36. İstanbul Film Festvali'nde Mutlaka İzlemeniz Gereken Filmler posteri

36. İstanbul Film Festivali geldi çattı. Her zaman olduğu gibi birbirinden iddialı filmlerin olduğu seçkide usta yönetmenler, genç yetenekler ve türlerin efendileri boy gösterecek ve sinemseverlerle buluşacak. Bunun yanı sıra ilk filmini çekenler de sinema serüvenine İstanbul'dan başlayacak. Bu yıl, ek olarak eski filmlere yani klasiklere de daha çok yer verilmiş hatta programa Cinemania adıyla bölüm bile eklenmiş. Bazı efsane filmleri beyaz perdede ve festival atmosferinde izlemek heyecan verici olacak. Biletlerin genel satışına az bir zaman kalmışken mutlaka görmelisiniz dediğimiz 10 yeni 5 kliask filmi sizler için derledik. Kaldır kafanı, festival başlıyor...

Yılın öne çıkanları...

FINAL PORTRAIT

Geoffrey Rush'ın gelmiş geçmiş en saygın heykeltıraşlardan Alberto Giacometti'yi canlandırdığı Son Portre, bu olağanüstü sanatçının son yapıtı üzerinde çalıştığı dönemi anlatıyor. Usta oyuncu Stanley Tucci'nin yönettiği film, (Armie Hammer'ın canlandırdığı) Amerikalı genç romancı James Lord'un Giacometti'yi 1960'larda, Paris'teki stüdyosunda ziyaretiyle başlıyor. Giacometti, portresini çizmek için yazarı birkaç saat daha kalmaya ikna ediyor. Birkaç saat, birkaç güne, birkaç haftaya uzarken Lord ile Giacometti stüdyodan yakındaki meyhaneye de uğrayarak dostluklarını pekiştiriyor. Geoffrey Rush'ın olağanüstü performansıyla taçlanan film, olağanüstü bir sanatçının son döneminin benzersiz bir portresini çiziyor.

MANIFESTO

Alman sanatçı Julian Rosefeldt'in geçtiğimiz yıl büyük bir başarı kazanan video art enstalasyonu, şimdi uzun metrajlı bir film olarak karşımızda. Filmde Cate Blanchett 13 farklı karakteri canlandırıyor ve sanat tarihine yön vermiş çeşitli manifestoları olur olmaz yerlerde okuyor; komünist manifestodan Dogme 95'e... Yaratıcı mizanseni ve zeki kurgusuyla seyri son derece keyifli Manifesto, Blanchett'in kariyerinde de yepyeni bir zirve oluşturuyor. Oyuncunun evsiz bir adamdan bir kuklacıya, bir haber sunucusundan bir fabrika işçisine 13 farklı karaktere bürünüşünü izlemek başlı başına unutulmaz bir deneyim.

I'm NOT YOUR NEGRO

Usta yönetmen Raoul Peck'in imzasını taşıyan Oscar adayı bu belgesel, ünlü Amerikalı yazar James Baldwin'in yarım kalmış yapıtı Remember This House'u merkezine alıyor. Baldwin, çok kısa aralıklarla öldürülen Afro-Amerikalı üç aktiviste; Medgar Evers, Malcolm X ve Martin Luther King Jr.'a dair anılarından yola çıkarak Amerika'da ırkçılığın kökeni ve bununla nasıl mücadele edilebileceği üzerine bir deneme yazmayı hedeflemişti bu yapıtında. Peck ise yarım kalmış bu metni arşiv görüntüleriyle birleştirerek, Baldwin'in o dönemde ırkçılığa dair söylediklerinin günümüzde Amerika'da hâlâ geçerli olduğunu hayranlık uyandırıcı şekilde ortaya koyuyor. Filmde Baldwin›in metnini ünlü oyuncu Samuel L. Jackson seslendiriyor.

KAYGI

Haber kanalında kurgucu olarak çalışan 30'lu yaşlarındaki Hasret uzun süredir aynı kâbusu görmektedir. Tekrarlayan kâbusla aklına bir soru düşer: Annesiyle babası trafik kazasında ölmemiş olabilir mi? Toplumsal bellek ve etki alanları temeline oturan psikolojik gerilim Kaygı, müzisyen anne-babası 20 yıl önce trafik kazasında ölen bir kadının kâbusuyla ilerliyor. Hasret, gerçekle sanrının paslaştığı tekinsiz bir ülkede yaşıyor. Geçmişini hafızasında arıyor.

İŞE YARAR BİRŞEY

Leyla, gece treniyle çıktığı uzun bir yolculukta manzarayı ve insanları iştahla izlerken hemşirelik öğrencisi Canan'ı fark eder. Bu genç kızı son istasyonda, Yavuz'un evinde, çok ağır bir sorumluluk bekliyordur. Leyla, Canan'ın anlattıklarından ve anlatmadıklarından bir hikâye kurar, kendini kaptırır ve ona eşlik etmeye karar verir. Hikâyenin sonunda bir iyilik meleği mi yoksa bir katil mi olacaklarını henüz bilmiyordur.

PERSONAL SHOPPER

Sils Maria'dan sonra Kristen Stewart yeniden bir Olivier Assayas filminde ve yine harika bir performans sergiliyor. 20'li yaşlarında, içine kapanık bir kadın olan Maureen, neredeyse hiç değişmeyen kayıtsızlığıyla, Paris'te ünlü bir modelin alışveriş danışmanlığını yapmaktadır. Genç kadın, kısa zaman önce ikiz erkek kardeşini kaybetmiştir ve henüz yas sürecinden çıkamamıştır. Bir gün cep telefonuna bir mesaj gelir. Bilinmeyen bir numaradan... Belki de bir hayaletten... Kardeşinin hayaletinden... Ödül kazandığı Cannes'da eleştirmenleri ikiye bölen Hayalet Hikâyesi cesur ve sıra dışı bir tür sineması örneği.

PORTO

Talihsiz bir kaza sonucu hayatını kaybeden genç oyuncu Anton Yelchin'in rol aldığı son filmlerden Porto, adını aldığı Portekiz kentinde geçen tutkulu bir "ilk görüşte aşk" hikâyesi. Amerikalı Jake ile Fransız öğrenci Mati, birkaç tesadüfi karşılaşmanın arkasından bir gece beraber olurlar. Yaşadıkları beklenmedik, olabildiğince hür ve sarsıcı deneyim, yıllar sonra bile hatıralarında yer tutar. Brezilya doğumlu Amerikalı yönetmen Gabe Klinger, 35mm, 16mm ve Super8 film formatlarını bir arada kullanarak geri dönüşlerle Jake ile Mati'nin deneyimlerini izleyiciye aktarıyor.

MIFUNE: THE LAST SAMOURAI

170 kadar filmde rol alan Toshiro Mifune, Japon sinemasının Altın Çağı'nın en büyük oyuncularındandı. Mifune 1950'lerde ve 1960'larda Akira Kurosawa'nın çektiği birçok filmde rol aldı ve bu işbirliği, chanbara adı verilen, kılıç düellolu dönem filmlerini, Japon toplumunu inceleyen sert hikâyelere dönüştürdü; tıpkı John Ford ile John Wayne'in Amerika Western'lerini değiştirmeleri gibi. Venedik Film Festivali'nde prömiyerini yapan bu belgesel, bu birliktelikten çıkan Raşomon, Yedi Samuray, Kanlı Taht, Yojimbo ve Kızıl Sakal gibi efsanevi filmleri incelerken Keanu Reeves'in anlatımıyla Mifune'nin hayat hikâyesini ve samuray janrının gelişimini ortaya koyuyor.

NOCNO ZIVLJENJE 

Gece Hayatı izleyiciyi Slovenya'nın kirli siyasi oyunlar ve yolsuzlukla lekeli karanlık yüzüyle tanıştırıyor. Ünlü bir avukat olan Milan tartışmalı bir davayı yeni kazanmıştır. Etik tartışmalar bir yana, kazanılan bu zafer ona ve ailesine huzur getirmez. Bir gün evden çıkan Milan, sonraki saatlerde yol kenarında çırılçıplak ve yaralı bir hâlde bulunur. Söz konusu dava nedeniyle medyanın gözleri üzerlerindeyken, bu durum işleri iyice karıştıracaktır. Tek bir gecede geçen ve başkarakterinin âdeta zamana karşı yarıştığı bu polisiye dram gerçek bir olaydanesinleniyor.

LA REGION SALVAJE

Meksika sinemasının büyük yeteneği Escalante, Vahşi Bölge'de ülkesindeki muhafazakârlık, homofobi ve şovenizmi fanteziyle bir araya getiriyor. Ormanda bir kabinde, saf cinsel haz veren ve bu dünyaya ait olmayan bir varlık yaşamaktadır. İki çocuklu sıradan bir ailenin üyeleri bu varlığın çekimine kapılır. Filmini geçen yıl hayatını kaybeden Andrzej Zulawski'nin Possession'ına ithaf eden Escalante, toplumsal olandan güç alarak güçlü bir sinema diliyle hayal gücüne de alan açıyor.

Beyaz perdede kaçırılmaması gereken fırsatlar...

THE GODFATHER

Bir mafya ve ataerkillik güzellemesi, benzersiz bir Amerika destanı olan Baba, bu ülkeye İtalya'dan göçmen gelen Corleone sülalesini 1945-1955 yılları boyunca izler, bu ailenin yeraltı dünyasında hâkimiyet kazanmasının ve örgütün liderliğinin nasıl babadan oğula geçtiğinin tarihçesini çizer. Kan, onur, intikam, aile bağları, güç, göçmenlik kavramlarının her birinin ağırlıkla işlendiği gerçek bir epik film olan Baba, sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu yıl İstanbul Film Festivali Sinema Emek Ödülü verilen, Kasım 2016'da kaybettiğimiz Mithat Alam'ın en sevdiği film olarak bilinen Baba, festivalde Alam'ın anısına gösterilecek.

1984

"Büyük Birader seni izliyor." George Orwell'in totaliterliğin en iyi tasvirlerinden biri olan klasik romanından beyazperdeye uyarlanan 1984 distopik bir dünyada, kurgusal faşist bir İngiltere'de geçer. Filmde sıradan vatandaş Winston, kurallara ve yasalara aykırı olarak bir günce tutmaya başlar; ancak hür iradesine uyarak yaptığı bu hareketinin bedeli son derece ağır olur. Kendine has görsel atmosferiyle sinema tarihine geçen 1984, İstanbul Film Festivali'nin 1985 yılında yapılan ilk Uluslararası Yarışması'nda festivalin ilk Altın Lale'sini kazandı. 1984, John Hurt anısına gösterilecek.

SUSPIRIA

Tüm zamanların en iyi korku filmlerinden Suspiria, 40. yıldönümü şerefine 4K restore edilmiş yepyeni kopyasıyla izleyiciyle tekrar buluşuyor. Amerikalı bale öğrencisi Suzy'nin, saygın bir dans akademisinde eğitim görmek için Almanya'ya gelişiyle başlayan film, daha ilk sahnesinden itibaren izleyiciyi avucuna alır. Okulda bir dizi garip olaya tanıklık eden Suzy, olan biteni araştırdıkça bu akademiyle ilgili korkunç gerçekleri ortaya çıkartır. Peş peşe gelen cinayet sahneleri kusursuz tasarlanmış olan Suspiria, İtalyan progressive rock grubu Goblin'in müzikleriyle benzersiz bir görsel-işitsel deneyime dönüşen, modern bir korku sineması başyapıtı.

MULHOLLAND DRIVE

Çoğu eleştirmene göre David Lynch’in başyapıtı, hatta tüm zamanların en iyi filmlerinden biri... Gösterime girdiği günden bu yana müthiş övgüler toplayan, kimilerinin hiçbir şey anlayamamaktan şikâyet ettiği ama hemen herkesi gizemli güzelliğiyle büyüleyen, karşı konulmaz bir rüya/kâbus... Mulholland Çıkmazı ünlü olmak hayaliyle Hollywood’a gelen genç bir aktrisin, hafızasını kaybeden bir kadınla tanışması ve bu ikilinin giderek gerçeküstü bir yolculukta kaybolmasını anlatıyor. Sayısız unutulmaz sahneye sahip olan bu modern klasiği, dijital restore edilmiş kopyasıyla sinema perdesinde izleme deneyimi kaçırılmayacak bir fırsat.

ANAYURT OTELİ

Ömer Kavur, "okuduktan sonra bunu sinemaya aktarmam gerekir dediğim tek roman" olarak tarif ettiği Anayurt Oteli'ni (Yusuf Atılgan, 1973) senaryolaştırarak uzun bir arayıştan sonra bulduğu Nazilli'deki Demirci Efe Konağı'nda 1986 yılının Ekim ayında filme çeker. "Tüm Zamanların En iyi On Türk Filmi" listelerinde başı çeken filmlerden olan ve bir başyapıt olarak değerlendirilen film, küçük bir taşra kasabasında bulunan Anayurt Oteli'nin kâtibi Zebercet'in (Macit Koper) gecikmeli Ankara treni ile otele gelen ve tek gece kaldıktan sonra ayrılan kadına (Şahika Tekand) karşı duyduğu tutkuyu, onun geri dönmesini bekleyişini ve bu tutkunun giderek bir saplantıya dönüşmesini anlatır. Başlarda köhne bir taşra oteli olmaktan başka özelliği yokmuş gibi görünen otel, Zebercet'in umutsuz bekleyişi, başkalarıyla iletişimi keserek artık otele müşteri kabul etmemesi, aynı zamanda otelin ve Zebercet'in geçmişine dair edindiğimiz bilgiler ile giderek kasvetli ve ürkütücü bir atmosfere bürünür.

 

Son Yorumlar

Yandex.Metrica