Hacıbayram camii civarı. İlkokul sonrasına denk düşen dönemim. Orta yerde bir araba. Ön kaputun üzerinde kavanozda gelip geçenlere bakan bir canlı var. Etraftaki bağırmaları, satıcının yüksek sesle söylediği hiçbir şeyi duymaz oluyorsunuz. Aslında az sonra kura çekilecek, elimizdeki kağıtlardan büyük hediyeler çıkacak. Ben çocuk ilgisiyle sadece yılana odaklandım ama arabanın üzerinde ve içinde boş yer yok. Dönemin en lüks cihazları, ev için görülebilecek ihtiyaç halini işaret eden bir sürü ıvır zıvır. Neden sonra satıcının yüksek sesle haykırdıklarını duyuyorum. Eğer kuraya katılırsak, bu yüksek meblağlarla alınabilecek eşyalar bizim olabilecek. Satıcı bir yandan arabanın kaputuna vuruyor yumruğuyla. Yılanın hoplamasını görmemizi istiyor. Kura çekildikten sonra bir de yılan gösterisi yapılacak. Avucumda tuttuğum parayı uzattığımda yanımda yöremde olan herkese pahalı hediyelerin çıktığını duyuruyordu satıcı. Adamın biri duvar saatini eline alıyor ve havaya kaldırıyor. Biri mini fırının sahibi olmuş, bir tanesi de avizenin. Kasetçalar, radyo, mini televizyon ise bir başkasına çıkmış. Etraf bayram yeri gibi. Hediyesi çıkmayan bir ben kalmışım. Bense büyülenmiş gibi kavanozdaki yılana bakıyorum. Acaba nasıl bir gösteri olacak. Adam yılanı eline alacak, tıslamasını mı izlettirecek bize. Ya yılan adamı sokarsa? Ya elinden kurtulup kalabalığa ulaşırsa yılan? Ben sorularla boğuşurken çevrem ıssızlaşmaya başladı. Az önce bağıran satıcıdan çıt çıkmıyordu. Ben hediyemi aldım, ben de, ben de diyenler sessizliğe gömüldü. Farkına varmadan satıcıya dönerek, 'yılan gösterisi ne zaman' diye sordum. Adam sert bakışlarını bana döndürdüğünde yanımda biten biri 'evlat, uç buralardan' dedi. Şaşırmış kalmıştım. Meğer gördüğüm her şey bir oyunmuş. Satıcı ve adamları etrafı galeyana getirip, insanları kekliyormuş.

Beyaz Melek,  Kardelen travesti!

Önceki akşam Güneşi Gördüm filminin galasına katıldım. Çekimleri için Kars'a gitmiş, Mahsun Kırmızıgül'ün sinemasal çabasının izini sürmüştüm. İlk filmi Beyaz Melek beni heyecanlandırmıştı. Her ne kadar ödül verecek merciler ve büyük sinema yazarları rezerv koysa da mutlu olan az sayıda sinema eleştirmeni arasında olmaktan yana bir sıkıntım yoktu. Sonra film başladı ve ben hâlâ yılanın kavanozdan çıkmasını bekliyordum. Meğerse güneşi bir travesti görmüş, bize de 'nasıl yani' demek düşmüş!

Eğer yolunuz güneydoğu bölgesine düştüyse, Türkiye'nin son çeyrek asrını heba eden terör yüzünden çekilen sıkıntıları fark edersiniz. Vatan toprağı değil de başka bir ülkenin toprağı gibi bir algılamanın içinde düşmekten kendinizi kurtarabilirseniz, oraların 'BİZ'e ait olduğunu anlayabilirsiniz. Birlikte içtiğiniz kaçak çay eşliğinde 'onlar' gibi görünen dost canlısı insanlarla ortak yönlerinizin farkına varır ve ayrıntıların birileri tarafından yüklemi düşmüş cümleye dönüştürüldüğünü bilirsiniz. Boynu bükük, bir çift hüzünlü göze sahip insanların anayurdunda içimizi acıtan hikayeler dinledik. Mutsuzluğumuzu yüzümüzden, onlar mutlu olunca silebildik. Uzak diyarlardan kurgulanan ve içeriden 'oyuncu' devşirmesi kolay olan bir oyunun 'beyaz'ı kirleten ve 'toz'a döndüren yönünü fark etmek dert sahibi yaptı bizi. Bu dert iki taraflı öldürdü. Benim memleketimden nice civan göklere erişmek istercesine yücelen dağlarda şehid oldu. Karadeniz şehit cenazelerinde ağlamıyor, 'vatan sağolsun' diyordu. Orada da ölen birileri vardı. Kimdi onlar?

Eurovizyonda 'Hadise' bölgede mesele

Türkiye kendisiyle yüzleşebileceği fırsatları kaçırmakla akan kanı çoğalttı. Darbelere destek veren gizli güçlerin, aykırı gibi görünen figürleri aynı anda beslediği gerçeğine henüz iddianameler vesilesiyle tanık olduk. Meselemizi anlayabilmek için dışarının baskısını bekliyor gibiydik. Diyarbakır Ulucamii'nde bir komutanla aynı safta namaz kılmayı özleyen âmâ amcanın hayali henüz gerçekleşmiş değil. Bastırdığı broşürde farklı diller yer aldığı için görevinden alınan belediye başkanı, kendi memleketinde derdini anlatabileceği bir merci bulamıyor. Eurovizyon'a İngilizce şarkılarla katılmayı maharet sayan ülkem, Kürtçe klip çekeceğim dediği için Ahmet Kaya'nın linç edilişine tanık oluyordu. Bu yıl Eurovizyon'da bir 'Hadise' çıkacak belki ama, ülkemin kendisiyle barışmasının bir 'vesilesi' ortalarda görünmüyor. Eğer kendi bölgesinde yaşanan acıları anlatabilmek için bir 'travesti'nin arkasına saklanabiliyorsa bir yönetmen, umuda ve çocuklara adadığı filminde Tarlabaşı'nda barlarda ne aradığına bakmak gerek. "Aradığınız ödül, Travesti'nin elindeki kutuda saklı. Lütfen, rahatlayın, Beyaz Melek'teki tehlike geçti, Ulu sinema eleştirmenleri size tam not verecek. Lütfen şaşırmayın!"

Beyaz Melek filmini izlemiş ve beğenmiş biri olarak tüm beğenime rağmen demiştim ki, 'Mahsun Kırmızıgül filmi kendisi yöneterek bize bir iyilik bir de kötülük yapmış. İyiliği, konuya hakim olmayan bir yönetmenle şehirle köy arasındaki dost köprüsü, insan sıcaklığını bu derece yansıtarak veremeyebilirdi. Bundan hem kendini hem de bizi korumuş. Ama Anadolu'yu da, şehir hayatını da çok iyi bilen bir yönetmenle çalışsaydı, iyi bir film yapmakla kalmaz, uzun yıllar izlenebilecek, belki de festival festival dolaşacak kült bir film ortaya çıkarabilirdi."

Kırmızıgül'ün sinema kariyeri

Güneşi görünce yanılmadığımı anladım. Mahsun Kırmızıgül, bu kez ne bize ne de kendine bir iyilik yaptı. Hadi biz seyreder geçeriz, işimiz izlemek, peki ya kendisi? Üzülerek ifade ediyorum ki, Mahsun Kırmızıgül'ün sinema kariyeri burada ağır yara almıştır. Elbette ki yelkenleri daha çok şişecek bundan sonra. Kendisine çok büyük destek gelecek. Beyaz Melek'te onu ciddiye almayan sinema çevreleri övgüler düzecek Mahsun'a. Hatta belki de Yılmaz Güney'in geri döndüğü kehaneti bile allanıp pullanacak. Peki ama beni bu kadar can sıkıcı durumda bırakan ne? Madem film egemen yapının seveceği bir düzlemde seyredecek, ilgi görecek, belki de dünya çapında ödüllere boğulacak, öyleyse mesele nedir?

Mahsun Kırmızıgül, güneydoğuda yaşanan acıyı yansıtmakta başarı gösterememiştir. Güneşi Gördüm'ün en önemli karakteri haline getirdiği travestinin filmin bütününü ilmekleyen tek bağ olmasının sebebi bu. Filmin afişlerinden tutun da fragmanlarına kadar, seyirciyi yanıltmayı tercih etti Mahsun Kırmızıgül. Farklı farklı hikayeleri bir araya getireyim derken, konuyu dağıtıvermiş, toparlamak için de Beyoğlu'nun arka sokaklarında travesti arayışına çıkmış!

Filmi anlayabilmek için konusuna şöyle bir göz atalım. Askeri helikopterler mağarada saklanan teröristlere saldırdığında Mahsun ve kardeşi iki ateş arasında kalır. Onlar köylerindeki ürünleri satmak için diğer köylere gitmektedirler. Neyse ki helikopterdeki askerler keklik gibi seken iki kardeşi tanır da ölmekten kurtulurlar. Terör nedeniyle köyler boşaltılmıştır. Birbirine tutkun bir avuç insan köyü terk etmek istemez. Ama çember daralmıştır. Mahsun Kırmızıgül'ün oynadığı karakterin yarım babalık sevincine eşlik eder izleyici. Çocukları hep kız olmuştur, erkek çocuk beklemektedir. Erkek evlat dünyaya geldiğinde Mahsun yukarı doğru kaldırır ellerini ve afişteki görüntü oluşur. Bu arada müzik de yabancımız değildir. Aslan Kral çizgi filmindeki benzer sahne müzikle de örtüşmüştür. Köyde asıl dramı bir anne ve baba yaşamaktadır. Çünkü evlatlarından biri asker biri de dağlardadır. Dağdaki, eve ailesini gizlice görmeye geldiğinde şu manidar ve acı tablo izleyiciyi derinden sarsar. Birbirine sarılamayan iki kardeşten asker olanı sorar ağabeyine: Eğer çatışma esnasında karşılaşırsak ne olacak? Cevap tüm milliyetçi duygulardan sıyrılmayı gerektirecek kadar ağır: Ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit.

Köy boşaltma, işkenceler, bitmeyen acı...

Devlet baba artık köyü boşaltın der. Ama nereye gideceklerdir? Ve nasıl geçineceklerdir? Dağdaki evladının ölümüyle yıkılan aile, askerden dönen evlatlarıyla Norveç'e doğru yola çıkar. Havasız bir tır kasasındaki 'kaçak' yolculuk yakın akrabayla buluşunca sona erer. Bu sahnede Diyarbakır cezaevinde yapılan işkencelerin PKK'nın güçlenmesine, pek çok insanın da acı çekmesine yol açtığını öğreniriz. Çünkü Norveç'teki mecburi sürgün, vatan hasretiyle güneşi göremediği bu şehirde -ülkesinde hiçbir zaman gerçekleşmeyecek- insani standartları yüksek bir yaşam sürmektedir. Ayağını mayına bastığı için kaybeden kardeş için protez bacak takılacak ve hiç gülmeyen annenin yüzü biraz olsun gülecektir. Duvara ise iki kardeşin fotoğrafı korkusuzca asılabilecektir. Diğer aile ise İstanbul'a yerleşir. Kamil Sönmez'i görürüz. Çünkü onun yanında balıkçılık yapacaklardır. Ama Sönmez bırakın espri yapmayı, Karadenizli neşesini göstermeyi, senaryo gereği hiç konuşmaz bile. Annenin içine attıkları sancılarla gün yüzüne çıkar ve bir hastanede tedavi altına alınır. Evdeki çocuklara ise gözleri görmeyen dede bakmaktadır. Çocuklardan biri, akraba evliliğinden olsa gerek, sakat doğmuştur ve altını pisleten çocuğu yıkamak için annenin hayatında ilk defa gördüğü ve eve aldırdığı çamaşır makinesine doğru ilerlerler....

Artık kız çocukları Devlet Ana'ya teslim edilmiştir. Okuyacaklar ve iyi bir gelecekleri olacaktır. Büyük heyecanlarla beklenen erkek bebeğin erken hüznü değildir sadece aileyi bırakmayan. Köyden gelen kardeşlerden biri kadınsı bir tiptir. Tarlabaşı'nda travestilerle tanışır ve 'enişte'nin yanağına kondurduğu öpücükle 'iş hayatı'na girer. Ağabeyi onun bu halini görünce öldüresiye döver. Evden kaçan ve ismini de kendi gibi 'dönüştüren' karakter, Can(su)'ya bir kardelen hikayesi anlatır. Kardelen güneşi gördüğünde ölür. Gerisini anladınız siz. Ağabeyinin peşini bırakmaması üzerine Galata Köprüsü'nde buluşurlar. Bu sahnede isyan vardır: Böyle olmayı ben istemedim. Mahsun'un vurma dediği sahnede travesti kardeş, yattığı erkekleri sayar ve fuhuş yaptığını gözüne gözüne sokmaya çalışır ağabeyinin. Kurşun adresini bulduğunda geriye gözyaşları bırakır. Kardelen güneşi görmüş ve ölmüştür.

Devlet baba kötü, devlet anne cici

Mahsun Kırmızıgül, bölgemizde olan sorunları anlatmanın kolay olmadığını biliyor. Ayranı köpürtülen, ırksal ayrıksılığı yüceltilen memlekette ya cesaretle anlatacaktır öyküsünü, ya da "Devlet Baba sen çok kötüsün, Devlet Anne sen ne cicisin" pozlarından mevzuyu 'aheste çek kürekleri mehtab uyanmasın'a demirleyecektir. Ahmet Kaya'nın başına gelenlerden ders almayacak mıdır Mahsun Kırmızıgül. Kaya'yı saldırılarıyla ülkeyi terk etmeye zorlayan Reha Muhtar mantığı tam da bu noktada "Mahsun Kırmızıgül PKK'lı değildir" konulu bir yazı kaleme alıyor. Oh be, derin nefes alma zamanı. Oysa bölgedeki herkese PKK'lı muamelesi yapma aymazlığı aramızdaki ayrılığı körükledi. Dış destekli oyunlar kardeşi kardeşe düşman etti. Mahsun Kırmızıgül 'kardeşlik türküleri' dışında bir şey söylemedi. Gel de bunu bizim anlı şanlı medya ve sanat çevrelerine anlat! Kürt gördüğünde aklına PKK gelen sert çocuklar 'kan' istiyordu: İtiraf et!

Mahsun Kırmızıgül derdini anlatmak yerine farklı bir yol izledi. Türk Sineması'nda hâlâ bir tabu gibi görülen 'çatışma'ya insani duyarlılıkla yaklaştı. Ama bunun yetmeyeceğini biliyordu. Kendini kanıtlamalıydı. Onu kurtaracak karakter ise bir 'öteki'ydi. Türk toplumunun bu dönemki imtihanı 'öteki' ile. Ülkenin çoğunluğunu oluşturan dindarlar bile 'öteki' olmaktan kurtulamıyordu, hem de iktidar yanlarında olsa dahi. Mahsun'un 'öteki'si bir travesti.

Aileler bu filme uzak durur

Sanat çevreleri, modern dünya, travesti üzerinden kurulan öyküye bayılacaktı. Belki de bir türlü vermedikleri ödülleri de yollara sererlerdi, kim bilir. İşte bu noktada yanlış anlamalar başlayacaktır. İslam inancıyla örtüşmeyen bu 'cins' durumu üzerinden 'hoşgörü(süz)lüğümüz gıdıklanacak. Kürtlerin yaşadığı acıyı anlatabilmek için bir travesti'nin 'öteki'liğine sığınan sevgili Mahsun Kırmızıgül'ün cevaplaması gereken sorular var. İşe silahın karışması hiç hoş değil. Burayı geçiyorum. Bu öfke patlaması acaba 'öteki'leşmeye mi? Erkek kardeşin bir kız olduğunu düşünelim ve büyükşehirde 'hayat kadını' olmayı seçtiğini. Ne değişecekti? Yani bu filmin bir başka 'öteki'ye ihtiyacı hiç yoktu. 'Çocuklara ve umuda' adanan bir yapıtın insicamını travesti barlarla bozan bu film hiç kuşku yok, aileleri sinemadan uzak tutacaktır.

İlk filmini çok sevdiğim Mahsun Kırmızıgül'ün cesaretle yola çıkabileceği ve iyi bildiği 'acı'yı  içeren bir konuda bu kaçak güreşini anlayamıyorum. Kırmızıgül'ün Yılmaz Güney olma fırsatı kaçmıştır sevgili Emre Kınay.

İlk filmin görselliği bu filmde yerini sıradanlığa bırakıyor, birkaç sahne dışında. Çocuklar üzerinden başladığı gibi devam edebilseydi film, belki de bir şaheserden söz edebilecektik. Köyde başarı gösteren yönetmen şehirde alabora oluyor, tutuklaşıveriyor birden. İlk filminde cuk oturan koşan Mahsun görüntüleri bu filmde sıradan bir dizi klişesine dönüşüyor ve gerekli gereksiz 'Mirkelam'lığa düşüyor. Köyde; biz buraları terk edersek ne yaparız, şehirde ne ederiz diyen ailelerin maddi sıkıntısına dair hiçbir işaret yok. 12 bin avroyu bulup Norveç'e giden aile, İstanbul'a gelip iki aylık kirayı peşin verip her şeyi güllük gülistanlık hale çeviren bir diğer aile...

Köylerinden göç etmek zorunda kalıp Diyarbakır'ın varoşlarında türlü sıkıntılar çeken insanların acıları var mı bu filmde? Dağılan yuvalar, uyuşturucu ticaretine verilen kurbanlar, hayatını bir hiç uğruna dağda tüketenler? Eline geçen gücü bölgedeki insanların hayatını cehenneme çevirerek 'insanlığı boğan' tipler?

Bu filmin Avrupa'da, Amerika'da büyük ödüller almasını bekliyorum. Siyad ödülünü unutmuş değilim tabiî ki. Yeşilçam, İstanbul Film Festivali, İpek Yolu... Sean Penn "Milk"le başarır da Mahsun Kırmızıgül niye 'Güneşi Gördüm"le başaramasın. Hazır elde solmuş bir Karanfil öyküsü varken. "Sloomdog Millionaire"  gibi bir film beklemek hayalmiş meğer. Sıradan bir konudan şaheser çıkaran Hintliler gibi öykülerimiz yok bizim. Çatışmalarımız (!), acılarımız (!), Keşmir sorunumuz (!), varlık içindeki yokluğumuz...

Meğer bizler 'Truman Şov' içindeymişiz ve her şey bir filmden ibaretmiş!

Kaynak : bünyamin yılmaz

Son Yorumlar (1)

enigmacuture avatar enigmacuture 17 Mart 2009 12:22:03

4

ilginç bir benzetme yapılmış

Yandex.Metrica