Yeni Site Hakkındaki Yorumlarınızı
Bize Bildirin!

Selim İleri

Selim İleri

Doğum Yeri : İstanbul

Doğum Tarihi : 30 Nisan 1949

Eğitim : İstanbul Hukuk Fakültesi, ikinci sınıftan terk

Hakkında : Bilim adamı Profesör Hilmi İleri'nin oğludur.Lise hayatına Galatasaray Lisesinde başlamış sonra Atatürk Erkek Lisesine geçmiştir.1968 yılında Atatürk Erkek Lisesi'ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini yarıda bıraktı. 19 yaşında Cumartesi Yalnızlığı isimli ilk öykü kitabı yayınlandı. İlk yazısını 1967 yılında, Yeni Ufuklar dergisinde yayımladı. 1998 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığınca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır. Romanlarında ve öykülerinde bireyin zengin iç dünyasını başarıyla yansıtabilen yazar,ilk eserlerinde bireyler arasındaki iletişimsizlikleri de ön plana çıkarır. Yıllarca, Cumhuriyet gazetesinin kültür-sanat sayfasında, "Yazı Odası" köşesinde makaleler yazmıştır. Radyo ve televizyonlara birçok program yapan yazar, 2008'in yarısında başlayan programı "Selim İleri'nin Not Defterinden"i de sunuyor. Her pazar canlı olarak yayımlanan programı, TRT-2 sunuyor. Ayrıca 2008 yılından beri Zaman Gazetesi'nin Cumartesi ekinde İstanbul'la ilgili yazılar kaleme almaktadır.

Resimler



mncelik

29 Ekim 2015 11:16

Yeşilçam’a adım atışım... Pastırma Yazı yayınlanmış mı, yayınlanmamış mı, pek çıkaramıyorum. Yaz sonuna yaklaşan günlerdi. Kemal Tahir’in evinde Halit Refiğ’le tanıştım. O dönemlerde Türk sinemasının iyi bir seyircisiydim. Beyoğlu Lüks, Elmadağ Şan, Pangaltı İnci sinemaları benim için bir üçgendi; bütün Türk filmlerini izliyordum. Bugün o sinema salonlarının üçü de yok. Galiba önce Lüks’ün acı sonu geldi ve Lüks lâhmacun salonu oldu. Şan yandı; İnci de nice zamanlar bomboş, bakımsız kaldıktan sonra yıkıldı, yenilerde yıkıldı. Geçenlerde önünden geçiyorduk, İnci’nin yerinde yeller estiğini üzülerek gördüm. İnci’de sayısız yerli film izlemiştim; örnekse, Attilâ İlhan’ın senaryosunu yazdığı, unutamadığım Ver Elini İstanbul, uzaktan bir Orhan Kemal havası da estiren o ağır melodram Bütün Suçumuz Sevmek, ötekiler... Halit Refiğ’in bugün de çok sevdiğim filmi Şehirdeki Yabancı’yı Şan’da izlemiştim. Yine Halit Bey’den Gurbet Kuşları benim için bir başyapıttı. Sonra, Haremde Dört Kadın... Yaz sonu akşamı bu filmleri andık galiba. Kıyısından köşesinden sinema dünyasına girecektim Halit Refiğ’den beklenmedik bir öneri geldi: Halit Bey Türk sinemasının yeni senaryo yazarlarına ihtiyaç duyduğu kanısındaydı. “Yazmayı düşünür müsünüz?” diye sormuştu. Senaryo yazarlığı konusunda en küçük bir bilgim yoktu: Teknik, diyalog, sahneleme, hiçbiri; hatta tek bir senaryo bile okumamıştım. Fakat sevinçten havalara uçuyordum: Artık senaryo yazacak, kıyısından köşesinden sinema dünyasına girecektim! “İlk fırsatta” -Halit Bey böyle söylüyordu- birlikte çalışacaktık. Zaten geçim sorunlarım vardı, senaryo yazmak çıkış yolu olabilirdi. Halit Refiğ sözünü tuttu. Küçük bir yapım firmasından aramışlar, film istemişler. Halit Bey konuşmuş, anlaşmış; on beş gün geçmiş geçmemişti, beni aradı. Bir Fransız filmi uyarlanacak; Halit Bey, Fikret Hakan’lı, Sevda Ferdağ’lı, Arzu Okay ve Yusuf Sezgin’li başrol kadrosu kurmuş. Erman Han’ın bitişiğinde, eski bir Beyoğlu apartmanında, yarı stüdyo yarı yapımevi bir kattaki o akşamüzeri belleğimde pırıl pırıl; oysa kırk üç kırk dört yıl geçti. Uyduruk bir Fransız filmini seyrediyoruz: İki kuşağın hikâyesi, gençliğin sonunda olanlar ve ilkgençlik çağındakiler... O kadar heyecanlıyım ki, filmi doğru dürüst takip edemiyorum. Bir ara Fikret Hakan geldi, ardından Sevda Ferdağ; film başa alındı filan. Ünlü oyuncular yanı başımda, onlarla tanıştırılıyorum! Fikret Hakan gerçek bir edebiyatsever olduğu için ‘genç’ hikâyeci Selim’le çok ilgileniyor, Sevda daha mesafeli, daha ilgisiz. O güne kadar sinema artistlerini sadece sokakta görmüştüm: Muhterem Nur Cihangir’de, mahallemizde film çevirmişti. Gramafon Hâlâ Çalıyor’da yazdığım gibi, Belgin Doruk Kumrulu Yokuş’ta oturan annesini ziyarete gelmiş, bütün Cihangir sokaklara fırlamıştı. Galatasaray’da Göksel Arsoy’u görmüştüm. Bir de Türkân Şoray olayı: Türkân Hanım Taksim Anıtı önünde film çeviriyor... Şimdiyse, Fikret Hakan uyarlanacak film öyküsü için bir şeyler söylüyor, Halit Bey’le, benimle tartışıyor!.. Halit Bey’in evine gidip gelmeye başladım. Birlikte çalışacağız. Halit Bey senaryo için beş bin lira almış, yarısını hemen bana verdi. İki bin beş yüz lira benim için inanılmaz bir para. Ama Halit Bey senaryoculuk konusundaki uçsuz bucaksız bilgisizliğimden habersiz. Dahası, uyarlanması beklenen aşk hikâyesini toplumsal bildirimi olan bambaşka bir hikâyeye oturtmuş. Kuşaklar arası zihniyet çatışması üzerine etkileyici bir hikâye. ‘Yer bakmak’ -öyle denirdi- üzere Adana’ya, Mersin ve İskenderun’a gittik. İstanbul’da handiyse kış başlangıcıydı, oralarda hâlâ yaz, yaz sonu. Ve oraları ilk kez görüyordum. Ilıman iklim, eski Mersin’den kalma evler, sokaklar başımı döndürmüştü. Mersin çok güzel bir kentti; turunçgil bahçeleri, deniz kıyısı, günbatımları... Bütün bir Reşat Nuri romanı yaşar gibiydim; her köşede Eski Hastalık varlığını koruyordu. Bilmem bugün yine öyle midir Mersin? Tek satır, tek cümle yazamadım Dört beş gün sonra İstanbul’a döndük. Halit Bey, başına geleceklerden habersiz, “Sen doğrudan tretmanı yaz; fazla vakit yok, havalar soğumadan çekim başlamalı” dedi. Portakal bahçelerini görsel açıdan çok beğenmişti, önce o sahneler çekilecekti, portakallar toplanmadan. Ben hiçbir şey, tek satır, tek cümle yazamadım. Demin söylediğim gibi, sahne nerde başlar, nasıl noktalanır, plan nedir, diyalog ne kadar uzun olabilir, haberim yok! Halit Bey durumu anladığında iş işten geçmişti. Vakit iyice azalmış, portakallar belki de toplanıyor!.. Cennetin Kapıları böylece, bu koşullar altında yazıldı; yani sevgili Halit Bey yazdı. Cennetin Kapıları’nda yönetmen yardımcılığı yapmak istedim, ‘ikinci asistan’... Senaryo yazarlığım gibi, ikinci asistanlığım da berbattı. Şimdiyi bilmem ama, o yıllarda sinemanın âdeta faşizan denebilecek bir düzeni vardı. O düzene, ast-üst ilişkilerine ayak uyduramazsanız sizin de ayakta durmanıza imkân kalmıyor. Kısacası, astın üste itaati şart. Durmadan tersini yapıyordum. Çekim ekibinin alay konusu olmuştum... O zamanlar film yıldızlarına -sanırım bugün de öyledir-, hele Anadolu kentlerinde, halkın inanılmaz sevgi gösterileri olurdu. Adana’da halk, Sevda’yla Fikret’i görmek için birbirine girdi. O kadar ki, Fikret’in kullandığı otomobili handiyse havaya kaldırdılar. İstanbul’daki çekimlerde Şaziye Moral’ı tanıma fırsatım oldu. Türk tiyatrosunun ilk kadın oyuncularından Şaziye Moral çok değerli bir insandı, gerçek bir sanatkâr. Uzun uzadıya sohbet ediyorduk ve bu sohbetler hayatımın kazançları arasındadır. Şaziye Hanım setle arasına gerekli mesafeyi koyuyor, işten arta kalan zamanda ekibe uzak durmayı tercih ediyordu. Ondan, tiyatromuzun ülküler, ama bir yandan da endişeler, kaygılarla donanmış ilk günlerini dinleme, öğrenme fırsatını buldum. Bu güzel ve acı anıları not etmediğime bugün pişmanım. Aklımda kalanlarıysa, hayli sonra, Afife Jale senaryosunda işlemeye çalışmıştım... Cennetin Kapıları yapımevinin maddî yetersizliği dolayısıyla yarım kaldı. Halit Bey iş ahlâkının sorumluluğuyla çok direndi ama, sonunda, sahneler gereğince görselleşemeyince, çekimi bıraktı. Hiçbir şey söylemeden, seti sessizce bırakıp gidişini hatırlıyorum. Sessiz ama çok üzgün. Cennetin Kapıları, yıllar sonra, Fikret Hakan’ın yönetmenliğinde bitirilecekti. Senaryo kaybolmuştu; Fikret Hakan çekilmiş bölümleri izledikten sonra, boşlukta kalan bölümler için galiba yeni sahneler yazdı. Bana gelince, bu ilk sinema deneyiminden düşbozumuyla ayrılıyordum. İki bin beş yüz lirayı cebime atmış, gönül rahatlığıyla harcamış, tek satır yazmamıştım. İkinci asistanlığım tam bir fiyaskoydu. Set ilişkilerim korkunç acemiceydi. Ama Halit Refiğ, Sevda Ferdağ, Fikret Hakan gibi çok değerli dostlar kazanmıştım. Faruk Şüyün, yazarlıkta kırkıncı yılım için, Akatlar Kültür Merkezi’nde bir gece düzenlemişti. O gece benim için konuşmak inceliğini esirgemeyen Halit Refiğ, geçmişin senaryo macerasını ben anlatınca, başarısızlığımı reddetmiş, “Sonra yazdıklarını analım burada” demişti... Aziz dostum Halit Bey’le ne yazık ki bir daha çalışamadık. Bazı tasarılarımız oldu ve yarım kaldı. Onlardan biri, bir televizyon dizisiydi: İlk kadın ressamımız Mihri Müşfik’in fırtınalı yaşamı. Bu yazıda durakalacak bir anı artık... (12 Temmuz 2014, Cumartesi Zaman Gazetesi )

Cevap Yaz

mansuryıldırım

7 Eylül 2014 10:40

Önemli yazarlarımızdan selim ileri belki popüler işler yapamadı sinemada ama edebiyat soslu şiirsel keşfedlmeyi bekleyen filimler yazdı yönetti.

Cevap Yaz

pencere köprü ve öte

24 Nisan 2009 16:28

her gece bodrum kitabıyla özgün bir çizgiye ulaşmıştır.zaman gazetesinde de yazmaktadır.ayrıca trt-2 de not defteri programında genelde sinema ve edebiyat ile ilgili görüşlerini akıcı bir üslupla anlatır,bu program gerçekten de vazgeçilmezlerimdendir.sait faik hikaye ödülü ve tdk roman ödülünü kazanmıştır.edebiyatımızın gerçek ustalarındandır.

Cevap Yaz

capone

23 Mayıs 2008 13:35

en önemli yazarlarımızdandır

Cevap Yaz

Alın yazısı

24 Mart 2007 08:45

Çok Değerli Bir yazarımızdır Yaralı Kurt\'u Sinema Severlerle Paylaştığı İçİN tEŞEKkür Ederim..

Cevap Yaz

mystic river

30 Mayıs 2006 19:18

sadece \'yaralı kurt\' bile onun ne kadar iyi bir kalem olduğunu göstermeye yeterli..ruhundaki zerafet senaryolarına da yansıyor..

Cevap Yaz
Yandex.Metrica