Aşka Susayanlar

8,13

( 6 kişi yorum yaptı )

Aşka Susayanlar

Sinema Filmi

1964

‘Romeo and Juliet Overture’ (06.30’dan itibaren) (1886) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky).
Semt pazarında karşılaşmışlar.
Ahmet; “Suna, niye kaçıyorsunuz benden?”
Suna; “Ne olur, bırakın beni gideyim.”
Ahmet; “Benden kaçmanız için sebep yok. İki aydır sizi görebilmek için dolaşıyorum. Ne olur gitmeyin. Size anlatacak o kadar çok şeyim var ki. Belki anlatamıyorum ama hayatımızı doldurdunuz. Ekrem’i Sirkeci’de bir otelde tanıdım. Anadolu’dan gelmiştim. Çalışmak, para biriktirip Almanya’ya gitmek istiyordum. O askerden dönmüştü. Zengindi ama ne yapacağını bilemiyordu. Sokaklarda serseri serseri dolaşıyorduk. Ve size rastladık. Sizi tanıdıktan sonra da yıllarca boşuna yaşadığımızı hissettik.”


‘Some Came Running’ adlı roman (1957) (James Jones) ve renkli Hollywood çevriminin (1958) siyah beya z Yeşilçam uyarlaması. Ayrıca biraz ‘Byelkin Hikâyeleri: Menzil Bekçisi’nden (1831) (Alexander Puşkin) (1997-Cem Yayınevi) (Çeviren Ataol Behramoğlu) yararlanılmış.
‘Başka dünyalara, başka toplum katlarına ait iki delikanlı ve ezik bir sokak kadınının öyküsü’.
Jenerikte, Rus folklorundan ‘Dve Guitari (Les Deux Guitares)’ ile Sirkeci-Harem arabalı vapurundayız. Hakiki Jet otobüsündeki denizci Asteğmen Ekrem yedi tepeli şehrine kavuşmuş. ‘Aşka Tövbe’de (1968) tekrar göreceğimiz köşke gidiyor. Rıhtımda bindiği taksinin ‘T 59597’ olan plakası indiğinde farklıydı; ‘34 AC 294’.
Paul Whiteman Orkestrası’nın ‘50th Anniversary’ albümündeki (1956) ‘Les Feuilles Mortes (Autumn Leaves)’ (1945) (Joseph Kosma / Jacques Prevert / Johnny Mercer). “Askerliğimi bitirdiğim ve İstanbul’a döndüğüm gün hiç de mutlu değildim. Babaevine girdiğimde yıllar önce bıraktığım tatsız, üzücü, aynı monoton hayata devam edeceğimi biliyordum. Abimle aynı çatı altında bu kötü hayatı yeni baştan yaşamak, uğradığım haksızlığa tekrar boyun eğmek benim için artık imkânsızdı. İşte bu düşünceler içinde hayata bir başıma atılmaya karar vermiş ve geldiğim gibi habersizce ne Abime ne de yengeme görünmeden (‘görünerek’ demeliydi) köşkü terk etmiştim.”
İki yıllık ayrılığın asıl iyi tarafı ‘yalnız kalıp kafasını dinlemek olmuş’. Nasıl bir psikolojik durumdaysa nişanlısı Tülin’e bile aylardır mektup yazmamış. Sonradan “Sadece hayatımı değiştirmem gerektiğini anladım” diyecektir.
Sirkeci, Alemdar Oteli’nde tek yataklılar dolu olduğu için iki yataklı odaya yerleşir. Oda arkadaşı bir mozaik ustası. ‘Fayans yapar astar çekermiş’. İşler ‘üç aydır kesat gidince Anadolu’daki kasabasından buralara gelmiş’. Ümit fakirin ekmeği, Almanya’ya gitmeyi bile planlıyor.
Ray Conniff Orkestrası’nın ‘Conniff Meets Butterfield’ uzunçalarındaki (1959) ‘Something To Remember You By’ (1930) (Howard Dietz / Arthur Schwartz). Beyoğlu’nu gezdikleri gecenin ardından iş arama faslı başlar.
‘Si minör 6 Numaralı Senfoni, Op. 74 (Pathétique); II. Allegro con grazia’ (1893) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky). Ekrem’in tek yaptığı arkadaşına bavulundan çıkardığı kravatı vermek ve yorganı başına çekmek. “Sen çıldırdın mı? İş aramak benim neyime? Sen kendine ara” diyor. Böylesine tuzu kuru.
‘Si minör Manfred Senfonisi, Op. 58: I. Lento lugubre-Moderato con moto’ (1885) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky). Ahmet’in ilk başvurduğu yerde filmin bir sürprizi var. Çalışanlardan biri, henüz 13 yaşındaki Gülgün Erdem. Çekimler Merkez Reklam’da yapılmış. Müracaattaki erkek görevli, bir bayanla konuşmaktaydı. Delikanlıya, eliyle ‘hayır’ anlamında bir yanıt veriyor sadece.
Ekrem ise büyük bir rahatlık içinde. Ne iş aramak ne bir şey. Amaçsızca dolaşırken yengesi Meliha’ya rastlar. Genç kadın eve gelmesini ve aradaki kırgınlığın bitmesini istiyor. Kahramanımız, Abisinin ‘dolaplar çevirip parasının ve her şeyinin üstüne oturmasından’, Sedat da O’nun ‘çocukça kaprislerinden ve serseriliğinden’ şikâyetçi. Ancak bu önemli konu birer cümle ile geçiştirilmiş.
Bu arada Ahmet bir şantiyede iş bulur. Yakınlardaki Araksi Hebo’nun evinde, ayda 100 liraya bir oda tutmuş.
Sıra aile ziyaretinde. Ekrem, arkadaşını da yanına alarak gittiğinde Abisi Sedat’ı, Tülin’i, Hikmet Bey ve Muazzez Arçay’ı tanıyoruz. Sedat, hâlâ beraber çalışabileceklerini düşünüyordu.
Sedat; “Bana öyle geliyor ki senle kafa kafaya versek…”
Ekrem; “Vazgeç Abi! Kafalarımızın sağlam kalması daha iyi.”
Aralarındaki bağ iyice gevşemiş. Kahramanımız buraya dönmeyi düşünmüyordu. Gelişen olaylarla, üstelik yanına bir de kadın alarak geri gelecektir.
Bir gece bizimkiler, dostu Bahri Beyat’dan dayak yiyen Suna’yı kurtarırlar. Eczanede yaralarını sardırdıktan sonra evine götürüyorlar. Buraya ev demek çok zor. Kilit falan hak getire. Kapı hafifçe ittirilince açılıyor. Elektrik kesik olduğu için aydınlatma gaz lambası ile. ‘Kahve yok. Çay da o sabah bitmiş’. Her yer perişan. Ancak genç kız öylesine güzel ki ikisi de âşık olur.
‘6 Numaralı Si minör Senfoni, Op. 74 (Pathétique): I. Adagio-Allegro non troppo’ (05.30’dan itibaren) (1893) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky). Tam gideceklerken Suna “Ne olur gitmeyin. Gelirse beni öldürür” diye yalvarıyor. Bu sahnelerde daha çok Ekrem ile beraber.
Yıllar önce köyünü bırakıp Bahri’nin eline düşmüş. Nedeni tam belli değil.
‘Mi minör 9 Numaralı Senfoni (From the New World), Op. 95, B. 178; I. Adagio-Allegro molto’ (1893) (Antonin Dvorák). Boğaz’ı gören kır kahvesinde söylediklerinden bir şeyler anlamaya çalışıyoruz; “O’nu tanıdığım zaman çok küçüktüm. Birdenbire hayatıma girdi. Sonra büyük şehirler, barlar, oteller. İnsanın üç kuruş etmediğini anlayıp da kustuğu yerler. Ve İstanbul’da buldum kendimi.” Şimdi Ekrem’in yanında ‘kendisini ilk defa alınıp satılan bir maldan farklı görüyormuş’.
Suna’yı Hotel Lozan Palas’a yerleştirirler. Zorlu bir sürecin eşiğinde olduklarını anlamaları uzun sürmeyecektir.
‘Si minör Manfred Senfonisi, Op. 58: IV. Allegro con fuoco’(1885) (Pyotr Ilyich Tchaikovsky). Genç kız yalnızken Bahri gelmiş. Odaya zorla girişi ve konuşmaları bu melodi ile. Erkeğin durumu çok çarpıcı. Başkalarına ‘satarken’ değil ama Ekrem’e ilgisini hissedince ‘kadınını sevmeye, kıskanmaya başlamış’.
Suna; “Ne istiyorsun benden?”
Bahri; “Seni almaya geldim.”
Suna; “Her şey bitti. Görmek istemiyorum seni. Görmek istemiyorum artık. Para bulurum sana, istediğin kadar. Çalışırım. Ne olur, bir fırsat ver bana ne olur. Yeni insanlar tanıdım. Hayatı, yaşamayı sevdiren insanlar. Başka birini, seni seven birini bulursun. Artık acı çekmek istemiyorum. Yalvarırım bırak beni.”
Bahri; “Belki inanmayacaksın ama para filan umurumda değil artık. Galiba seni seviyorum. Götürmeye geldim seni. Ne olursa olsun götüreceğim.”
‘Prelude to the Afternoon of a Faun’ (1894) (Claude Debussy). Ama ‘rakipleri’ geldiği için yine kaçmak zorunda kalır.
Ekrem, Suna’yı Abisinin evine götürür. Nedenini Ahmet’e şöyle açıklıyor; “Otelde yalnız kalmasını istemiyorum. Sonra para da suyunu çekti.”
Aslında delikanlının davranışı şaşkınlık verici. Sedat’tan istediği 5 bin lirayı alamayınca kimseye danışmadan etmeden genç kızı eve getiriyor. Yengesinin “Tülin bu işe ne diyecek” sorusuna yanıt hazırdı. ‘Düşünmeyi bile lüzumsuz buluyormuş’.
Kısa sürede huzursuzluk başlar. Ailesiyle zaten kötü olan ilişkileri çatışmaya dönüşmeden Suna oradan kaçar. Nereye gittiği belli değil. Bu durum iki arkadaşın kavga etmesine sebep oluyor. Ahmet, aylar sonra genç kızı bulunca “Birden, nasıl olduğunu bilmiyorum, birbirimize vurduk vurduk” diye anlatacaktır.
‘West Side Story’deki (1961) ‘The Rumble’ (Leonard Bernstein / Stephen Sondheim). Kavgaları bu gerilim melodisi ile. Sanki birbirlerine değil kötü kaderlerine vuruyor gibiler.
Suna bu kez Ahmet’in evine yerleşir. Ama gönlü Ekrem’deymiş. Bu kadar sevdiği halde kaçması için şunları söylüyor; “Sevmek her şeyi halletmiyor ki. O’nu tanımadan önce yaşadığım hayat Ekrem’i daima rahatsız edecekti.”
(‘Önceki hayat’ nedense başta değil de sonra rahatsız eder).
Ahmet’in girişimiyle üçü tekrar bir araya geliyor. Eğlenmek için Lunapark’a gitmişlerdi.
Bilmiyorlar ama Bahri de orada. Attığı kurşun sevdiğini korumaya çalışan Suna’ya isabet eder.
‘Mi minör 1 Numaralı Senfoni, Op. 39; IV. Finale (Quasi Una Fantasia)’ (1898) (Jean Sibelius). Hastanedeki müdahale sonuç vermez. Doktor ‘olmadı’ anlamında başını sallıyor. Üzerinde genç kızın cesedi olan sedyeyi kendisini seven iki erkeğin arasından geçirip götürüyorlar.
Tekrar ‘Autumn Leaves (Les Feuilles Mortes)’. Filmin sonu ‘evli evine köylü köyüne’ gibi. Ekrem, içinde Abisi ve Tülin’in olduğu ‘34 AY 816’ plakalı Dodge’a, Ahmet de ‘mozaiklerine’ gidiyor.

‘Some Came Running’, askerlikten ayrılan Dave Hirsh’in 10 küsur (romanda 16) yıl sonra Parkman kasabasına gelişi ile başlıyor. Yıl 1948. Aynı adlı otele yerleşir. Chicago’daki son gecesini birlikte geçirdiği ‘sokak kadını’ Ginnie Moorehead kahramanımızın, Raymond Lanchak da tutkun olduğu genç kızın peşinde.
Dave bir yazar ama son zamanlarda yazmayı bırakmış. Abisi Frank ve ilk romanında olumsuz bir karakter olarak işlediği yengesi Agnes ile araları iyi değil.
Parkman’da kumarbaz Bama ve öğretmen Gwen French sayesinde dostluk ve aşkı bulur. Ancak Gwen’in ‘soğukluğu’ kahramanımızı Ginnie’ye itiyor.
Evlenirler. Genç kız çok mutluydu. Ne yazık ki bu uzun sürmez. Karnaval sırasında bir kurşunla, kıskançlık içindeki Raymond’ın kurşunuyla can verir.
Filmin sonunda etkilenmemek çok zor. Bama, nerede olursa olsun şapkasını çıkarmayan biri. Hasta yatağında bile. Ama Ginnie toprağa verilirken onu yavaşça çıkarır.
Sonrasında görüntü Moffett Cemetery’nin arkasında sakin sakin akan Ohio River’a kayıyor. [Benzer şeyi Yılmaz Güney’li ‘Çifte Tabancalı Kabadayı’da (1969) göreceğiz].
Her şeye karşın yaşamın devam ettiğini vurgulayan bu sahne için ta Milton, Kentucky’ye gitmişler. Kasaba çekimleri ise Indiana’daki Madison ve Jefferson County’de yapılmış.
(Romanda Dave ölüyor. Frank Sinatra’nın önerisiyle yapılan değişiklik Shirley MacLaine’e bir Oscar getirmiş).


‘9 Numaralı Mi minör Senfoni, Op. 95, B. 178; I. Adagio-Allegro molto’ (1893) (Antonin Dvorák).
Çiçeklikte Ekrem hakkında konuşuyorlar.
Suna; “Çiçekleri sever misiniz?”
Tülin; “Benim kim olduğumu biliyor musun?”
Suna; ”Hayır ama O’nu seviyorsun.”
Tülin; “Doğru O’nu seviyorum. Ama sen bunun nasıl bir duygu olduğunu anlayamazsın.”
Suna; “Biliyor musun, O’nu ben de seviyorum. Hem O’nu sevmek bana yetiyor.”
Tülin; “BAŞLANGIÇTA DAİMA BÖYLEDİR. Seni nerde tanıdı?”
Suna; “Sokakta. Yüzüm gözüm kan içindeydi. Bir erkek, O’na hiç benzemeyen bir erkek beni dövüyordu.”
(Yazan: Murat Çelenligil)


Some Came Running (1958) filminden uyarlama.

Künye

Yönetmen Cevat Şahiner , Feyzi Tuna
Senaryo ,
Yapımcı Kemal Dirim
Görüntü Yönetmeni Ali Uğur , Orhan Kapkı
Süre 90 dk
Tür Dram
Özellikler Siyah Beyaz
Ülke Türkiye
Etiketler Araba Vapuru, Lunapark, Otel Daha Fazlası

Oynayanlar

Ekrem Bora Ekrem Bora Ekrem
Semra Sar Semra Sar Suna
Özkan Yılmaz Özkan Yılmaz Ahmet
Kenan Pars Kenan Pars Sedat
Nur İnsel Nur İnsel Tülin
Filiz Dirim Filiz Dirim Meliha
Muazzez Arçay Muazzez Arçay Hikmet Bey'in Karısı
Renan Fosforoğlu Renan Fosforoğlu Hikmet Bey
Bahri Beyat Bahri Beyat Suna'nın Belalısı
Hayri Esen Hayri Esen Ekrem Bora Seslendirmesi
Adalet Cimcoz Adalet Cimcoz Semra Sar Seslendirmesi
Fuat İşhan Fuat İşhan Özkan Yılmaz Seslendirmesi
Muhip Arcıman Muhip Arcıman Kenan Pars Seslendirmesi
Alev Koral Alev Koral Filiz Dirim/Nur İnsel Seslendirmesi
Erdoğan Esenboğa Erdoğan Esenboğa Bahri Beyat Seslendirmesi

Ekip

Kamera Ekibi Paşa Gündoğdu (Kamera Asistanı)
Kaya Ererez (Kamera Asistanı)
Ses Ekibi Marko Buduris (Ses Kayıt)

Firmalar

Kıral Film (Yapım)

Son Yorumlar (6)

benimsinema avatar benimsinema 05 Ağustos 2012 16:50:48

6

film cok agir geldi bana, biran önce bitsin diye baktim binevi... ekrem zengin ama hircin bir adam ve otel arkadasi özkanla kader birligi yapmaktadir... sokakta kocasi tarafindan dövelen semraya yardim ederler ve ikiside asik olur... ekrem semrayi ev lerine alir, fakat agabeyi kanan semrayi istemez. bu durumda semraya özkan sahip cikar... semra ekremi sever, özkan fedakarlik yapip, ekremle bulusturur... lunaparkta ücü gezerlerken semranin kocasi semrayi vurur ve ölür... arkasindan ne gözyasi döken vardir nede yas tutan, ekrem evine geri döner...bence olan özkana olmustur...

caesar001 avatar caesar001 23 Temmuz 2012 10:18:07

9

Temposu durgun olmasina ragmen diyaloglari kliselerden uzak, gercekci bir film. Genel olarak karamsarlik kokmasina ragmen iyi bir eser.

FOSTERKANE avatar FOSTERKANE 26 Ekim 2011 15:55:10

filmi izlerken ilk basta o yillar icinde yapilan filmlerden farkli geldi bana ama sonuna dogru lunapark sahnesinde görünce anladim ki vincente minnelli some came running/1958 filmin in bir benzeri oldugunu. ama bire bir ayni degil senaryo cok degis tirilmis orjinal filmden pek az alinti var, lunapark sahnesi gibi.orjinal filmle farkliliklar örnegin : (karakterler ekrem/dave, ahmet/bama, suna/ginnie, sedat/frank) 1. ahmet ve ekrem suna ya asiktir ama orjinal filmde bu iki arkadasdan (frank sinatra/dean martin) tek biri bu kiza asiktir diger ise kizi sevmektede hatta hayat kadini diye onu hor görmektedir, 2. orjinal filmde frank/sedat (kenan pars) in özel hayatida görülür ,esini sekreteriye aldatamaktadir, bu türk versiyonunda gösterilmiyor  sadece bir yerde ekrem abisini tehdit ederken galiba bunu demek istemektedir, 3. Dave (frank sinatra)in yigeni kendisine asiktir bu türk versiyonunda var mi tam anlamadim, sedat in evindeki genc kiz onun kizi mi ?, 4. alkol siseleri bu filmde pek görülmez ama orjinal filmde nerdeyse iki arkadas durmadan icmektedir ve 5. kiz orjinal filmde hayat kadinidir türk versiyonunda bu gizlenmemis ama orjinal filmdeki gibi tam acik olarak anlatilmamis.some came running, minnelli musical filmleriyle ünlenen bir yönetmen böyle bir filmi (yenilenen insanlarin hayatini anlatan) yönetmesi ilginc, aska susayanlar, tuna nin ilk veya ikinci filmi, aslinda tuna amerikan in filmnin birebir aynisini ceke bilirdi ama nedense öyle yapmamis bunun sebebi maddi veya sansür nedeniyle olabilir ama filmin bence en büyük hatasi ekrem bora nin karsisinda oynayan özkan yilmaz olmus, yilmaz in yerine mesela sadri alisik oynasaydi film daha iyi olurdu. filmin bir süprizide bahri beyat olmus, onu genc yasta görmek bana ilginc geldi.

performer avatar performer 23 Haziran 2010 22:33:06

7

temposu çok durgun bir film.

kamil zafer 20 Ekim 2008 16:46:10

7

  Kaldıkları otel odasında arkadaş olan Ekrem'le Ahmet bir gece sokakta dayak yiyen bir kadını kurtarırlar.İkiside bu kadını sever ama o gizemli kadın sadece ekrem'i.Sonuçta kadın eski dostu tarafından öldürülür,kimseye yar edilmez.Can sıkmıyor,kendi ni izlettiriyor.Sizde izleyin.20.10.08  Zafer ALGAN

sinemaseverim avatar sinemaseverim 22 Eylül 2007 19:05:09

Aşka Vakit Yok” denilirken, “Aşk ve Kin” doğuyor ve sonra da “Aşka Susayanlar” çıkıyor ortaya. Susamak denilince hemen aklımıza su içme gereksinimi geliyor. Bu filmde çekimler sırasında susuyan insanlar mola verdiklerin de mutlaka su içmişlerdir ancak film icabı aşkı da kana kana içmek durumunda kalmışlardır muhakkak.
Dönemin önemli senaryocularından ve yönetmenlerinden Erdoğan Tokatlı ile Feyzi Tuna bir Amerikan filminden kopyalamış bu filmin konusunu. Yönetmen Vincente Minnelli’nin, James Jones ve John Patrick’in senaryosundan yola çıkarak 1958 yılında “Some Came Running” isimli bir film çekmiş. Bu filmin baş rollerinde ise bizim dinozorlar kuşağında yer alan sinemaseverlerin yakından tanıdığı Frank Sinatra, Dean Martin ve Shirley Mac Laine oynamışlar.
Kral Filmin sahibi yapımcı Kemal Dirim, Yönetmen olarak Feyzi Tuna’yı ve filmi görüntülemek için de Ali Uğur ile Orhan Kapkı’yı görevlendirmiş. Burada aşka susayanlar arasında bulunan üçlü Ekrem Bora, Semra Sar ve Özkan Yılmaz. Bunların dışında bardaklara su doldurup sakilik yapanlar arasında da; Kenan Pars, Nur İnsel, Filiz Dirim, Bahri Beyat, Renan Fosforoğlu, Muazzez Arçay yer almış.
Konusuna gelince; İki genç adam bir otel odasında tanışırlar. Bunlardan biri zengin (herhalde bu E.Bora’dır) diğeri ise mozayik işçisidir (bu genç de Ö. Yılmaz’dır sanırım). Bu iki delikanlı aşık oldukları genç kız için kavgaya tutuşmuşlardır. Genç ve güzel kız Semra Sar bu savaşta kimi seçmiştir? Araştırdım bulamadım!..

Kyn: "Aşk Üzerine Söylenmiş Herşey" isimli çalışmamdan

Yandex.Metrica