"Ne Olur Yapma, Bey! Vuracaksın da Ne Olacak! Mahpuslarda Çürüyeceksin. Hem Yazık Değil mi O Zavallılara. Canlarını Sen mi Verdin!" posteri

Yılmaz Güney'in filmlerinde hep rastladığımız umut; İlkokul, beyaz yaka siyah önlüklü öğrenciler, öğretmen. Hasan, bu mutluluğu, silahlı çatışma öncesi birkaç saniye alfabeye bakarken yaşayabilecektir. Küçük kız kardeşi ise filmin en şanssızı. Hem tecavüz hem de önünde bir adam öldürülmesinin şokunu yaşıyor. Sonraki yıllarda utanç ve yine kanlıları tarafından bir kurşunla öldürülmesi var.

1965'te çekilen 'Silaha Yeminliydim'in İstanbul gösterimi 04 Temmuz 1966, Pazartesi günü (Kadıköy) Özen Sineması'nda. (Hepsi tüfekle) Yaklaşık 30 kurşunlu filmde hiç yumruk, tokat yok. Asıl bunlara 'yeminli' galiba!

Hayatlar söndüren kan davası. "Anadolu'nun bir türlü tedavi edilemeyen çıbanı!"

Adana'ya yakın kavruk bir kasaba. Ortaokul öğrencisi Hasan derslere devam edemiyor. Tarlada anne babasına yardım etmek zorunda. Çarşı pazar için yeşil soğan yetiştiriyorlar. Geçimleri böyle. Çocukluk aşkı Zeynep ise çalışkan bir öğrenci. Tarihten 8 almış. Bir de 'aferin'. Hep böyle çalışırsa, öğretmen olma arzusu gerçekleşecek. Kahramanımız da subay olmak istiyordu. Ama kaderi farklı yazılmış. Kız kardeşinin kirletilmesi, okul ve subaylık hayalinin sonu olur.

Komşuları Kadir ve Ali'nin babasına iki kurşun sıkıyor. Kısa süren yargılamada 'yaşının küçüklüğü nazarı itibara alınarak 4 yıl müddetle ıslahhaneye konulmasına, dördüncü yılın hitamında 8 yıl hapsine' karar verilir.

Yıllar geçmiş. Tahliyesine üç ay var. Ailesinden gelen mektup kasabadaki ortamı yansıtıyor. Ali ile Kadir, önlerine gelen yerde "Babamızın kanına kan alacağız. Hepsini temizleyeceğiz" diyorlarmış.

Özellikle ağabey Kadir, öfke içindeydi. Topunu temizlemeden rahat edemeyecek. Kahvede oturup bir çay içecek yüzü yok! Herkes sanki alay ediyor gibiymiş. Kardeşini suçluyor hep, engel olduğu için. Öz olduğundan şüphe edesi geliyormuş. Ali'ye göre hava hoş! "Hapse girince, senin çoluk çocuk ne olacak" diye vazgeçirmeye çalışıyor. Oysa hiçbir şey umurunda değil Kadir'in. Babasının öcünü almak, O'nun oğlu olduğunu ispatlamak her şeyden mühim. Hepsini kıtır kıtır kesmeden ölürse gözleri açık gidermiş! Karısı, cana kıymasın diye yalvarmakta ama ne mümkün. 'Erkek işine karışmamalı, susup evde oturmalıymış'.

Hasan'la ilgili olan herkes, hatta muallime Zeynep bile canını sıkıyor. "Bu kaltak da gönlünü kaptıracak başka adam bulamamış sanki." Hep mektuplar yazar, teselli edermiş. Hatta hapishaneye ziyarete bile gitmiş. Ama Kadir eğer Kadir'se kavuşturmayacak âşıkları!

Genç kız, kasabasında öğretmen. İki sınıfa birden baktığından çok çalışmak zorunda. Mesleğini de çok seviyor, Hasan'ı da. Hayırlısıyla bir çıksa güzel bir hayat kuracaklar.

Önlerindeki tek engel kan davası.

Bir gece yarısı, olan olur! Kahramanımızın babası annesi bacısı uykularında kurşunlanıyor. İki kardeş tutuklanır.

Hapishane, artık, dar Hasan'a. Koğuş arkadaşına "Burda, eli kolu bağlı durmak kudurtuyor beni Sami. Dayanamayacağım" diyordu. Şunun şurasında çıkmasına ne kaldı ki. Yakmasın kendini ama anadan doğma yanıkmış zaten. Gerekirse hapishaneyi basacak boğazlayacakmış Onları!

Kadir'in üzerinden tonlarca yük kalkmış gibi! Ali ise tedirgin. "Darağacında, dilin bir karış sarktığında daha da hafifleyeceksin" diyor. Suçu bölüşürlerse cezaları aynı olurmuş. Birinin neyse ötekinin de o. İpten kurtulamayacaklar. Oysa biri suçu üstüne alır, diğeri serbest kalırsa malı mülkü satıp avukatlar tutar, ona buna başvurur içerde kalanı kurtarma yolu ararmış. Sonuçta Kadir suçu üstlenir. Sonradan bir şekilde firar edecektir.

O günlerde Hasan da, Savcılık emri ile Sivas'a nakledilecekti. Trende, jandarmaların uyumasından istifade ederek kaçar. Şimdi ayıkla pirincin taşını!

Ali'nin sözleri durumu özetliyor. "Ne iş be! Biz, O'nu arıyoruz; O, bizi. Jandarma hepimizi!" Domuz çiftliğine sığınmışlar verip veriştiriyordu abisine. "Hep senin yüzünden bunlar. Şimdi şu tahtalar üstünde kıkırdayacağına karının koynunda, çocuğunun yanında olacaktın." İşin sonu Kadir'e vız gelmekte. Bütün hesabı 'o Hasan olacak herifin temize havale edilmesi'.

Bizimki de silaha yeminliydi. Ama şimdi durum farklı. Anası, babası, bacısı! Öcünü almadan nasıl yaşarmış buralarda, nasıl! Dayısı da kurşunlanıp Zeynep kaçırılınca yemini tamamen unutur!

Sonuçta Kadir 'sizlere ömür', Ali ağır yaralı. Birazdan jandarmalar gelecek. Yine uzun bir ayrılık var. Genç kız sevdiğinin kollarında hıçkırıyor; "Bu dünyada yaşamak varken dövüşmek niye? Niye Hasan, niye? Yapmamalıydın, beni yalnız bırakmamalıydın!" (Bu son cümlede biraz bencillik var! Üstelik, günler önce, Yakup Dayı'nın "Hasan'ın başı derde girmeden jandarmaya haber versek mi" önerisine "O'nu kendi elimizle teslim edemeyiz, gücüne gider" diye karşı çıkmasa şimdi böyle çaresiz kalmazdı).

'Silaha Yeminliydim'deki melodiler.

"Breakfast At Tiffany's"deki (1961) (Henry Mancini) 'The Big Heist' 21 sahnede (Hasan, kız kardeşine saldırı olduğunu anladığında; Saldırganı öldürürken; Hapishanede, babasından gelen mektubu okurken; Kadir, Ali'ye "Bugün yapılacak çok işi var" derken; Karısı, kan davasından vazgeçmesi için yalvarırken; Hasan, hapishane arkadaşı Sami'ye "Burada eli kolu bağlı durmak kudurtuyor beni" derken; Kadir ve Ali'nin mahkemesi sırasında; Hasan, trende iki jandarma arasındayken; Kaçarken; Kasabaya geldiğinde; Hamamda kediyi severken ve havuzdaki balıklara bakarken; Ali, Hasan'ın firarını duyunca; Adamlarına para verirken; Hapisten kaçan Kadir, karısından yemek yapmasını isterken; Domuz çiftliğine saklanacağını söylerken; Ali ile tartışırken; Hasan, ilkokula, Zeynep'i görmeye giderken; Kucaklaşırlarken; Kadir ve Ali, ikinci kez tartışırken; Kadir, Yakup'u öldürürken; Hasan, dayısını ölü bulduğunda).

Jack Shaindlin'in 'Musical Themes-Hollywood U. S. A.' Albümündeki (1957) 'Theme From The Rains Of Ranchipur' (1955) (Hugo Friedhofer) 4 sahnede (Zeynep, mektup yazarken; Hasan'ın resmine bakarken; Hasan, annesinin resmine bakarken; Genç kız "Kaçmamalıydın, az bir zaman kalmıştı." derken).

'Mevlana Oyun Havası' Kadir ve Ali, meyhanedeyken.

'Le Sacre Du Printemps (The Rite Of The Spring)'deki (1913) (Igor Stravinsky) "Glorification De L'elue (Glorification Of The Chosen One)" 5 sahnede (Kadir ve Ali, Hasan'ın anne baba ve kız kardeşini öldürürken; Kaçarlarken; Sondaki kavga başladığında; Ali yaralandığında; Kadir ölürken).

'Dragnet' (1951) (Miklós Rózsa / Walter Schumann) Hasan, kelepçelerini keserken.

Piyanist Robert Casedesus'tan 'Symphonic Variations' (Mayıs, 1960) (Franck César) (1885) (Dr. Kiril Kondrashin yönetimindeki RAI-Torino Senfoni Orkestrası eşliğinde) Yakup Dayı, Zeynep'e giderken.

Filmdeki türküler.

'Güler Oynarım Yanar Ağlarım' (Kerkük türküsü) (1 dakika 28 saniye) Filmin başında. "Güler oynarım yanar ağlarım//Güler oynarım oy oy bahtı karayım//**//Evin önünde kabrimi kazın//O yârin adını taşına yazın//Çare bulunmaz derdimi yazın."

'Ölüm Ardıma Düşme (Var Git Ölüm)' Sonda, Ahmet Sezgin'in sesinden (1 dakika 16 saniye). "Ölüm ardıma düşüp de yorulma//Var git ölüm bir gün yine gel//Akıbet alırsın koymazsın bizi//Var git ölüm bir gün yine gel."

Filmin başında Hasan ve anne babası, tarlada, iki büklüm, yeşil soğan topluyorlardı. 'Makineleşmemişler'! Her şey kol gücüyle.

Ailedeki 'hiyerarşi' çok bariz. Çocuk acıktığını ("Bir şeyler yesek, ha?") babasına söyler. O da emreder; "Hadi Hanım, hazırla." Bir ağacın gölgesine çömelecekler. Kadının bel kuşağı, sofra örtüsü! Anne-Araksi Hebo, ekmeği unutmuş. Hasan'ı eve gönderirken "Bacına da bak. Dediğim işleri yapmış mı" diyor. Ev işlerinin bir kısmı küçük kızın 'küçücük' omuzlarında.

Erkek hâkimiyetine iki sahnede daha tanık oluruz. Lütfü Engin, ekmeği evde unutan karısını "Saçı uzun aklı kısa"; Kadir de kendisine akıl vermeye çalışan Nuran Aksoy'u "Karı kısmı erkeğin işine karışmaz. Otur evinde" sözleriyle azarlıyor. 'Otur evinde' kısmı, ailenin ekonomik durumuyla orantılı. Yoksul ailedeki, tarlada çalışırken; Hali vakti yerinde olan evde oturmalıymış!

Zeynep, okula gidemeyen Hasan'a "Yarın gelecek misin" demişti. Suskunluk dışında bir yanıt alamaz. Çocuğa malum oldu galiba. Önce 12, sonra da kimbilir kaç sene ayrı kalacaklar.

Yılmaz Güney, hapisteki pantolon, pabuç ve kemeri 'Dağların Oğlu'nda (1965) kullanmıştı. Zeynep'ten gelen mektubu öpüyor, kokluyor. Bu sırada, koğuş arkadaşı Sami, çay tabağı içinde kesme şeker verir. "Amma çok mektup alıyorsun be Hasan! Biz, yıllardır bir pusula bile alamadık. Helal olsun kıza! Bunca yıldır ziyaretine geliyor, mektup yazıyor. Sana çarpık galiba."

Zeynep'le beraber büyümüşler. Güzel bir çift göz. "Öksüzdü. Bir ihtiyar teyzesi vardı" diyor Hasan. "Sonra O da..." Muallime olduktan sonra okulda kalıyormuş. Öğrenciler, her şeyi. Bir de Hasan tabii! Odasında, Yılmaz Güney'in 'Tehlikeli Adam'daki (1965) bir resmi var.

Kan davasında kasabalının tepkisi farklı. "Allah vermesin, benim başıma böyle bir şey gelse, yani babamı yahut bir hısımımı vuranı bir gün yaşatmam be... Vuran burada yoksa, önce buradakileri temizlersin. Sonra beklersin ötekinin gelmesini" diyerek ortalık karıştıranlar olduğu gibi "Bırakın böyle lafları be oğlum. Hep yangına körükle gitmekten oluyor bu işler" diyen sağduyu sahipleri de var.

Kadir'in kafasında hep bu konu. Kahveye, meyhaneye gidemiyor laf ederler diye. Hapse girerken mutluydu. "Namusunu temizledi, yatıyor" diyecekmiş herkes! Firar ettiğinde de 'helal olsun, hapisten bile kaçtı' diye nam yapacakmış! Tüm yaşamı başkasına gösteriş! Hasan da 'öcümü almadan nasıl yaşarım, ne derler' havalarında. Benzer durumda 'iyi' ve 'kötü'nün duyguları aynı!

Ali, 'babamızın yaptığı, mertlik miydi erkeklik miydi' pişmanlığı içindeydi. Küçük kıza saldırı, Hasanların evinde gerçekleştiği için 'haneye tecavüz' de var suçlarının arasında adamın!

Hasan'ı Hayri Esen; Kadir'i Süha Doğan; Ali'yi Erdoğan Esenboğa; Lütfü Engin ve Yakup Ağa'yı Osman Alyanak seslendirmiş.

Hasan-Yılmaz Güney; Zeynep-Nebahat Çehre; Kadir-Hayati Hamzaoğlu; Ali-Atilla Ergün; Kadir'in karısı-Nuran Aksoy; Hasan'ın babası-Lütfü Engin; Annesi-Araksi Hebo; Sami-Sami Tunç; Hamam görevlisi-Talia Salta; Yakup Ağa-Hakkı Haktan; Polis-Orhan Çoban; Hasan'ın talihsiz kız kardeşi; Tarlaları; Kasaba kahvesi, meyhanesi; Mahkeme, hapishane, tren; İlkokul; Eskici dükkânı çok güzel.

Nuran Aksoy, çok önemli bir sanatçı. Nisan, 1966'da (Erdem Buri'nin yönetici olduğu) As Kulüp'te solistlik, plak, sinema. Ama 'bir koltukta iki karpuz' her zaman tutmuyor. Daha ziyade aşkları ve 'iki tüp librium içerek intiharı' ile haber oluyordu.

Sonlara doğru, ancak Yılmaz Güney'in yapabileceği bir şey var; Okulda, bir elinde silah Zeynep'i beklerken, diğer elindeki alfabeyi okuyor! Çarpıcı bir diğer sahnede, jandarmadan saklandığı hamamda 30 saniye süreyle küçük bir kediyi sevip havuzdaki balıkları seyretmekteydi. Kaçırdığı minibüsün ön camını tüfek dipçiği ile patlatmasına rejisör de şaşırmış olmalı!

Son Yorumlar

Yandex.Metrica