka filmlerde de kullanmış. İlk sahnedeki döpiyesi 'Sevgim ve Gururum'da (1965) oğlu-Ömercik'le çocuk bahçesinde konuşurken; Konsolosluğun duvarında bardak kırarkenki bluzu 'Sevgim ve Gururum'da (1965) Ayşe ve ablasıyla sofradayken; Son sahnedeki kostümü 'Posta Güvercini'nde (1965) doktora giderken giyiyor. [Aynı elbise 'Siyah Gözler'deki (1965) ikinci havaalanı sahnesinde Nilüfer Koçyiğit'in üzerindeydi].

Turhan Oğuzbaş'ın Türk Greta Garbo'su Hülya Koçyiğit için yazdığı şiir, (şairin kendi sesiyle) İstanbul Radyosu'nda yayınlanmıştı (Kasım, 1965). 'Hülya'nın Gözleri'; "Bir gece ak güvercinler uçtu Maçka'dan//Büyüdü gözleri Hülya'nın martı kanatlarında//Sustu en güzel şarkıları zamanın semt semt//Bin yıllık İstanbul'un hisli sularında//**//Gecelerce bitmeyen roman gibiydi gözleri//Nice yaşanmamış aşklarla, şiirlerle dolu//Sonra unuttum, dalıp seyrine gözlerinin//Aşka demir almış son gemiye giden yolu//**//Bir gün çok uzaklara gitti gecelerce//Hatıralar yüklü gemilerle geçip Boğaz'dan//Bir sabah, hülyalı gözlerinde Hülya'nın//Bin bir pınar çağladı 'Susuz Yaz'dan//**//Gerçi dertliyim, efkârlıyım ama şu canım İstanbul'un//Ne meyhanesi var gözümde ne meyi//Unutup en güzel cennetinde yaşadığımı dünyanın//Sevdiğim Hülya'nın gözlerinde ölmeyi." Politik seçimleri değil ama perdede böylesine yakın.  

Son Yorumlar (1)

myıldırım avatar myıldırım 07 Ocak 2015 15:59:37

10

Muhteşem bir makale olmuş yine her zamanki gibi murat bey kaleminiz çok iyi mutlaka bir aşk romanı yazın bizi bundan mahrum bırakmayın.

Yandex.Metrica